هُوَ الَّذ۪ي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۗ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cum'a Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kitap öğretimi, cuma 2, hikmet, cuma suresi 2. ayet, elçi, ümmi toplum, cuma suresi, ayetler, açık sapıklık, arındırma, kitap, dalalet, ayet, resul, ilim, bilgi
-
Ümmilere kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyacak, onları arındıracak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek bir elçi gönderen O’dur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapkınlık içindeydiler.
Ümmi Peygamber
Ümmilere kendi içlerinden bir elçi gönderen O’dur. Ehl-i Kitap, Cenâb-ı Hakk’ın, Muhammed’i (s.a.) bu ümmetin sadece ümmilerine peygamber olarak gönderdiğini söylemiş ve bu âyeti de delil göstermişlerdir. Onlar âyeti, ümmilere özgü kılmışlar, dolayısıyla kendilerine peygamber gönderilen zümrenin ümmiler olduğunu, buna göre başka insanların bu hükmün dışında kalması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Biz deriz ki bu âyetin zâhirinden, zikredilen zümrenin dışında kalanların yok sayılması anlaşılmamalıdır, aksine âyetin zâhirinden, onları dışarda bırakmadığını anlamak gerekir. Aslında bir zümrenin özellikle zikredilmesi, diğerlerini dışarıda bırakmaz. Çünkü âyetin sadece zikredilene tahsis edilip başkalarının yok sayılması, insanı doğru ve helâl olmayan bir kanaate götürür. Cenâb-ı Hakk’ın, “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor, ne de onu sağ elinle yazabiliyordun” İlâhî beyanına bakmaz mısın? Bu ifadeden, o, sağ eliyle yazmadığına göre sol eliyle yazmıştır anlamı çıkmaz. Keza sen okur değildin meâlindeki cümle, kitap yanında okunuyordu anlamına gelmez. Bütün bunların anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Allah ümmî olan peygamberini, hikmeti ve mahiyetini bilmeyen ümmîlere gönderdi. Bunu da onun peygamberliğinin alâmeti ve delili kıldı. Çünkü o ümmi olunca yazmayı da kitap okumayı da bilmez, buna rağmen onun, telif ve tanzim edilmiş, ayrıca Ehl-i Kitab’m ellerindeki kitaba uygun bulunan bir kitabı getirmiş olması, bunun ancak vahiy yoluyla gelen bir bilgi olduğunu, kendi kafasından uydurmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Resûl-i Ekrem’in bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğinin delili, “Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” mealindeki âyettir. Kendisinden rivayet edilen bir hadiste de Hz. Peygamber (s.a.); “ben kızıla da siyaha da peygamber gönderildim” yani insanlara da cinlere de peygamber gönderildim, buyurmuştur. O, bir zümreyi Allah’a itaate ve kulluk yapmaya davet etmek için gönderildiğine, bunun yanında başka zümrelere başka peygamberler gönderilmediğine göre, bundan onlara da peygamber olarak gönderildiği anlamı çıkar. Çünkü kendilerine ayrıca peygamber gönderilmeyen zümreler de, Rahmân’a itaat, O’nun emir ve yasaklarına riayet etmek için gerekli bilgiye -tıpkı peygamber gönderilmiş olan zümrenin ihtiyacı kadar- muhaçtır. Bu durumda onun bütün insanlara peygamber gönderilmiş olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
Ümmîlere kendi içlerinden bir elçi gönderdi. Bu beyanının mânası şudur; Allah onu (s.a.) Allah’a kulluk yapmayı ve kitap okumayı bilmeyen, hatta putlara tapınmayı adet haline getiren ümmî bir millete gönderdi. Ümmîlerin tanımı konusunda, “onlar kitaplara iman etmeyenlerdir” denilmiştir. Tıpkı “Ehl-i Kitab’a ve ümmîlere, ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?’ de!” meâlindeki âyette buyurulduğu gibi. Sanki onu kitaplara iman etmeyen bir kavme gönderen O’dur, demektedir. Ancak bu yorum isabetli değildir; çünkü Cenâb-ı Hak, “onlar ellerindeki Tevrat’ta ve Incil’de (niteliklerini) yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar” beyanıyla peygamberine “ümmî” niteliği vermiştir. Zira içlerinde okuma yazma bilen çok az kişi bulunsa da, onlar büyük çoğunluk itibariyle okuma yazma bilmezlerdi. Bundan dolayı Hz. Peygamber’e (s.a.) de ümmî özelliğini nispet etmiştir, zira o da okuma yazma bilmiyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor, ne de onu kendi elinle yazabiliyordun” buyurmuştur. Bunu ifade eder mahiyette rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.), eliyle işaret ederek “Ay şu kadardır” buyurmuş ve şöyle devam etmiştir: “Biz ümmî bir milletiz; ne hesap biliriz, ne de okuma yazma!” Zeccâc şöyle demiştir: Ümmî okuma yazmayı iyi yapamayan, öğrenmeyen, anasından doğduğu gibi kalan kişidir; annesinden doğduğu zamandaki haline nispet edilerek ümmî denilmiştir, çünkü okuma yazma, doğumla değil, ancak tahsille öğrenilir.
Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberliği bir ümmîye vermesinin hikmeti, bunun peygamber olduğunun bilinmesine vesile ve nübüvvetine alâmet olması içindir. Çünkü okuma yazma bilmeyen ve tahsil için herhangi birinden ders almayan birinin kendi kafasından bir şeyler söylemesi mümkün değildir. Sonra, edebî üslûbu ve güzel telifinden dolayı bütün hükemâyı hikmetine, bütün okur-yazarları da bilgisine muhtaç kılan bir kitabın, ancak vahiy ve risâlet yoluyla elde edilebileceği bilinsin diye onu ümmî olarak göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlara Allah’ın âyetlerini okuyan. Âyet alâmet ve delil demektir. Allah Teâlâ sanki onlara şöyle demektedir: Kitapta risâletini açıklayan ve nübüvvetini gösteren delilleri okuyan bir peygamber. Buradaki “âyetler” lafzının helâller, haramlar vb. anlamına gelmesi de mümkündür; yahut hakkı ortaya çıkaran deliller mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Onları temizleyip arındıran: Bazdan bu lafzı, onları ıslah eden, yani kendilerini tertemiz yapacak şeylere tâbi olmaya çağıran peygamber, diye açıklamışlardır. Onları arındıran, yani onları şirk pisliğinden, kötü ahlâktan, kötü söz ve davranışlardan arındıran anlamına gelmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Onlara kitabı ve hikmeti öğreten, meâlindeki cümlenin anlamında ihtilaf edilmiştir. Haşan el-Basrî, burada kitap ve hikmet diye ikili olarak zikredilen şeyden maksat bir şeydir, demiş. Ebû Bekir el-Esam ise, kitap ile okunan âyetler, hikmet de de farzlar kastedilmiştir, demiştir. Bazıları da onlara şöyle mâna vermiştir: Hikmetten maksat sünnettir, çünkü o insanlara Allah’m âyetlerini okuyor ama aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’m kendisine lütuf ve ilhamı veya vahiy yoluyla gelen sünnetini de onlara öğretiyordu. Bazıları hikmete, kendisiyle amel edilen doğru söz anlamını vermiştir. Bir kısmı da kitap nas olarak okunan âyetlerdir, hikmet ise bu âyetlere yüklenen ince anlamlardır, demişlerdir. Bunlardan hangisinin isabetli olduğunu en iyi bilen Allah’tır.
Oysa onlar daha önce apaçık bir sapkınlık içindeydiler. Yani onlar, kitap ve hikmetten mahrum olarak açık bir sapıklık içindeydiler Çünkü müşriktiler, putlara kulluk yapıyorlardı, ellerinde kitapları yoktu, hikmetten de yoksundular. Bu âyetin, şirkten ve putlara tapmalarından dolayı sapıklık içindeydiler anlamına gelmiş olması da mümkündür; sonra Resûl-i Ekrem (s.a.) onları tevhit inancına ve putlara tapma adetlerini terk etmeye davet etti.
Onlara kitabı ve hikmeti öğretecek. Bu beyanda Cenâb-ı Hakk’ın, ümmî, câhil ve sefih oldukları halde onları arındırıp temizleyerek âlim yaptığını belirtmesi, Hz. Peygamberin (s.a.) getirdiği dinin hak din olduğuna ve diğer dinlere olan üstünlüğüne işaret eden bir mûcizedir, çünkü diğer din mensupları böyle değildi. Bu aynı zamanda diğer insanları da âlim ve hakim olmaya teşvik etmektedir. Onlara öğretiyor Bu beyanda belirtilen Öğretimin bu ta'limin, Cenâb-ı Hakk’ın lütfü olarak onlar câhil iken âlim, sefih iken hakim, putlara tapınma bataklığında bocalarken arındırıp tertemiz hale getirmesi sebebiyle O nun tarafından gerçekleştirilmiş olması da muhtemeldir.
Şimdi, bu fiillerden Allaha izafe edilenler, onların gerçek varlığına, Hz. Peygambere (s.a.) nispet edilenler de sebeplere hamledilir. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın birine ders vererek onu âlim yapması mümkün değildir. O'nun öğretmesi, istediği mahalde ilmi yaratması anlamındadır. O'nun istemiş ve yaratmış olduğu şey de mutlaka gerçekleşir. Beşerin öğretmesine gelince, kişi o yolla bir şey öğrenemez; çünkü onun öğretmesi sebep ve vasıta olmanın ötesine geçemez, çünkü onun yaratmaya ve icat etmeye kudreti yoktur. Böyle olunca da onun öğretmesinin sadece bir sebep ve vasıta olduğu ortaya çıkar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Bease (بَعَثَ)
İbn Fâris, be-a-se kökünün bir şeyi harekete geçirmek, uykudan uyandırmak veya birini bir yere göndermek temel anlamlarına sahip olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir elçiyi veya peygamberi özel bir misyonla ve mesajla insanlara yollamak anlamına geldiğini ifade eder.
el-Ümmiyyîn (الْأُمِّيِّينَ)
İbn Fâris, kelimenin e-me-me kökünden ve anne anlamına gelen ümm sözcüğünden türediğini, annesinden doğduğu saf haliyle kalıp okuma yazma öğrenmemiş kimseleri ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, okuyup yazması olmayan topluluklar için kullanıldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranice'deki goyim (Yahudi olmayan milletler) kavramının Arapça'daki karşılığı olduğunu ve ehl-i kitap olmayan halkları tanımlamak için kullanıldığını savunur. Angelika Neuwirth, bu kavramın salt okuryazarlık eksikliğinden ziyade, kendilerine ait yazılı bir vahiy geleneği veya kutsal kitabı bulunmayan pagan toplulukları işaret ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyokültürel bağlamında değerlendirerek, önceki ilahi metinlerden ve vahiy kültüründen bihaber olan yerel Arap toplumunu nitelediğini ifade eder.
Rasûlen (رَسُولًا)
İbn Fâris, ra-se-le kökünün bir şeyi art arda, peş peşe ve belli bir yumuşaklıkla göndermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi bir mesajı veya şeriatı insanlara iletmek üzere özel olarak görevlendirilmiş, vahiy taşıyan elçi anlamına geldiğini açıklar.
Yetlû (يَتْلُو)
İbn Fâris, te-le-ve kökünün bir şeyin peşinden gitmek, onu ardı ardına takip etmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ilahi kelamı belli bir düzen ve tertip içinde, harflerini ve kelimelerini sırasıyla takip ederek okumak anlamına geldiğini belirtir.
Âyâtihî (آيَاتِهِ)
İbn Fâris, e-ye-ye kökünün açık bir alamet, nişan ve belirti anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gözle görülen veya akılla kavranabilen, bir şeyin doğruluğuna işaret eden kesin delil ve mucize anlamları taşıdığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Süryanice ve Aramice'de işaret veya mucize anlamına gelen eta sözcüğünden Arapça'ya geçtiğini belirtir.
Yüzekkîhim (يُزَكِّيهِمْ)
İbn Fâris, ze-ke-ve kökünün artmak, çoğalmak, büyüyüp gelişmek ve aynı zamanda temizlenip arınmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan nefsinin her türlü ahlaki kötülükten ve günahtan temizlenerek manevi bir olgunluğa ve berekete ulaştırılması sürecini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi pagan ahlakından sıyrılarak, kalbin şirk unsurlarından arındırılması ve ilahi vahyin şekillendirdiği yeni bir ahlaki forma sokulması şeklindeki anlambilimsel dönüşümünü analiz eder.
Yuallimuhumu (يُعَلِّمُهُمُ)
İbn Fâris, a-le-me kökünün bir şeyin izini, alametini bilmek, bir nesneyi diğerlerinden ayıran özelliği idrak etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir meselenin hakikatini derinlemesine kavramak ve bu bilgiyi başkalarının zihnine yerleştirecek şekilde öğretmek olduğunu ifade eder.
el-Kitâbe (الْكِتَابَ)
İbn Fâris, ke-te-be kökünün bir araya getirmek, toplamak ve dikmek anlamlarına geldiğini, harflerin birleştirilerek yazının oluşturulması sebebiyle bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ilahi hükümlerin, yasaların ve vahiylerin toplandığı yazılı metin anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ketaba sözcüğüyle doğrudan etimolojik ilişkisi olduğunu ve vahiy temelli Orta Doğu dinlerinde kutsal metni ifade etmek için kullanılan ortak bir terim olduğunu savunur.
el-Hikmete (وَالْحِكْمَةَ)
İbn Fâris, ha-ke-me kökünün temelinde atın ağzına takılan gem (hıkme) kavramının bulunduğunu, kişiyi cehaletten ve taşkınlıktan alıkoyduğu için derin ve doğru bilgiye hikmet denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, aklı ve ilmi kullanarak gerçeği bulmak, eşyanın hakikatini isabetli bir şekilde kavramak anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an bağlamında hikmetin salt teorik bir felsefe olmadığını, peygamberin sünneti ve örnekliği üzerinden pratiğe dönüşen, ahlaki bir yaşam tarzı inşa eden derin bir kavrayış olduğunu analiz eder.
Dalâlin (ضَلَالٍ)
İbn Fâris, da-le-le kökünün doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve hedefi şaşırmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ister kasıtlı isterse bilgi eksikliğinden kaynaklansın, hakikat ve hidayet çizgisinden uzaklaşmak anlamına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Cahiliye döneminin hedefsiz, rehbersiz ve karanlık ruh halini yansıtan temel bir kavram olarak ele alır ve Kur'an'ın merkezi kavramlarından olan hidayetin ontolojik ve ahlaki tam zıttı olarak konumlandırır.
Mübîn (مُّبِينٍ)
İbn Fâris, be-ye-ne kökünün birbirinden ayrılmak, açık, seçik ve net olmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem kendi içinde hiçbir kapalılık barındırmayacak kadar apaçık olduğunu hem de başka şeyleri açıklığa kavuşturma, gerçeği ortaya çıkarma işlevini üstlendiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla