مَثَلُ الَّذ۪ينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَاراًۜ بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cum'a Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tevrat yükümlülüğü, cuma suresi, ayetleri yalanlama, zalimler, cuma 5, cuma suresi 5. ayet, kötü örnek, kitap yüklü eşek, taşıyamama, allah, hidayet, ayet, kavim, topluluk, halk, zulüm, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah'ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zâlimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz.
Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu. Bu âyet, değişik şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, âyetin amelden kinâye olmasıdır. Yani onlar Tevrat’taki hükümlerle yükümlü tutulmuşlardı, ama onunla amel etmediler.
İkincisi, onun hakkını vermeyenler, yani onun ahkâmıyla amel etmeleri emredilen kişilere bunu uygulamadılar; zira onu tahrif ederek değiştirmişlerdir.
Veyahut -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle de yorumlanabilir; Onlar Tevrat’ı yalanladılar, onu inatla ve yalanlamakla karşıladılar, kendisinden faydalanmadılar, Bu yüzden onlar, Cenâb-ı Hakk’ın onların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer, mealindeki cümlede ifade buyurduğu gibi, sırtında kitap taşıyan, ama o kitapların kadrini ve değerini bilmeyen eşeklere benzerler. Çünkü onlar her ne kadar Tevrat’ı biliyor idiyseier de, ona lâyık olduğu saygıyı göstermemeleri ve içindeki hükümleri yalanlamaları sebebiyle sanki onun kadrini ve değerini bilmeyen bir konuma düşmüşlerdir. Bundan dolayı onlar eşeklere benzetilmektedir; çünkü eşek de ciltler dolusu kitabı sırtında taşıdığı halde, o kitapların kadrini ve değerini bilmez. Bu sonuncu yorum doğruya daha yakındır; çünkü âyetin ileri kısmında Allah’ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! diye buyurulmaktadır. Buna göre âyetin baş tarafında da "yalanlama” anlamı kastedilmiş olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir
Mâlumdur ki bu yalanlama ve tahrif, onların ileri gelenleri ve reisleri tarafından yapılmaktaydı. Onlar Tevrat’ı yalanladıklarında Allah bu yalanlamalarını ve Tevrat’ın kadrini bilmediklerini haber vererek, zayıf insanları onlara tâbi olmaktan vazgeçirmeyi dilemiştir. Bu bakımdan reislerinin, kendilerine uymaya lâyık olmayan kişiler durumunda bulunduklarını açıklamıştır. Bu âyet aynı zamanda müslümanlara da Allah’ın kitabını ve onun hükümleriyle amel etmeyi hafife almayı yasaklamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah’ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Bu İlâhi beyana iki anlam verilebilir. Biri şudur: Onların yalanlamalarının, Allah’a bile yalan isnat edecek dereceye varmış olması, ne kötü bir niteliktir! Yalan söyleyen kişi, örf açısından kötülükle nitelenen biridir. Onların yalanlamalarının, Allah’a bile yalan isnadına vardığı zaman, bu onların kötülükte son noktaya vardıklarını ifade eder. Sanki şöyle denilmektedir: Allah’a yalan isnat edenlerin vasfı, kötülük ve çirkinliğin son noktasında bulunur. Diğeri de âyette şöyle denilmek istenmiş olabileceğidir: Cenâb-ı Hak, müşrikleri en çirkin ve en kötü misallerle, müminleri ise en güzel ve en temiz örneklerle zikretmiştir. Buradaki misal, yani Cenâb-ı Hakk’ın, âyetlerini yalanlayanlar için yaptığı benzetme kötü ve çirkin davranışlara yönelik bir benzetme anlamındadır.
Sonra, bu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın çirkin ile güzel, pis ile temizi birlikte yarattığına da işaret etmektedir. Ne kötü kavim! meâlindeki ifade bunu gösterir. Allah bu benzetme ile yaratmış olduğu o insanlara kötü ismini vermektedir. İşte bu, pis ile temiz olanı ve güzel ile çirkin olanı Cenâb-ı Hakk’ın yarattığını gösterir. Halbuki Mûtezile’ye göre Allah sadece güzel olanı yaratır. Bu sebeple âyet, onların aleyhine bir delil oluşturur.
Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Biri, onlar tercih zamanında zulmü ve fışkı tercih ettikleri için zâlimleri doğru yola çıkarmaz. Diğeri, onlar âyetlere haksızlık yaptıkları, onlara karşı büyüklendikleri ve inatla karşı koydukları için o insanları doğru yola iletmez. Fakat cehaletinden dolayı zulmeden yahut cahilliğinden isyana düşen, fakat sonra doğru yolu bulmak isteyen kişileri ise doğru yola iletir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Mesel (مَثَلُ)
İbn Fâris, me-se-le kökünün bir şeyin benzeri, dengi ve örneği olmak temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir durumun veya vasfın başka bir durumla kıyaslanarak somutlaştırılmasını ifade ettiğini, özellikle zihinde canlandırılması zor olan soyut hakikatlerin duyularla algılanan nesnelerle açıklanması için bu terimin kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında mesel kavramının sadece edebi bir benzetme olmadığını, ontolojik bir hakikati muhatabın anlayış seviyesine yaklaştıran sembolik bir anlatım biçimi olduğunu vurgular.
Hummilû (حُمِّلُوا)
İbn Fâris, ha-me-le kökünün bir şeyi sırtta taşımak, üzerine almak veya bir yükün altına girmek anlamına geldiğini ifade eder. Kelimenin tef'il kalıbına geçmesiyle yükletilmek anlamı kazandığını ve burada bir sorumluluğun kişiye tevdi edilmesini simgelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin hem fiziksel bir yükü taşımayı hem de manevi bir görevi, emanet veya şeriat gibi, üstlenmeyi kapsadığını, ayetteki bağlamın ise ilahi hükümlerin gereğini yerine getirme sorumluluğunun yüklenmesi olduğunu açıklar.
et-Tevrâte (التَّوْرَاةَ)
İbn Fâris, kelimeyi Arapça kökenli kabul edenlerin ve-ra-ye köküne dayandırdığını, bunun da ışık yakmak, ateş tutuşturmak anlamına geldiğini, Tevrat'ın da bir nur ve hidayet kaynağı olması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin hidayet nurunun parlaması ve cehalet karanlığının giderilmesi anlamıyla ilişkili olduğunu savunur. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça olmadığını, İbranice Torah veya Aramice Oraita kelimesinden geçtiğini, bu dillerde ise öğreti, kanun, talimat anlamlarına geldiğini dilbilimsel kanıtlarla ortaya koyar. Theodor Nöldeke, bu terimin Yahudi geleneğinden Arapça'ya aktarılan temel dini kavramlardan biri olduğunu ve kökeninin Sami dillerindeki ortak vahiy terminolojisine dayandığını ifade eder.
Yahmilûhâ (يَحْمِلُوهَا)
İbn Fâris, ha-me-le kökünün bir şeyi korumak, taşımak ve onun gereğini yapmak anlamlarını barındırdığını, burada ise yüklenen sorumluluğun yerine getirilmemesi durumunu nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayetteki olumsuz kullanımıyla, kendisine bir bilgi veya hüküm verilen kimsenin, bu bilgiyi hayatına aktarmamasını ve özünü kavramamasını yükü taşıyamamak olarak nitelendirdiğini açıklar.
el-Himâri (الْحِمَارِ)
İbn Fâris, ha-me-re kökünün temelinde kızıllık anlamı olsa da, hayvan ismi olarak eşek kelimesinin yük taşıma ve uysallık vasıflarıyla öne çıktığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette bir teşbih unsuru olarak seçilmesinin sebebinin, eşeğin taşıdığı yükün mahiyetinden habersiz olması ve ondan hiçbir şekilde faydalanamaması olduğunu, bunun da ilmiyle amel etmeyenler için en çarpıcı örnek olduğunu vurgular.
Esfâran (أَسْفَارًا)
İbn Fâris, se-fe-re kökünün bir şeyi açmak, ortaya çıkarmak ve üzerindeki örtüyü kaldırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sifr kelimesinin, çoğulu esfar, büyük ciltli kitaplar için kullanıldığını, bu kitapların hakikatleri açığa çıkardığı için bu ismi aldığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice Sifra, kitap, parşömen, rulo, kelimesinden Arapça'ya geçtiğini, özellikle dini ve hukuki metinleri ifade etmek için teknik bir terim olarak kullanıldığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, bu terimin Yahudi-Hristiyan literatüründe kutsal yazıları ifade eden ortak bir kelime dağarcığından beslendiğini analiz eder.
el-Kavmi (الْقَوْمِ)
İbn Fâris, ka-ve-me kökünün bir işi yürütmek için ayağa kalkmak ve bir arada bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aralarında ortak bir özellik veya amaç bulunan, birlikte hareket eden topluluğu ifade ettiğini açıklar.
Kezzebû (كَذَّبُوا)
İbn Fâris, ke-ze-be kökünün doğruluğun zıttı olduğunu ve bir haberi veya gerçeği kasten reddetmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ayetleri yalanlamak eyleminin sadece sözle değil, aynı zamanda o ayetlerin gerektirdiği ahlaki ve hukuki sorumlulukları hiçe sayarak fiilen de gerçekleştiğini belirtir.
Âyâti (آيَاتِ)
İbn Fâris, e-ye-ye kökünün açık nişan ve işaret anlamına geldiğini, her bir ayetin Allah'ın varlığına ve birliğine delalet eden bir kanıt olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hem vahyedilen metinlerin her bir parçasına hem de evrendeki mucizevi varlıklara bu ismin verildiğini, çünkü her ikisinin de gerçeğe ulaştıran birer yol gösterici olduğunu kaydeder.
Allah (اللَّهِ)
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin e-le-he kökünden türediğini ve kulluk edilen anlamına geldiğini veya ve-le-he kökünden gelerek zihnin O'nun yüceliği karşısında hayrete düşmesi anlamını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Süryanice ve Aramice'de Tanrı anlamına gelen Alaha kelimesiyle tarihi ve dilbilimsel bağlantıları olduğunu savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin Arapça'daki el-ilah formundan zamanla kaynaşarak Allah şeklini aldığını açıklar.
Yehdî (يَهْدِي)
İbn Fâris, he-de-ye kökünün birine yol göstermek ve rehberlik etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu rehberliğin lütuf ve yumuşaklıkla yapıldığını, ancak ayetteki olumsuzlamanın, kendi iradesiyle karanlığı seçenlerin hidayet yoluna girmesinin engellendiğini ifade ettiğini açıklar.
ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, za-le-me kökünün nurun zıttı olan karanlık, zulmet, ve bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, adaletin zıttı olarak, hakkı gasp etmek ve ilahi sınırları aşmak suretiyle kişinin kendine veya başkasına zarar vermesini ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, zulüm kavramının sadece etik bir ihlal olmadığını, Kur'an'ın ontolojik yapısında Allah'ın tayin ettiği sınırların, hududullah, dışına çıkmak ve varlık düzenini bozmak anlamına geldiğini, bu yönüyle küfür ile derin bir anlambilimsel bağ içinde olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, zâlim karakterinin Kur'an'da hakikati bilmesine rağmen ona karşı direnen ve fıtratına aykırı davranan bir insan tipolojisini temsil ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla