Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 17. Ayet

    وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِۚ فَمَا اخْتَلَفُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۙ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve âteynâhum beyyinâtin mine-l-emr(i)(s) femâ-ḣtelefû illâ min ba’di mâ câehumu-l’ilmu baġyen beynehum(c) inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlara din konusunda açıklamalar yaptık. Kendilerine bu bilgiler geldikten sonra sadece birbirine karşı hak tanımazlık yüzünden aralarında görüş ayrılığına düştüler. Kuşkusuz Rabb’in kıyamet gününde, aralarında ihtilâfa düştükleri konularda hükmünü verecektir.”

      Onlara din konusunda açıklamalar yaptık. Bazıları bu İlâhî beyana, onlara âyetler gönderdik mânasını verdi. Şöyle de denilmiştir: Helâl, haram ve şüpheli olan meseleleri açıkladı ve önceki ümmetlere dair haberler verdi. En doğrusunu Allah bilir. Bu cümle, dine dair ihtiyaç duyulan meseleleri açıkladık mânasına da gelebilir. Bize göre bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, yaratılışla ilgili açıklamalar ve Cenâb-ı Hakk'ın, her insanın içine koymuş olduğu vahdâniyetine ve ulûhiyetine ait delillerdir. Yahut ulûhiyetin ve rabhğm kendisine ait olduğuna dair olarak âlemin yapısında varettiği delillerdir.

      Kendilerine bu bilgiler geldikten sonra aralarında görüş ayrılığına düştüler. Yaratılış meselesinde söylediğimiz gibi, kendilerine ilim geldikten sonra ulûhiyeti ve vahdâniyeti Allah’tan başkasına nispet etmekte görüş ayrılığına düştüler. Yani onlar ancak, açık deliller ve kesin kanıtlara bağlı olarak ulûhiyetin ve rablığın, yaratma ve emretmenin Allah’a ait olduğuna dair açıklamalar geldikten sonra ihtilafa düştüler. Burada ilim kelimesi belirtilmiş, fakat onunla ilmin yolları ve delilleri kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Onlara din konusunda açıklamalar yaptık cümlesi, kulların imtihanı ile ilgili olabilir; emirler ve yasaklar, helaller ve haramlar, yapmaları ve sakınmaları gereken işler ile lehlerinde ve aleyhlerinde olan fiillere dair açıklamalardır.

      Kendilerine bu bilgiler geldikten sonra aralarında görüş ayrılığına düştüler. Onların imtihan edildikleri işler etrafındaki ihtilaflarına dair farklı ihtimaller vardır. Birincisi, imtihan edildikleri dinî meselelerde görüş ayrılığına düştüler. [İkincisi,] Resûlullah’a (s.a.) tâbi olmak, davetini kabul etmek ve kendisine itaat etmekle ilgili imtihanları konusunda görüş ayrılığına düştüler. [Üçüncüsü,] Kuran hakkında ihtilaf etmeleridir. [Dördüncüsü,] helâl ve haramla imtihan edilmelerinde görüş ayrılığına düşmeleridir. Sonra şanı yüce olan Allah, bu konularda hakikat bilgisi gelip, bunların Allah’tan insanlara iletildiği, gittikleri kendi yollarının bâtıl olduğu ve bâtılın da yokluğa mahkûm bulunduğu açıklandıktan sonra görüş ayrılığına düştüklerini haber vermektedir. Sonra da onların birbirlerinden nefret ettikleri ve birbirlerini kıskandıkları için görüş ayrılığına düştüklerini bildirmektedir, ihtilafa düşmelerinin sebebi işte budur. Cenâb-ı Hak en sonunda da aralarında ihtilâfa düştükleri konularda kıyâmet gününde hükmünü vereceğini bildirmektedir.

      Kıyâmet gününde aralarında hükmünü verecektir. Bu İlâhî beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, dünyadaki ihtilaflarının karşılığını âhirette verecektir mânasına gelir. [İkincisi,] hak ile bâtılın, hak yolda olanla bâtıl yolda olanın hükmünü kıyâmet günü verecektir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Beyyinât (بَيِّنَاتٍ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "b-y-n" olarak belirler ve temel anlamının iki şeyin arasının açılması, ayrılık, uzaklık ve bir şeyin örtüsünden sıyrılarak tamamen açık, net ve anlaşılır hale gelmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kelimesinin hakikati batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran her türlü kesin delil olduğunu ifade eder; bu ayetin bağlamında İsrailoğullarına verilen mucizeleri, açık şeriat kurallarını ve tevhidin apaçık kanıtlarını kapsadığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın göstergebilimsel sisteminde bu kavramın "şüphe" ve "kapalılık" hallerini tamamen ortadan kaldıran en üst düzey epistemik berraklığı temsil ettiğini, ilahi mesajın muhatabın zihninde hiçbir mazerete yer bırakmayacak kadar somutlaştığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevinin İsrailoğullarının düştüğü ihtilafın mazeretsizliğini vurgulamak olduğunu; onların karanlıkta veya bilgisizlikte kaldıkları için değil, bilakis yol haritaları (beyyinât) her yönüyle aydınlatıldıktan sonra bölündüklerini tefsir eder.

        El-Emr (الْأَمْرِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "e-m-r" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir işin yapılmasına yönelik talimat, kesin hüküm ve genel anlamda durum, iş, hadise (şe'n) olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem bir fiili emretmek hem de bir "mesele/din işi" anlamına gelebileceğini belirterek, bu ayette "emre dair açık deliller" ifadesinin, dinin temel esasları, şeriatın ana omurgası ve uyulması gereken ilahi nizam anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "din" kelimesi yerine "emr" lafzının seçilmesinin, dinin sadece soyut bir inanç sistemi değil, bizzat Allah'ın egemenliğine ve yönlendirmesine dayalı pratik bir "buyruklar bütünü" ve aktif bir "iş/eylem alanı" olduğunu vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimi açısından kelimenin bağlamına dikkat çekerek, bu lafzın sadece "emir/talimat" olarak daraltılmaması gerektiğini, metnin bütünlüğünde İsrailoğullarına teslim edilen "dini sorumluluk ve hakikat meselesinin" tamamını ihata eden kapsayıcı bir kavram olduğunu savunur.

        İhtelefû (اخْتَلَفُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "h-l-f" kökünden geldiğini, bir şeyin diğerinin peşinden gelmesi, yerini alması ve birbiriyle uyuşmazlık, zıtlık içine girmesi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dindeki ihtilafın, insanların hakikatin tek ve birleştirici yolundan saparak kendi heva ve heveslerine göre farklı fırkalara, hiziplere ve ayrılıklara savrulması olduğunu ifade eder. Patricia Crone, kelimenin tarihsel bağlamını ele alarak, bu lafzın Geç Antik Çağ'da Yahudilik ve Hristiyanlık içindeki sert teolojik tartışmalara, mezhep savaşlarına ve parçalanmalara (şizmlere) yönelik Kur'ani bir eleştiri ve tarihsel bir tespit olduğunu inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette ihtilaf fiilinin geçmiş zaman (mazi) kipiyle ve bir olgu tespiti olarak sunulmasının, İsrailoğullarının teolojik sapmalarının tesadüfi bir yanılgı değil, kendi iç dinamikleriyle ürettikleri bilinçli bir çözülme süreci olduğunu gösterdiğini vurgular.

        El-İlm (الْعِلْمُ)

        İbn Fâris, kelimenin "'-l-m" kökünden türediğini, bir şeyin mahiyetini ve hakikatini kesin olarak kavramak, bir nesneyi diğerinden ayıran nişanı (alameti) bilmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ilmin bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olduğunu, bu ayette ise peygamberler aracılığıyla gelen mutlak vahyi, ilahi öğretiyi ve gerçeğin ta kendisini temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) "ilim" kavramının sıradan bir öğrenme faaliyeti olmadığını; zan, şüphe ve cehaletin zıddı olarak doğrudan Allah'tan gelen sarsılmaz bilgi olduğunu analiz eder. İsrailoğullarının ihtilafının "ilim geldikten sonra" gerçekleşmesinin, trajedinin boyutunu büyüttüğünü ve dindeki bozulmanın bilgi eksikliğinden (cehaletten) değil, bilgiye rağmen işlenen bir isyandan doğduğunu vurgular.

        Bağyen (بَغْيًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "b-ğ-y" kökünden geldiğini, bir şeyi şiddetle arzu etmek, istemek, haddi aşmak, zulmetmek ve kıskançlık (hased) anlamlarını taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "bağy" kavramının adalet sınırlarını aşarak başkasının hakkına tecavüz etmek olduğunu, bu ayetin bağlamında dindeki ihtilafların temel nedeni olan çekememezlik, dünyevi makam hırsı, dini otoriteyi tekelleştirme arzusu ve hizipler arası haset anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın ahlak sistemindeki kritik rolünü incelerken; dinsel parçalanmanın ve mezhepçiliğin kökenini teolojik veya zihinsel bir ayrıma değil, tamamen ahlaki bir çöküşe, kibre ve güç istencine (bağy) bağladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki sosyo-politik boyutuna dikkat çekerek; Ehl-i Kitap din adamları arasındaki hizipleşmenin temelinde metinleri farklı anlama çabasının değil, birbirlerini ötekileştirerek dini rantı, cemaat liderliğini ve toplumsal statüyü ele geçirme (bağy) güdüsünün yattığına dair sarsıcı bir eleştiri sunduğunu tefsir eder.

        Yakdî (يَقْضِي)

        İbn Fâris, kelimenin "k-d-y" kökünden türediğini, bir işi sağlam ve kesin bir şekilde karara bağlamak, hüküm vermek, bitirmek ve tamamlamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kadâ" eyleminin sözlü veya eylemsel olarak bir meseleyi nihai çözüme kavuşturmak olduğunu, bu ayette Allah'ın ahiret gününde adalet terazisini kurarak insanlar arasındaki tüm çekişmeleri itiraz edilemez biçimde sonlandıracağını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'da Süryanice "kdâ" veya Aramice köklerinden gelen adli terimlerle akrabalığı olduğunu, Kur'an'ın bu terimi mutlak ilahi yargı ve eskatolojik hüküm (Son Yargı) bağlamında kullanarak İbrahimi geleneğin hukuki-dini terminolojisiyle ortak bir dil kurduğunu tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri açısından eylemin geniş zaman/şimdiki zaman (muzari) kalıbında gelmesinin, ilahi yargının sadece uzak bir gelecekteki ihtimal olmadığını, Allah'ın adaletinin kesintisizliğini ve o mutlak hüküm anının kaçınılmazlığını muhatabın zihnine sürekli taze bir tehdit ve vaat olarak kazıdığını savunur.

        Yevm (يَوْمَ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-v-m" kökünden geldiğini, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimini veya genel anlamda vakit ve süreci ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ister kısa ister çok uzun olsun her türlü zaman aralığı için kullanılabileceğini; kıyamet ile tamlandığında ise, bilinen dünyevi zaman algısının ötesinde, kozmik düzenin yıkılıp ahiret hayatının başladığı o dehşetli süreci (Yevmü'l-Kıyâme) tanımladığını belirtir.

        El-Kıyâme (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-v-m" kökünden türediğini, doğrulmak, ayağa kalkmak, durmak ve bir işin kaim olması (gerçekleşmesi) anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kıyametin insanların kabirlerinden kalkarak Alemlerin Rabbinin huzurunda hesap vermek üzere dikilmeleri, büyük diriliş anı olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle doğrudan Süryanice'deki "qyâmthâ" (diriliş) lafzından alındığını, Hristiyan ve Yahudi eskatolojisinin en temel yapıtaşlarından olan bu kavramın, Kur'an tarafından da aynı apokaliptik ve teolojik ağırlıkla İslam'ın ahiret inancının merkezine yerleştirildiğini inceler. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel çerçevede kıyamet gününün, insanın yatay ve aldatıcı dünya tarihinin aniden kesildiği, gizlenen tüm hakikatlerin, niyetlerin ve ihtilafların mutlak ilahi adalet dikey ekseninde "ayağa kalktığı" (ortaya döküldüğü) ontolojik bir hesaplaşma ve gerçeklik anı olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X