Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Cum'a Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Cum'a Sûresi, 6. Ayet

    قُلْ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul yâ eyyuhâ-lleżîne hâdû in ze’amtum ennekum evliyâu li(A)llâhi min dûni-nnâsi fetemennevû-lmevte in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Ey yahudiler! Başka insanlar değil de yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız ve şayet sözünüze sadıksanız haydi ölümü temenni edin!

      Aziz ve Celîl olan Allah başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: ‘(Onlara), ‘Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım” Burada Allah’m dostu olan kişiye âhiret yurdunun verileceği beyan edilmektedir. Kendisine âhiret yurdu verilen kişi de, Allahın dostlarındadır. Onun her ikisine de birlikte nail olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, yaygınlık kazanan meydan okuma (lânetleşme) konusunda anlaşılması gereken şey, onun ancak inat ve direnmenin son hadde vardığı bir tartışma olduğudur. Sanki bütün deliller Önlerine konduğu halde yine de kabul etmediler, bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara meydan okumayı teklif etmiştir, fakat yahudiler ve hıristiyanlar buna yanaşmamıştır. Onların kitaplarında tartışmanın son sınırı olan meydan okuma konusu yer almış ve kim meydan okursa, haklı olmaması halinde kendisine azap ve lanetin geleceğinin belirtilmiş olması mümkündür. Bundan dolayı onlar, meydan okumaktan kaçınmışlardı. Müşrik Araplar a gelince, onlar İlâhî bir kitaba sahip olmadıkları için meydan okumanın hükmünü bilmiyorlardı ve bu sebeple meydan okumuşlardı. Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil, “Allahım! Bizim sana en sevgili olanımıza, misafire en çok ikram edenimize ve akrabaya en çok sıla yapanımıza yardım eyle!” diye dua etmişti. Cenâb-ı Hak da peygamberine yardım etti. Ebû Cehil Hz. Peygambere (s.a.) meydan okumuştu, çünkü o kitap sahibi biri değildi. Yahudiler ve hıristiyanlarsa Ehl-i Kitap oldukları ve o kitapta yazılı bulunan meydan okumanın hükmünü bildikleri için bu işe girişmemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, ka-ve-le kökünün temel olarak bir sesin çıkması, bir sözün telaffuz edilmesi ve ifade edilmesi anlamına geldiğini belirtir. Bu kök, bir düşüncenin veya mesajın dille somutlaşarak muhataba ulaştırılmasını temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, "Kul" emrinin vahiy terminolojisindeki önemine dikkat çekerek, bu ifadenin mesajın kaynağının bizzat Allah olduğunu ve elçinin kendisine vahyedileni eksiltmeden veya artırmadan iletmekle görevli olduğunu tescillediğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu emrin ilahi hitabın başlangıç noktasını oluşturduğunu, Tanrı ile insan arasındaki iletişim kanalının bu kelimeyle açıldığını ve peygamberin bu süreçteki sadık aracı konumunu pekiştirdiğini ifade eder.

        Hâdû (هَادُوا)

        İbn Fâris, he-ve-de kökünün dönmek, rücu etmek ve sükunetle hareket etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Yahudiler için bu ismin kullanılmasının, onların tövbe ederek hakka döndükleri iddiasıyla veya kökensel bir isim olmasıyla ilişkili olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "tövbe etmek" (hudna) anlamından türediğini, özellikle Bakara ve A'raf surelerindeki kullanımlarla bağlantılı olarak, kişinin sapkınlıktan hidayete yönelme çabasını ifade ettiğini savunur. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmaktan ziyade İbranice "Yehudah" kelimesinden Süryanice aracılığıyla Arapça'ya geçtiğini, "Yahudi olanlar" veya "Yahudiliği benimseyenler" anlamında teknik bir etno-dini terim olarak kullanıldığını belirtir. Theodor Nöldeke, bu ismin gelişim sürecinde Aramice formların etkili olduğunu ve Kur'an'ın bu topluluğu tanımlarken yerleşik bir dilsel geleneği takip ettiğini ifade eder.

        Za’amtum (زَعَمْتُمْ)

        İbn Fâris, ze-a-me kökünün bir şey hakkında kesin bilgiye dayanmayan bir iddiada bulunmak, bir şeyi doğruymuş gibi ileri sürmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayrıca bu kökün bazen liderlik veya kefillik anlamlarına da gelebileceğini ancak ayetteki kullanımın "ispatlanmamış iddia" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, za'm kelimesinin genellikle yanlış olma ihtimali yüksek olan veya yalan olduğu bilinen beyanlar için kullanıldığını, burada muhatapların temelsiz ve ayrıcalıklı bir konum iddiasında bulunduklarını vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), Kur'an'daki za'm kullanımlarını analiz ederek, bu fiilin her zaman gerçeğe aykırı bir zannı, asılsız bir gururu ve kanıtsız bir davayı yansıttığını, muhatapların psikolojik dünyasındaki yanılsamayı ortaya koyduğunu ifade eder.

        Evliyâ (أَوْلِيَاءُ)

        İbn Fâris, ve-le-ye kökünün temel anlamının "yakınlık" (kurb) olduğunu, bir şeyin bir diğerinin hemen ardından gelmesini ve araya yabancı bir unsurun girmemesini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sevgi, yardım ve inanç birliği yoluyla oluşan sarsılmaz manevi yakınlığı ifade ettiğini, Allah'ın velisi olmanın O'nun koruması ve dostluğu altında bulunmak anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, veli kavramının İslam öncesi kabile yapısında "koruyucu dost, müttefik ve hami" anlamlarını taşıdığını, İslam ile birlikte bu kavramın Allah ile kul arasındaki dikey bağlılığı, mutlak sadakati ve ilahi korumayı ifade eden merkezi bir dini-etik terime dönüştüğünü analiz eder.

        Allah (اللَّهِ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu ismin ibadete layık tek varlık olan, mutlak otorite ve kemal sahibi yaratıcıyı nitelediğini belirtir. Kelimenin kökeniyle ilgili e-le-he (kulluk etmek) veya ve-le-he (hayranlık ve şaşkınlık) teorilerine değinerek, O'nun zâtının kavranamazlığı karşısında insan aklının düştüğü hayreti ve acziyeti vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi dönemden beri bilindiğini, Aramice "Alaha" formundan evrildiğini ve Sami dillerindeki ortak uluhiyet anlayışının tarihsel bir devamı olduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin etimolojik evriminde "el-ilah" formunun daralmasıyla oluştuğunu ve bu ismin özgün, kapsamlı bir ilahi kimliği temsil ettiğini savunur.

        en-Nâsi (النَّاسِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin üç farklı köke dayandırılabileceğini belirtir: ne-ve-se (hareket etmek), e-ne-se (alışmak, cana yakın olmak) veya ne-se-ye (unutmak). İnsanların toplu halde hareket etmeleri veya birbirlerine alışmaları sebebiyle bu ismin verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin daha çok "ünsiyet" (cana yakınlık) köküne yakın olduğunu, insanın fıtraten sosyal bir varlık olarak başkalarıyla bir arada yaşama ve uyum sağlama özelliğini yansıttığını ifade eder.

        Tetemennevü (تَمَنَّوُا)

        İbn Fâris, me-ne-ye kökünün bir şeyi ölçmek, biçmek ve bir şeyin olmasını gönülden arzu etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Kader anlamına gelen "meniyye" kelimesinin de bu kökten geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, temenninin bir durumun gerçekleşmesini hayal etmek veya zihinde tasarlamak olduğunu, ayetteki bağlamın ise ölümün arzulanması üzerinden bir samimiyet ve bağlılık testine işaret ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, temenni kavramının insanın iç dünyasındaki derin istekleri ve bazen gerçeklikten kopuk beklentileri temsil ettiğini, buradaki meydan okumanın ise bu arzunun fiziksel bir ispatı olarak ölümü göze almayı gerektirdiğini belirtir.

        el-Mevte (الْمَوْتَ)

        İbn Fâris, me-ve-te kökünün hayatiyetin ve gücün sona ermesi, bir şeyin durgunlaşması ve sükunete ermesi anlamlarına geldiğini ifade eder. Canlılığını yitiren toprağa da bu kökten isimler verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mevti; hayati gücün kesilmesi, duyuların işlevini yitirmesi ve ruhun bedeni terk etmesi olarak tanımlar. Ayetteki ölüm arzusunun, muhatapların ahiret inancının ve Allah'a yakınlık iddialarının gerçekliğini ölçen kesin bir ölçüt olduğunu vurgular.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, sa-de-ka kökünün güç, sağlamlık ve bir şeyin dış gerçekliğe tam uygun olması anlamlarına geldiğini belirtir. Doğruluğun, kişinin sözü ile özünün birbirini tutması hali olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, sıdkın insanın dilindeki beyan ile kalbindeki inancın ve dıştaki eylemin tam bir uyum ve bütünlük içinde bulunması hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı İslam'ın temel ahlaki direklerinden biri olarak ele alır ve bunun sadece sözlü bir doğruluk değil, kişinin tüm varlığıyla hakikate şahitlik etmesi ve iddiasının bedelini ödemeye hazır olması anlamına geldiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X