Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Cum'a Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Cum'a Sûresi, 4. Ayet

    ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(t) va(A)llâhu żû-lfadli-l’azîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

      Bu, Allah’ın lütfudur. Buradaki lütufla (fazl) nübüvvet ve risâleti kastetmektedir. Onu dilediğine verir. Yani beşer türünden nübüvvete ve risâlete lâyık olanları yaratır. Yahut kitaptan ve hikmetten oluşan o lütuf Allaha ait olup dilediğine verir.

      Bu âyet, Mûtezile’nin sözlerinin doğru olmadığını göstermektedir. Çünkü onlar, Allah kendi lütfuyla kimseye bir şey vermez, aksine bunu yapması kendisi için gereklidir, diyorlar. Şayet bu, Allah’ın yapması gereken bir şey ise fiilen onu yerine getirmesi de gereklidir. Evet, yapması üzerine gerekli olan bir şeyi yerine getiren kimse faziletle nitelenemez. Halbuki Cenâb-ı Hak kendini “fazl” ile, yani lütufla nitelemiştir. İşte bu, Mûtezile’nin sözlerinin doğru olmadığını gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Allah büyük lütuf sahibidir. Yani dünyada insanlar cehâlet içinde iken onlara kitap ve hikmet göndermekle büyük lütufta bulunmuştur. O’nun bu lütfunu âhirette göstermesi de muhtemeldir. Buna göre Allah insanlara amellerine karşılık kendisinden bir lütuf olarak cenneti vererek onları mükâfatlandıracaktır. Âyetteki büyük (azîm) sıfatı, daim ve ebedî anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fadlu (فَضْلُ)

        İbn Fâris, fe-da-le kökünün bir şeyin aslından veya bütünden artan, ziyade olan kısmını ifade ettiğini, ancak dini ve ahlaki bağlamda "üstünlük" ve "iyilik" anlamlarına dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin zorunluluk arz etmeyen, tamamen bir bağış, lütuf ve cömertlik olarak verilen iyilik anlamına geldiğini ifade eder. İlahi mesajın ve peygamberliğin insanlık için hak edilen bir şey değil, Allah’ın karşılıksız bir ihsanı olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, fazl kavramının Kur'an'ın semantik dünyasında Allah ile insan arasındaki lütuf temelli ilişkiyi temsil eden temel terimlerden biri olduğunu, kulun liyakatinden bağımsız olarak gerçekleşen ilahi cömertliği nitelediğini analiz eder.

        Allah (اللَّهِ)

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökeni hakkında e-le-he kökünden türediğini ve "kulluk edilen" anlamına geldiğini veya ve-le-he kökünden gelerek zihnin O'nun azameti karşısında hayrete düşmesi anlamını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Süryanice ve Aramice'de Tanrı anlamına gelen Alaha kelimesiyle tarihi ve dilbilimsel bağlantıları olduğunu, bu ismin İslam öncesi Arap yarımadasında da bilindiğini savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin kökeninin Süryanice Alaha'ya dayandığı fikrini destekleyerek, kelimenin Arapça'daki el-ilah formundan zamanla kaynaşarak Allah şeklini aldığını dilbilimsel bir süreç olarak açıklar.

        Yü’tîhi (يُؤْتِيهِ)

        İbn Fâris, e-te-ye kökünün bir yere gelmek veya bir şeyi getirmek temel anlamlarına geldiğini belirtir. Bu bağlamda if'al kalıbında (itâ') "bir şeyi birine vermek, ulaştırmak" anlamına dönüştüğünü kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu vermenin rastgele bir verme olmadığını, bir şeyi bir otorite veya lütuf makamından bir başkasına ulaştırmak, ona o şeyi mülk kılmak anlamına geldiğini ifade eder.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, şe-ye-e kökünün bir şeyi istemek, irade etmek ve onu varlık alanına çıkarmayı kastetmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" kavramının bir şeyi icat etmek ve var etmek için yönelen ilahi iradenin en başlangıç aşamasını ve belirleyici gücünü temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'da Tanrı'nın mutlak egemenliğini ve hiçbir güce bağlı kalmadan dilediğini seçme hürriyetini ifade eden merkezi bir irade terimi olduğunu vurgular.

        el-Fadli (الْفَضْلِ)

        İbn Fâris, fe-da-le kökünün ihtiyaç fazlası olan, artan ve dolayısıyla sahibinin cömertliğini gösteren "artış" anlamını taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın mülkünde bir eksilme olmaksızın kullarına sunduğu sonsuz imkanlar, peygamberlik ve hidayet gibi en büyük nimetlerin bu isimle anıldığını belirtir.

        el-Azîm (الْعَظِيمِ)

        İbn Fâris, a-za-me kökünün temel olarak bir şeyin sertliği, büyüklüğü ve heybetli olması (kemik anlamına gelen 'azm' ile aynı kökten) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin nitelikleri ve zâtı itibarıyla insan kavrayışının sınırlarını aşan, mutlak anlamda büyük ve yüce olanı ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, azamet kavramının hem kozmik hem de manevi bir büyüklüğü kapsadığını, özellikle Allah'ın lütfunun genişliğini ve peygamberlik makamının yüksekliğini nitelemek üzere kullanıldığını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X