Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 15. Ayet

    مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۘ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men ‘amile sâlihan felinefsih(i)(s) vemen esâe fe’aleyhâ(s) śümme ilâ rabbikum turce’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İyi işler yapan kendisi için yapmıştır, kötülük yapanın da kötülüğü kendinedir; sonra Rabb’inize döndürüleceksiniz.”

      İyi işler yapan kendisi için yapmıştır, kötülük yapanın da kötülüğü kendinedir. Allah Teâlâ, iyilik yapan birinin ancak kendisi için yaptığını, kötülük yapanın da ancak kendi aleyhine kötülük yaptığını haber vermektedir. Hayır yapan veya iyi bir iş yapanın da kendisi için yaptığını ve onun karşılığını âhirette alacağını, kötülük yapan da kendi aleyhine yaptığını ve âhirette onun cezasını göreceğini haber vermektedir. Nitekim dünyada yiyip içen kişi de kendisi için çalışmaktadır; kötülükler yapan da hem dünyada hem de âhirette onu kendi aleyhine yapmıştır, çünkü onu yapmakla kendini helâk etmekte, dünyada ve âhirette onun vebâlini yüklenmektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız İlâhî beyan da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Rabb’inize döndürüleceksiniz. Yani sonra Rabb’inizin vâdetmiş olduğu sevaba veya cezaya gideceksiniz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Amile (عَمِلَ)

        İbn Fâris, kelimenin "'-m-l" kökünden geldiğini ve temel anlamının bir işi yapmak, icra etmek ve bir faaliyette bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının her türlü eylemi kapsamadığını, bilhassa canlı ve irade sahibi bir varlığın bilinçli, kasıtlı ve bir amaca yönelik olarak ortaya koyduğu fiilleri ifade ettiğini; bu yönüyle cansız varlıkların veya refleksif hareketlerin amel sayılmadığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "amel" kelimesinin salt fiziksel bir eylemden ziyade, içsel inancın (imanın) dış dünyadaki somut, ahlaki ve pratik tezahürü olduğunu analiz eder; imanın teorik bir tasdik olmaktan çıkıp nesnel bir gerçekliğe dönüşmesinin ancak amel ile mümkün olduğunu vurgular.

        Sâlihan (صَالِحًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-l-h" kökünden türediğini ve asıl anlamının bozulmanın, çürümenin ve fesadın zıddı olarak bir şeyin düzgün, sağlam, faydalı ve uygun olması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "salah" kavramının bireydeki ve toplumdaki nefreti, yıkımı ve bozulmayı ortadan kaldırmak olduğunu; bu ayetteki "salih amel" ifadesinin, insanın hem kendi iç dünyasında hem de çevresinde ilahi düzene uygun olarak inşa ettiği her türlü onarıcı, yapıcı ve ahlaki eylemi kapsadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesindeki temel ikiliğe dikkat çekerek, bu kavramın "fâsid" (bozguncu) veya "seyyi'" (kötü) kavramlarının ontolojik zıddı olarak çalıştığını, yeryüzündeki ilahi dengeyi koruyan pozitif ahlaki enerjiyi temsil ettiğini inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki bağlamını değerlendirerek; Mekke toplumunda salih amelin sadece bireysel ibadet ritüelleri olmadığını, aynı zamanda putperest sistemin adaletsizliklerine, sömürüsüne ve ahlaki yozlaşmasına karşı duran sosyal bir ıslah ve adalet mücadelesi anlamına geldiğini tefsir eder.

        Nefsihî (نَفْسِهِ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-f-s" kökünden geldiğini, soluk alıp vermek, kan ve bir şeyin bizzat kendisi, özü, bütünü anlamlarına sahip olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" lafzının insanın ruhunu, canlılık enerjisini ve akıl sahibi, sorumlu bir varlık olarak bütüncül kimliğini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi bedevi Arap toplumunda ahlaki ve hukuki sorumluluğun bireye değil, kabileye (kolektif kimliğe) ait olduğunu hatırlatarak; Kur'an'ın bu ayette "kendi nefsi için" vurgusunu yaparak ahlaki sorumluluğu tamamen bireyselleştirdiğini, insanı kabilesinden yalıtıp Allah karşısında tek başına hesap verecek bağımsız bir ahlaki özne (nefs) olarak inşa ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelime üzerinden katı bir bireysel sorumluluk ilkesi vazettiğini, insanın yaptığı iyiliğin metafizik faydasının doğrudan ve sadece kendi varoluşsal statüsüne (nefsine) döneceğini, bu durumun da şefaat veya soy sop gibi bedevi kurtuluş ümitlerini boşa çıkardığını vurgular.

        Esâe (أَسَاءَ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-v-e" kökünden türediğini ve temel anlamının çirkinlik, kötülük, insana üzüntü ve keder veren her türlü olumsuz durum olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "isâe" eyleminin "ihsan" (iyilik yapma, güzelleştirme) eyleminin tam zıddı olduğunu; insanın gerek kendi ruhuna gerekse diğer varlıklara zarar veren, ilahi ölçüleri ihlal eden yıkıcı, çirkin ve ahlaksız tutumlarının bu fiille tanımlandığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel olarak bu fiilin sadece pasif bir "kötü olmak" durumunu değil, aktif bir "kötülük üretme, bozma ve zarar verme" eylemini anlattığını; ayetin simetrik yapısı içinde iyiliğin faydası nasıl nefse dönüyorsa, üretilen bu aktif kötülüğün tahribatının da ilahi bir bumerang gibi yine failin kendi ontolojik yapısını (nefsini) vuracağını metnin kusursuzca yansıttığını savunur.

        Rabbiküm (رَبِّكُمْ)

        İbn Fâris, bu ismin "r-b-b" kökünden geldiğini, bir şeyi ıslah etmek, korumak, sahip olmak ve onu ilk halinden alarak aşama aşama en olgun, mükemmel haline (kemale) ulaştırmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin mutlak varlık için kullanıldığında, evreni yoktan var edip kendi haline bırakmayan, her an terbiye eden, rızıklandıran ve gözeten yegane otorite anlamına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Geç Antik Çağ'da Süryanice "Rabbâ" ve İbranice "Rabbi" formlarında efendi, usta ve ilahi otorite anlamlarında bilindiğini, Kur'an'ın bu köklü Sami terimini alarak tüm şirke dayalı yerel inançlardan temizlediğini ve mutlak, evrensel tektanrıcılığın merkezine yerleştirdiğini tespit eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonunda "Allah" ismi yerine "Rabbiniz" sıfatının kullanılmasının psikolojik ve teolojik bir vurgu taşıdığını; insanın sonunda hesap vermek üzere döneceği makamın, kendisini yoktan var eden, besleyen ve şefkatle büyüten mercii olmasının, ilahi yargılamanın ontolojik adaletini ve insanın nankörlüğünün (veya şükrünün) ağırlığını hissettirdiğini tefsir eder.

        Türce'ûn (تُرْجَعُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin "r-c-'" kökünden türediğini ve bir şeyin aslına, başladığı noktaya veya önceki durumuna geri dönmesi, rücu etmesi anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "rücu" kavramının ahiret (eskatoloji) bağlamındaki kullanımının, insanın asıl kaynağına, yani kendisini yaratan ilahi huzura nihai hesabı vermek üzere geri götürülmesi sürecini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman algısını incelerken bu kelimenin hayati bir rol oynadığını; cahiliye dönemindeki zamanın lineer ve sonu mutlak yokluğa (dehr) çıkan karamsar akışının, bu kavramla birlikte dairesel ve teolojik bir yörüngeye oturtulduğunu, varoluşun "O'ndan gelip nihayetinde mutlak surette O'na döneceği" bir eskatolojik hedefe bağlandığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin edilgen (meçhul) formda kullanılmasının insanın bu dönüşte hiçbir inisiyatife veya direniş gücüne sahip olmadığını gösterdiğini; ahirete gidişin kişinin iradesine bağlı bir yolculuk değil, ilahi kudretin karşı konulamaz bir çekim yasasıyla herkesi huzuruna toplayacağı ontolojik bir zorunluluk olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X