Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 10. Ayet

    مِنْ وَرَٓائِهِمْ جَهَنَّمُۚ وَلَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْـٔاً وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Min verâ-ihim cehennem(u)(s) velâ yuġnî ‘anhum mâ kesebû şey-en velâ mâ-tteḣażû min dûni(A)llâhi evliyâ/(e)(s) velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ötelerinde cehennem! Ne dünyada elde ettiklerinden ne de Allah'ı bırakıp sırtlarını dayadıkları dostlardan kendilerine bir fayda erişir. Onların nasibi büyük bir azaptır.”

      Ötelerinde cehennem! Allah’ın burada cehennemin, onların ötelerinde olduğunu söylemesi, muhtemelen dünyanın önünde olduğu anlamına gelmektedir. Sanki şunu söylemektedir: Onlar için bu dünyanın ilerisinde cehennem vardır. Fakat Allah burada cehennemi bu dünyanın değil, o insanların ötesinde olmakla nitelemiştir, çünkü o insanlar bu dünyada yaşamaktadırlar. Ötelerinde cehennem sözü, onların yaşadıkları halin ilerisinde cehennem vardır mânasına da gelebilir.

      Ne dünyada elde ettiklerinden ne de Allah’ı bırakıp sırtlarını dayadıkları dostlardan kendilerine bir fayda erişir. Yani ne âhirette kendilerine faydalı olacakları ümidiyle çalıştıkları yakınları, ne de âhirette şefaat ederler yahut kendilerini Allah’a yaklaştırırlar ümidiyle taptıkları putlar onlara fayda verebilir! Allah, bunların hiçbirinin âhirette onlara faydası olmayacağını haber vermektedir.

      Her Günaha Farklı Bir Ceza

      Onların nasibi büyük bir azaptır. Allah onlara, her bir halden ve her bir işten dolayı ayrı bir azap vereceğini söylemektedir. Cenâb-ı Hak onların kendisini bırakıp putlara tapmaları ve Rab olarak onları kabul etmeleri sebebiyle kendilerine büyük bir azap verecektir, Allah’ın âyetleriyle alay etmeleri sebebiyle de alçaltıcı bir azap verecektir, büyüklenerek Allah’ın âyetlerini ve Resûlullah’ı (s.a.) inkârda ısrar etmelerinden dolayı da can yakıcı bir azap verecektir. Böylece onlar, yapmış oldukları her işin mukabili olarak farklı ve değişik bir azap görecekler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Verâ' (وَرَاء)

        İbn Fâris, bu kelimenin "v-r-e" kökünden geldiğini ve temel anlamının gizlenmek, bir şeyin arka tarafında bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lügatte "arka" anlamına gelen bu kelimenin, zaman ve ahiret (eskatoloji) bağlamında kullanıldığında zıtlık (ezdâd) sanatıyla "önlerinde, geleceklerinde onları bekleyen" anlamına dönüştüğünü, bu ayette inkarcıların kaçamayacakları ve muhakkak yüzleşecekleri gelecekteki azabı ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu zıt anlamlı kullanımının, Kur'an'ın nüzul ortamındaki Arap dilinin zaman algısıyla uyumlu olduğunu; geçmişin yaşanıp bilindiği için göz önünde (ileride), geleceğin ise henüz bilinmediği için insanın arkasında veya ufkunda pusuya yatmış bir gerçeklik olarak algılandığını vurgular.

        Cehennem (جَهَنَّم)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini Arapça "c-h-m" (derin kuyu, asık suratlılık) köküne dayandırmaya çalışan yerel etimolojik yaklaşımları aktarsa da lafzın kök yapısındaki farklılığa dikkat çeker. El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu lafzın Arapça asıllı olmadığını, Farsça veya İbranice kökenli olup İslam öncesi dönemde Arapçalaştığını (mu'arreb) belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin İbranice "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) kelimesine dayandığını, Süryanice ve Aramice "Gêhannâ" formu üzerinden Geç Antik Çağ'da Arapçaya geçtiğini; o dönemdeki Yahudi ve Hristiyan kültürlerinde nihai eskatolojik ceza mahallini ifade eden bu terimin, Kur'an tarafından da aynı evrensel işlevle kullanıldığını ispatlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kavramın, "Cennet" kavramıyla ontolojik bir zıtlık oluşturarak ahiret hayatının iki ana mekanından birini temsil ettiğini ve mutlak ilahi adaletin tecelli ettiği negatif uzamı imlediğini analiz eder.

        Yuğnî (يُغْنِي)

        İbn Fâris, kelimenin "ğ-n-y" kökünden türediğini ve temel anlamının bir şeye ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek ve başkasına muhtaç olmamak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" eyleminin birinden ihtiyacı gidermek, ona fayda sağlamak ve onu tehlikelerden koruyarak zengin kılmak olduğunu; bu ayette ise inkarcıların dünyada biriktirdikleri maddi gücün veya sığındıkları sahte otoritelerin ilahi azap karşısında hiçbir "koruyucu ve yetkinleştirici" işlevi olmayacağının vurgulandığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu fiilin olumsuz (lâ yuğnî) formda kullanılmasının, insanın dünyevi imkanlara dayanarak oluşturduğu sahte varoluşsal güvenliğin ve "istiğna" (kendi kendine yeterlilik) duygusunun ahiret gerçekliği karşısındaki mutlak iflasını teolojik olarak tescillediğini ifade eder.

        Kesebû (كَسَبُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-s-b" kökünden geldiğini, asıl manasının çalışmak, kazanç sağlamak, mal ve rızık elde etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin sadece maddi ticaret ve kazanç anlamına gelmediğini, insanın iradesiyle yaptığı iyi veya kötü tüm amellerin, ahlaki tercihlerin ahiret bilançosunda birer "kazanç" (kesb) olarak değerlendirildiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde bu kelimenin ticari bir metafordan teolojik bir kavrama dönüştüğünü; Mekke'nin tüccar toplumunda çok iyi bilinen "kazanç ve kar" mefhumunun, insanın kendi ahlaki kaderini belirleyen ameller bütününü ifade edecek şekilde yeniden kodlandığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel olarak "kazandıkları şeyler" ifadesinin geniş zamanı ve süreci kapsadığını, inkarcıların bir ömür boyu ürettikleri ekonomik, sosyal ve ideolojik sermayenin tümünün bu lafzın içine girdiğini ve hiçbirinin onları kurtaramayacağının anlatıldığını savunur.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, kelimenin "ş-y-e" kökünden geldiğini ve meşiet (dilemek, irade etmek) ile bağlantılı olarak varlık sahasına çıkan, nitelendirilebilen nesne ve parça anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirsiz (nekra) formda olumsuz bir cümlenin siyakında kullanılmasının "hiçbir şey, zerre kadar bile" anlamına gelerek olumsuzluğu pekiştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu küçük lafzın cümleye kattığı anlamsal ağırlığa dikkat çekerek; müşriklerin güç, servet ve ittifaklarla ördükleri devasa dünyevi kalelerin, ilahi otorite karşısında "zerre kadar" bir değere ve etkiye sahip olmadığının altını çizen sarsıcı bir retorik olduğunu ifade eder.

        İttehazû (اتَّخَذُوا)

        İbn Fâris, bu eylemin "e-h-z" kökünden geldiğini, aslen bir şeyi yakalamak, tutmak ve almak manası taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" kavramının sıradan bir alma eyleminden öte, kişinin bir şeyi bilinçli bir amaçla edinmesi, kendine mal etmesi ve özel bir konuma yerleştirmesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin bağlamında teolojik bir sapmanın eyleme dökülüş halinin anlatıldığını; inkarcıların Allah'ın dışında varlıkları tesadüfen değil, bilinçli bir inanç ve itaat sözleşmesiyle kendilerine koruyucu olarak "seçip benimsediklerini" vurgular.

        Evliyâ' (أَوْلِيَاء)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "v-l-y" olarak belirler ve araya hiçbir yabancı unsur girmeyecek şekilde iki şeyin birbirine bitişik olması, yakınlık, dostluk ve ardışıklık anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "velî" kelimesinin çoğulu olan bu lafzın, inanç, sevgi veya soy yakınlığı sebebiyle birbirinin işini üstlenen, yardım eden, koruyup gözeten müttefikleri ve dostları tanımladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi bedevi kabile sisteminde "velâ" (ittifak) kurumunun hayatta kalmanın en temel sosyolojik şartı olduğunu; Kur'an'ın ise bu toplumsal kurumu dikey bir teolojik eksene taşıyarak, Allah'ın dışında edinilen tüm metafizik (putlar) veya sosyolojik (liderler) müttefiklerin ahiret gününde geçersiz ve aciz kalacağını ilan ettiğini inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımının, Mekkeli müşriklerin taptıkları putları sadece birer heykel olarak değil, Allah katında onlara şefaat edecek, azaptan kurtaracak siyasi ve teolojik "müttefikler/hamiler" olarak gördükleri inancına reddiye olduğunu vurgular.

        Azâb (عَذَاب)

        İbn Fâris, kelimenin "'-z-b" kökünden geldiğini, kişiyi hayattan, rahatlıktan ve özgürlükten alıkoyan, alıkoyduğu için de tatlılığı yok eden şiddetli ceza anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın nefsine ağır gelen, ruha ve bedene sürekli olarak isabet eden büyük ıstırabın azap olarak isimlendirildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramice ve Süryanice'deki eskatolojik yargılama ve ceza terminolojisinden beslenerek İslam öncesi Arapçada karşılık bulduğunu, Kur'an'ın bu kavramı ilahi adaletin nihai ve kaçınılmaz bir yaptırımı olarak merkeze yerleştirdiğini tespit eder.

        Azîm (عَظِيم)

        İbn Fâris, bu kelimenin "a-z-m" kökünden türediğini ve asıl anlamının kemik (azm) olduğunu, kemiğin bedenin temel taşı ve en sert bölümü olması hasebiyle, zamanla büyüklük, yücelik, kudret ve dayanılmaz şiddet anlamlarına evrildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıfat olarak sadece hacimsel bir büyüklüğü değil, insanın aklının ve tasavvurunun sınırlarını aşan, ihtişamlı veya dehşet verici derecede büyük olan durumları nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayetin sonunda azabın "elîm" (acı verici) veya "mühîn" (alçaltıcı) yerine "azîm" (devasa/büyük) sıfatıyla nitelendirilmesinin bağlamsal bir sebebi olduğuna dikkat çeker; inkarcılar dünyevi güçleriyle (kesebû) ve kalabalık müttefikleriyle (evliyâ) böbürlenip kendilerini devasa gördükleri için, onlara verilecek olan cezanın da bu sahte dünyevi büyüklükleri ezip geçecek oranda mutlak ve "azîm" olacağı şeklinde ontolojik bir yüzleşme sunulduğunu tefsir eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X