Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 14. Ayet

    قُلْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ لِيَجْزِيَ قَوْماً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul lilleżîne âmenû yaġfirû lilleżîne lâ yercûne eyyâma(A)llâhi liyecziye kavmen bimâ kânû yeksibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İman edenlere söyle de Allah’ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar; çünkü (böyle) bir topluluğu, hak etmeleri yüzünden Allah cezalandıracaktır.”

      Zalimi Affetmek

      İman edenlere söyle de Allah’ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar. Cenâb-ı Hak müminlere, kendilerine kötülük yapan ve zulmeden insanları affetmelerini ve bağışlamalarını emretmektedir. Hatta kendilerine kötülük yapan ve zulmeden kâfirleri de affetmelerini ve bağışlamalarını emretmektedir. Bunu da zulmü ve kötülüğü affedip bağışlamanın Allah katındaki büyük değeri vc bu vesile ile alınacak olan sevabın çokluğu bilinsin diye açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle bir soru sorulabilir; Bu âyetler Mekke’de nâzil olmuştur. Mekkeliler’den orada müslümanlığı kabul edenler korku içinde yaşıyorlar, kâfirlerin baskısı altında inliyorlardı. Dolayısıyla onlara galip gelmeye ve yaptıkları kötülüklerin intikamım almaya güçleri yoktu. Bir insana, kendisine yapılan kötülüğü ve zulmü affetmesi, ancak o İnsan zâlimden intikam almak gücünde ise emredilir. İnsanda eğer zâlimden intikam almak gücü yoksa ona böyle bir emir vermenin mânası yoktur, çünkü zaten intikam almaktan acizdir.

      Buna şöyle cevap verilir: Söylediğiniz gibi müslümanlar eğer kâfirlerin baskısı altında mağlup ve mahkûm halde iseler, onlara affetmelerini ve bağışlamalarını emretmenin İki mânası vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak bunu müminlere, böyle bir tabiatla Allah’a yaklaşmaya çalışmaları İçin, bu davranışı Allah’a yaklaşmanın vesilesi kılmaları için emretmektedir. Her ne kadar zâlimden intikam almak gücüne sahip olmasalar da, onların zâlimi affetmeleri bir korku ve zillet ifadesi değil, Allah’a yaklaşmanın vesilesidir. Çünkü Allah’ın rızasını kazanmak isteyen herkes, intikam almaya muktedir olsa bile, kendi tabiatı ve tercihi ile affeder, sabırlı olur, sabırsızlıktan ve düşmanlık göstermekten sakınır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlar” meâlindeki âyette peygamber aleyhisselâma, Mekkeliler’in kendisini öldürmek yahut yurdundan çıkarmak istediklerini haber verdikten sonra ona Medine’ye hicret etmesini emretmişti. Bu hicret, onu vatanından çıkaracakları için bir zillet anlamında değil, aksine Allah Teâlâya yaklaşmak için yapılmıştı. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, burada affetme emri, herkesin kendi özel durumuna göre verilmiştir. Çünkü müslümanlar bütün olarak kâfirlerden İntikam alacak güçte olmasalar da, içlerinden bazıları birey olarak kendisine kötülük yapandan intikam alacak güçte olabilir, işte affetme emri onun içindir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın günlerine inanmayanlar; bu cümle farklı mânalara gelir. Birincisi, Allah’ın günleri sözü, Cenâb-ı Hakk'ın iman edenlere âhirette vereceğini vâdettiği ebedî nimetleri, asla bitmeyecek ve kesilmeyecek olan nimetleri mânasına gelir. Nitekim Hz. Mûsâ kıssası ile ilgili âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın onlara yaşattığı (güzel) günleri hatırlat!", yani Allah Teâlâ'nın onlara lütfettiği nimetleri hatırlat! Görmez misin ki Hz. Mûsâ buradaki “Allah’ın günleri” sözünü, Allah’ın nimetleri diye tefsir etmekte ve bunun hemen arkasından şöyle demekledir: “Mûsâ kavmine şöyle demişti: Allah’ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Hani O sizi, Firavun'un adamlarından kurtarmıştı”. İkincisi, buradaki Allah’ın günleri ibaresi gerçek günler anlamında değildir, çünkü onlar dünyadaki bu nimetleri ve bolluğu kendi gayretleri ve güçleriyle elde ettiklerine, Allah tarafından onlara o günlerde verilen nimetler olmadığına inanırlar. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Allah’ın günlerini beklemiyorlar, yani Allah’ın intikamından ve cezasından sakınmıyorlar.

      Çünkü (böyle) bir topluluğu, hak etmeleri yüzünden Allah cezalandıracaktır. Yani herkese iyi ve kötü ne yapmışsa, Allah onun karşılığını verecektir. İnsanları affedeni, karşılık olarak onu affedecek, iyilik yapana iyilikle karşılık verecek, kötülük yapana da kötülükle karşılık verecektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler ve asıl anlamının ağızdan çıkan söz, konuşma ve bir düşünceyi sesli olarak ifade etme olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kökünden gelen bu emir kipinin, sıradan bir söz söyleme eyleminden ziyade, mutlak bir otoritenin elçisine yüklediği resmi bir tebliğ ve iletme vazifesini ifade ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin yapısal ve litürjik (ibadet formatındaki) analizinde bu emrin (De ki), Hz. Peygamber'i doğrudan vahyin aracı ve icracısı olarak konumlandırdığını; muhatap topluma sunulan ifadenin Peygamber'in kendi şahsi fikri değil, bizzat göksel bir dikte, performatif ve otoriter bir ilahi talimat olduğunu ilan etme işlevi gördüğünü analiz eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden geldiğini, temel anlamının korkunun zıddı olan güvenlik, eman, huzur ve kalbin sükunet bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının insanın kalben kesin bir güvenle tasdik etmesi olduğunu, bu ayetin bağlamında inananların sadece teorik bir inancı paylaşanlar değil, aynı zamanda ilahi mesajın rehberliğine güvenerek kendilerini psikolojik ve sosyal bir emniyet alanına çeken özgün bir topluluk (mü'minler) olarak kategorize edildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, iman etme eyleminin cahiliye dönemi Arap zihniyetindeki kabilevi sadakat (asabiyet) kavramının yerini alan yeni ve dikey bir teolojik sadakat biçimi olduğunu; bu ayette "iman edenler" ifadesinin, baskılara rağmen Allah'a ve elçisine güvenerek yeni bir sosyo-politik ve ahlaki kimlik inşa eden zümreyi tanımladığını inceler.

        Yağfirû (يَغْفِرُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ğ-f-r" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek, kir ve pastan korumak olduğunu; başı darbelerden koruyan ve örten demir başlığa da bu yüzden "miğfer" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bağışlama (mağfiret) eyleminin insanlar arası ilişkilerde kullanıldığında, bir kimsenin kusurunu görmezden gelmek, kötülüğün üzerini örtmek ve intikam duygusunu dizginlemek anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin nüzul ortamındaki (Mekke dönemi) işlevine dikkat çekerek; buradaki mağfiret emrinin kalbi ve soyut bir Hristiyani "düşmanını sevme" felsefesinden ziyade, Müslümanların henüz zayıf oldukları bir dönemde müşriklerin provokasyonlarına, alaylarına ve eziyetlerine karşı tahammül göstermelerini, çatışmadan kaçınarak eziyetleri "görmezden gelmelerini" (pasif direniş) emreden sosyo-politik bir strateji ve ahlaki bir olgunluk talebi olduğunu vurgular.

        Yercûne (يَرْجُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün "r-c-v" harflerinden oluştuğunu ve temel anlamının ummak, beklenti içinde olmak, uzatmak ve geciktirmek olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramının gelecekte olması muhtemel iyi bir şeye duyulan umut olduğunu, ancak bu ayette olduğu gibi olumsuz (lâ yercûne) ve ilahi bir gerçeklikle (Allah'ın günleri) birlikte kullanıldığında, sadece umut etmemeyi değil, o günden "korkmamayı, ciddiye almamayı ve hesaba çekileceğine dair hiçbir varoluşsal kaygı taşımamayı" ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel olarak kelimenin sadece "ummamak" şeklinde düz bir çevirisinin metnin ruhunu tam yansıtmayacağını; bu lafzın içinde müşriklerin ahireti ve ilahi müdahaleyi beklemedikleri için duydukları pervasızlığı, vurdumduymazlığı ve eskatolojik bir endişeden yoksun (korkusuz) olma halini de barındırdığını savunur.

        Eyyâm (أَيَّامَ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-v-m" kökünden geldiğini ve güneşin doğuşundan batışına veya geceyle gündüzün oluşturduğu zaman dilimine (gün) işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'da özel bir tamlama olarak "Eyyâmellâh" (Allah'ın günleri) şeklinde kullanılmasının, sıradan takvim günlerini değil; Allah'ın geçmiş kavimlere verdiği büyük nimetlerin, yaşattığı sarsıcı felaketlerin, helak edici azapların ve nihayetinde kıyamet/hesap gününün vuku bulacağı olağanüstü tarihsel ve eskatolojik dönüm noktalarını ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu tamlamanın (Eyyâmellâh) muazzam bir anlambilimsel devrim olduğunu; İslam öncesi bedevi Arapların kabileler arası kanlı savaşları ve destansı intikam günlerini anmak için kullandıkları "Eyyâmü'l-Arab" (Arap Günleri) konseptinin, Kur'an tarafından alınıp tamamen teosantrik (Tanrı merkezli) bir tarih felsefesine dönüştürüldüğünü, böylece insanın dünyevi kahramanlıklarının yerine Allah'ın tarihe ve ahirete mutlak müdahalesinin yerleştirildiğini analiz eder.

        Liyecziye (لِيَجْزِيَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "c-z-y" kökünden türediğini ve bir şeye karşılık vermek, bedelini ödemek, yeterli olmak ve bir ihtiyacı gidermek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramının hem iyiliğin mükafatı hem de kötülüğün cezası olarak, yapılan eylemin tam ve adil karşılığını vermek olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki eylemin başında bulunan "lam" (liyecziye - karşılık versin diye) harfinin amaç/gaye bildirdiğine dikkat çekerek; inananlardan bağışlamalarının (görmezden gelmelerinin) istenmesinin nedeninin, zalimlerin cezasız kalması değil, cezalandırma yetkisinin (yargı tekelinin) sadece Allah'a ait olduğunun vurgulanması ve insanların dünyevi intikam hissinden arındırılarak ilahi adaletin mutlak işleyişine (teleolojik nedenselliğe) havale edilmesi olduğunu tefsir eder.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-m" kökünden geldiğini, bir iş için ayağa kalkan, dayanışma içinde olan ve birlikte hareket eden erkekler topluluğunu veya genel insan grubunu ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ayette "kavm" lafzının belirsiz (nekra) olarak kullanılmasının, belli bir ırkı veya kabileyi değil, inkar ve nankörlük paydasında buluşan, ahlaki ve teolojik bir duruşu paylaşan her türlü sosyal zümreyi kapsadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "kavm" kelimesinin sosyolojik bir birim olmaktan çıkıp, peygamberlerin karşısına dikilen veya onlara inanan ahlaki karakter tiplerini (Kavm-i Nuh, Kavm-i Lût gibi) temsil eden tipolojik bir terime dönüştüğünü analiz eder.

        Yeksibûn (يَكْسِبُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-s-b" kökünden türediğini, insanın çalışıp çabalayarak elde ettiği rızık, kazanç ve menfaat anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eyleminin insanın özgür iradesiyle bilerek ve isteyerek yaptığı, sonucunda övgü veya yergi hak ettiği ameller bütününü kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın etik sistemindeki merkezi konumunu incelerken; Mekke'nin tüccar toplumunda çok iyi bilinen "ticari kazanç/kâr" (kesb) mefhumunun, insanın manevi ve eskatolojik kaderini belirleyen ahlaki eylemleri ifade edecek şekilde yeniden kodlandığını, böylece her bir kötülüğün veya iyiliğin ilahi hesap defterine yazılan bağlayıcı bir "kazanç" olarak tasvir edildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin şimdiki/geniş zaman kipiyle kullanılmasının, inkarcıların bu hastalıklı psikolojiyi ve eylemleri tesadüfen değil, sistematik ve sürekli bir yaşam biçimi olarak "kazanmaya/üretmeye" devam ettiklerini gösterdiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X