Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 16. Ayet

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪ـلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekad âteynâ benî isrâ-île-lkitâbe velhukme ve-nnubuvvete ve razeknâhum mine-ttayyibâti ve faddalnâhum ‘alâ-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz, şüphesiz İsrâiloğulları’na da kitap, hüküm ve peygamberlik verdik; onları güzel şeylerle rızıklandırdık ve kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık.”

      Biz, şüphesiz İsrâiloğulları’na da kitap verdik. Müfessirler bundan maksadın Tevrat olduğunu belirtirler. Burada problem şudur: Allah onlara bütün olarak çok kitap verdi; Tevrat, İncil ve Zebur hepimizin bildiği meşhur kitaplardır. Onlara bunlar dışında başka kitaplar verilmiş olması da mümkündür. Öyleyse burada kitap kelimesini kullanmanın anlamı nedir? Onu Tevrat diye yorumlamanın dayanağı nedir? Biz deriz ki: Burada kitap kelimesi ile bütün kitapları kastetmiş olması mümkündür. Çünkü marife alâmeti olan elif lâm harfi, başında bulunduğu ismin bütün cinsini içine alır. Müfessirlerin söylediği gibi Cenâb-ı Hakk’ın burada Tevrat’ı kastetmiş olması da muhtemeldir. Bir cümlede âmmın belirtilip hâssın kastedilmesi caizdir, çünkü has olan o âmmın bir parçasıdır. İlâhî hükümlerin genelinin bulunduğu kitap olan Tevrat da kastedilmiş olabilir; rivayet edildiğine göre Zebûr’da hikmetli sözler, hamd ve teşbih âyetleri bulunmaktadır, İncil’de de çok az ahkâm âyeti vardır. Bundan dolayı Tevrat’ın kastedilmiş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları buradaki hüküm kelimesine, kitabı anlama, bazıları da kitabın içinde bulunan hükümleri anlamak mânasını verir. Çünkü hüküm lafzı zahirde kitap kelimesinin kapsamına dâhildir. Ancak hüküm kelimesiyle kitabı açıklamakta; kitapta açık olarak yer alan hüküm, ondan istinbat edilen hüküm ve içtihadı hüküm mânasını vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki “Kitâb” kelimesiyle, Allah ile aralarında okunan şey; hüküm kelimesiyle de insanlar arasında Allah’ın kitapta emrettiği hükümlerle hükmetmeleri gerektiği kastedilmiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Burada belirtilen ve peygamberlik anlamına gelen “nübüvvet” kelimesi, İsrâiloğulları arasında açıkça bilinen bir kavram olduğu için söz konusu edilmiştir, rivayet edildiğine göre İsrâiloğulları’na şu kadar sayıda resul ve nebî gönderilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onları güzel şeylerle rızıklandırdık. Gerçekten Allah Teâlâ onları, kudret helvası, bıldırcın eti ve sayılamayacak kadar çok temiz yiyeceklerle rızıklandırmıştır. Kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık. Onların diğer topluluklara üstün kılınması konusunu daha önce açıklamıştık.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âteynâ (آتَيْنَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün "e-t-y" olduğunu, temel anlamının gelmek, getirmek ve bir şeyi vermek, bahşetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin maddi veya manevi bir şeyi teslim etmek anlamına geldiğini, bu ayette İsrailoğullarına lütfedilen ilahi armağanların (kitap, hüküm ve nübüvvet) veriliş sürecini, tamamen ilahi iradenin aktif bir müdahalesi olarak tanımladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, İsrailoğullarının sahip olduğu dini ve siyasi ayrıcalıkların kendi öz çabalarının bir sonucu olmadığını, tarihsel bir dönemde Allah tarafından onlara tevdi edilmiş bir ihsan ve misyon olduğunu vurguladığını tefsir eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki eylemin ilahi sorumluluğun ve seçilmişliğin tek taraflı bir tevdii olduğunu, bu verilme ve donatılma durumunun aynı zamanda varoluşsal ve ağır bir imtihanı da beraberinde getirdiğini analiz eder.

        Benî İsrâîl (بَنِي إِسْرَائِيلَ)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde "İsrâîl" lafzının Arapça kökenli olmadığını, İbranice veya Süryanice kökenli olup "Allah'ın kulu" veya "Allah'ın seçkini" anlamında İshak oğlu Yakub'un lakabı olarak Arapçalaştığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'da Arap yarımadasında yaygın olarak bilindiğini, Aramice ve İbranice metinlerden beslenen bir kavram olarak Kur'an'ın bu yabancı ismi tarihsel bir kimlik referansı olarak kullandığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, bu isimlendirmenin Kur'an'ın Geç Antik Çağ Yahudi-Hristiyan geleneğiyle kurduğu diyaloğun bir parçası olduğunu, Kur'an'ın kendisini bu tarihsel zincirin bir devamı ve eleştirel düzelticisi olarak konumlandırırken bu terminolojiyi bilinçli olarak seçtiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel olarak Kur'an'da "İsrailoğulları"nın sadece tarihsel bir etnik grup olmadığını, ilahi nimete mazhar olan, kurallar konulan ve ardından bu nimetin kıymetini bilmeyerek sınanan arketipik (sembolik) bir dini topluluk modelini temsil ettiğini ifade eder.

        El-Kitâb (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-t-b" kökünden geldiğini, nesneleri veya harfleri bir araya getirmek, toplamak, sağlamlaştırmak ve bağlamak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "Kitap" lafzının Allah'ın İsrailoğullarına Hz. Musa aracılığıyla indirdiği, içinde ilahi kuralların ve şeriatın cemedildiği yasa metnini (Tevrat'ı) ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Süryanice "kthâbhâ" sözcüğünden Arapçaya geçtiğini ve kutsal metin kültünü temsil eden bu terimin, İsrailoğullarının kadim vahiy geleneğiyle doğrudan bağ kurduğunu inceler. Angelika Neuwirth, kavramın Mekke ve Medine ortamında soyut bir vahiy inancından ziyade, Ehl-i Kitap'ın elinde somut olarak bulunan yazılı bir kodeksi, ilahi yasanın kalıcı ve okunabilir belgesini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir açısından bu ayetteki harf-i tarifli "El-Kitâb" kelimesinin genel bir kitaptan ziyade, İsrailoğullarının teolojik omurgasını inşa eden spesifik tarihsel yasaya işaret ettiğini vurgular.

        El-Hükm (الْحُكْمَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "h-k-m" kökünden türediğini ve temel anlamının fesadı, bozulmayı engellemek, düzeltmek, sağlamlaştırmak ve mutlak yargıda bulunmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramının adaleti tesis etme yetisi, eşyanın hakikatini kavrama bilgeliği ve ilahi yasalara dayanarak insanlar arasındaki uyuşmazlıklarda doğrusunu ayırma yetkisi olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin İsrailoğulları bağlamında salt felsefi bir bilgeliği değil, peygamberleri ve kralları (Talut, Davud, Süleyman gibi) aracılığıyla elde ettikleri siyasi, adli ve teokratik egemenliği de kapsayan geniş ve pratik bir otorite alanını ifade ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kitap lafzından hemen sonra Hüküm kavramının zikredilmesinin, inen vahyin sadece okunacak lirik bir metin olmadığını, sosyal hayatı, yargıyı ve devleti yönetecek bağlayıcı bir yasa ve siyasi iktidar olarak onlara tevdi edildiğini gösterdiğini tefsir eder.

        En-Nübüvve (النُّبُوَّةَ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-b-e" kökünden geldiğini, asıl anlamının yüksek bir yer, yücelik ve gaipten önemli haber getirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, nübüvvet makamının Allah ile kulları arasında elçilik yapmak, ilahi mesajları insanlara aktarmak ve bu liyakat sebebiyle insanlar arasında en yüksek manevi dereceye ulaşmak olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, bu terimin doğrudan Aramice/Süryanice "nebîyâ" kökünden Arapça'ya geçtiğini ve Ortadoğu'nun köklü peygamberlik müessesesini tanımladığını kaydeder. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'daki dini tartışmalar bağlamında bu kelimenin, İsrailoğullarının kendilerini ilahi tarihin yegâne muhatabı olarak gördükleri zincirleme peygamberlik geleneğine (prophetic succession) işaret ettiğini inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette İsrailoğullarına verilen bu üçlü lütfun (Kitap, Hüküm, Nübüvvet) onların tarih sahnesinde yasama, yürütme ve manevi rehberlik açısından nasıl olağanüstü bir biçimde donatıldıklarını anlattığını vurgular.

        Et-Tayyibât (الطَّيِّبَاتِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "t-y-b" kökünden türediğini, duyulara ve nefse hoş gelen, temiz, lezzetli ve her türlü kirden arınmış olan nesneleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tayyib" kavramının hem fiziksel olarak saf ve faydalı olanı hem de dini ve hukuki açıdan meşru yollardan elde edilen helal rızkı kapsadığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ve hukuki (helal-haram) sisteminde bu kavramın "habîs" (pis, iğrenç, yasaklanmış) kavramının ontolojik zıddı olarak çalıştığını; İsrailoğullarına verilen nimetlerin bu sıfatla anılmasının, Kur'an'ın diyet ve rızık etiğiyle uyumlu bir beslenme lütfuna işaret ettiğini inceler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bağlamsal olarak kelimenin, İsrailoğullarının çölde bıldırcın eti ve kudret helvası gibi doğrudan ilahi kaynaktan gelen saf rızıklarla beslenmelerine tarihsel bir atıf barındırdığını ve Mısır'daki esaretin ardından gelen bereketli yaşam koşullarını yansıttığını savunur.

        Faddalnâhüm (فَضَّلْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "f-d-l" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyin diğerine göre ziyade olması, üstün gelmesi ve karşılıksız olarak verilen lütuf (fazl) olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tafdîl" eyleminin bir kimseyi veya topluluğu, sahip olduğu belirli nimetler, misyonlar veya ayrıcalıklar sebebiyle diğerlerinden üstün tutmak olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kavramın teolojik düzlemde "ilahi seçilmişlik" anlamına geldiğini, ancak Kur'an'ın bu seçilmişliği ırksal veya genetik mutlak bir üstünlük olarak değil, emaneti omuzlama bağlamında ahlaki bir sorumluluk ve misyon olarak kodladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki eylemin İsrailoğullarının ebedi bir şekilde tüm insanlıktan üstün kılındığı anlamına gelmediğini; bilakis, vahyin taşıyıcısı olmaları hasebiyle sadece kendi çağdaşları olan diğer kavimlere karşı tarihsel ve teolojik bir önceliğe sahip olduklarını tefsir eder.

        El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "'-l-m" kökünden türediğini ve asıl anlamının nişan, alamet, bir şeyi diğerinden ayıran iz olduğunu; yaratıcısının varlığına işaret eden ve O'nu bilmeyi sağlayan her varlık kategorisine bu sebeple "âlem" dendiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "âlmê" kökünden geldiğini, çağlar, jenerasyonlar ve evrenler anlamında kullanıldığını, Arapçaya da bu geniş dini bağlamıyla geçtiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'da akıl sahibi varlık türlerini (insanlar, cinler, melekler) veya belli bir zaman diliminde yaşayan tüm toplumları kapsadığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ'daki kullanımına paralel olarak evrensel bir boyut taşıdığını, İsrailoğullarının o dönemdeki tüm inançsız sistemlere karşı ilahi bir gösterge merkezi olarak konumlandırıldığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir bağlamında bu kavramın İsrailoğulları için kullanıldığında "kendi çağlarındaki diğer topluluklar" anlamıyla sınırlandırılmasının ayetin ruhuna daha uygun olduğunu, zira Kur'an'daki ontolojik üstünlüğün soya değil, dönemsel olarak ilahi yasaya bağlılığa (takvaya) göre şekillendiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X