Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Cin Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Cin Sûresi, 27. Ayet

    اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَداًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ meni-rtedâ min rasûlin fe-innehu yesluku min beyni yedeyhi vemin ḣalfihi rasadâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      26-27. "Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz; Ancak elçi olarak seçtiği başka. Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir,"

      Gaybın Çeşitleri

      Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz. Allah Teâlâ’nın insanlara bildirmediği haberler ve bilgiler üç mertebe oluşturur. Bunlardan birincisi, insanları yaratılışlarına dayanarak hakkında bilgi sahibi olmaktan aciz bıraktığı bilgilerdir. Eşyanın aslı olan öz ve cevherleri buna örnek verebiliriz. Meselâ bir kimse bir şe}d cevher yapan niteliği bilmek istese buna vâkıf olamaz. Her şey için hayat unsuru kılınan su da buna bir başka örnektir. Bir kimse suyu hayat için cevher yapan özelliği öğrenmeye kalkışsa bunu başaramaz. Mevcut her varlığı cevher yapan her şeyde de durum aynen böyledir. İkincisi, Allah Teâlâ’nın insana -duymaya ve nakle dayanan bilgi olmaksızın- üzerinde düşünme ve fikir yürütme ile bilgisini verdiği ve kavrama imkânı bahşettiği bilgilerdir. Allah’ı ve O’nun vahdaniyetini bilmek bu ikinci tür bilgiye örnektir. Üçüncüsü ise Allah Teâlâ’nın gelen bir haber olmaksızın insanları idrak etmekten aciz bıraktığı ve vâkıf olma imkânı vermediği bilgilerdir. Cenâb-ı Hakk’ın “gizlisini kimseye açmaz; ancak elçi olarak seçtiği başka” meâlindeki âyette kastettiği bilgi bu üçüncü türdendir. O’nun bilgi edinme imkânı verdiği çeşit budur. Ancak insanlar bu bilgiye yalnızca haber yardımıyla ulaşabilirler. İnsanların menfaatleriyle ilgili olan ve gıdaların faydalarına ulaştıran bilgiler buna örnektir. Fakat bu bilgiler, sadece insanlardan bu konuda bilgi sahibi olanlardan ve bilgisi aralarında yayılan kimselerden duyulmakla öğrenilebilir. Bu tür bilgi, üzerinde düşünmekle kavranma ihtimali olmayacak bilgi çeşitlerindendir. Yüce Allah, bu bilginin resûl vasıtasıyla elde edilebileceğini beyan etmiştir. Söz konusu bilgi işaret edilen resûlden elde edilince bu bilgi, o kişinin risâletle görevli olduğunu göstermiş olur.

      Bazıları bu âyetle müneccimleri yalanlamaya dair delil bulunduğunu belirtmişlerdir, fakat bu doğru değildir. Çünkü bunların arasında verdiği haber doğru çıkan, fecrin doğduğu yerleri, güneşin yükseldiği ve doğup, battığı yerlerle yıldızları bilenler vardır ki bunlar da insanların üreme faaliyetlerini yapmaları, değişim ve başkalaşımın gerçekleşmesi bu anlarda olur. Saydığımız hususlar, üzerinde düşünerek ve akıl yürüterek bilgisine vâkıf olunacak bilgiler değildir. Doktorluk mesleği ile meşgul olanlar da buna örnektir. Doktorlar arasında bitkilerin özelliğini bilen, şu bitki şu hastalığa iyi gelir, şu da şu derde çaredir şeklinde bu konuda bilgisi olanlar vardır. Böyle bir bilgi ile insanların maslahatları da tahakkuk etmiş olur. Bilindiği üzere bütün bunlar, üzerinde düşünerek ve akıl yürütülerek elde edilecek bilgiler değildir. Buradan anlaşılıyor ki insanlar, izi kalmamış olan ve halk arasında bilgisi devam eden bir peygamberin verdiği haber yoluyla bu bilgilere vâkıf olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir. Âyetin mânası şöyle olabilir: Allah Teâlâ peygamberi önünden ve arkasından düşmanlarından koruyan ve muhafaza eden gözcüler gönderir. Cenâb-ı Hakk’ın “Rabbinin onlar hakkında bilgi sahibi olduğunu, onları çepeçevre kuşattığını ve onların sayılarını, hareketlerini, gizli ve açık bütün durumlarını bildiğini anlaman için sana bunu gösterdik”. Meâlini vermekte olduğum bu âyetle ilgili olarak bir başka âyette “Biz o rüyayı sadece insanları denemek için ortaya koyduk. Kur’ân’da lânetlenmiş ağacı da” meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştik: Cenâb-ı Hak peygamberine, kendisini halktan koruduğunu ve onu çepeçevre kuşatmıştır demiştik. Cenâb-ı Hakk’ın kuşatması, insanların risâlelin tebliğ edilmesine engel olmalarının önüne geçmek için Resûlullah’ı (a.s.) koruma altına alması demektir. Meleklerin cinlere karşı, Hz. Peygambere (a.s.) yapılan vah)d kulak hırsızlığı yaparak çalmalarına ve almalarına karşı gözcü ve bekçi ta)dn edilmiş olmaları da muhtemeldir. Bununla, vahyi insanlara tebliğ edenin Resûlullah (a.s.) olması ve halk arasında vahyi tebliğ edenin o olduğunun bilinip yayılması amaçlanmıştır. Çünkü melekler gözcü olarak görevlendirilmeseydi cinler, kulak hırsızlığı yaparak vahyi çalabilir ve onu Hz. Peygamber'den duymayan bir beldeye gelip halka tebliğ edebilirlerdi. Böylece o belde halkı, Hz. Peygamber vahyi kendilerine tebliğ etmeden önce cinlerden öğrenmiş olurlardı. Daha sonra peygamber de tebliğ edince cinlerden bilgi alanlar açısından durum karışırdı. İnsanlar vahyin bilgisini peygamberden alsınlar ve karışıklık ortadan kalksın diye cinlerin üzerlerine gözcüler dikildi. Ya da gözcüler, Resûlullahtan (a.s.) vahyi duyan cinleri engellemek için de olabilir. Haber onların topluluklarına Hz. Peygamberden gelinceye kadar bunu kavimlerine tebliği etmeleri engellenmek istenmiş olabilir.

      Bazı müfessirler, “onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir” beyanını şöyle açıklamışlardır: Melekler, Hz. Peygamberi gözetliyorlardı. Ona melek geldiği zaman “Bu Allah’tan gelen bir vahiydir” diyorlardı. Şeytan geldiği zaman da geldiğini haber veriyorlardı. Fakat bu açıklama, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Resûlullah’ın şeytanın vahyi ile Cibril’in getirdiği vahyi birbirinden ayıramaması ihtimal dâhilinde değildir. Başka bazıları ise önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir anlamına gelen beyandaki "önlerinden” kelimesini “risâleti peygambere tebliğ edenin önünden” diye açıklamıştır. Bu durumda risâleti tebliğ eden, vahyi indiren melek olur ki onun önüne ve arkasına gözcü melekler yerleştirilir. Amaç, şeytanın vahyi çalıp da üzerinde değişikliğe gitmemesi ve Resûlullah’ın da (a.s.) Rabb’inin risâletinin kendisine tebliğ edildiğini bilmesidir. Ancak bu açıklama da doğrudan uzak bir açıklamadır. Çünkü tebliğ edenin öyle bir gücü ve kuvveti vardır ki cinlerden kendisine gelebilecek sıkıntıyı savuşturabilir. Sonra o güvenilirdir. Vahyi değiştireceğinden endişe edilmez ki başına bir gözetleyici dikilsin de değiştirmemesi güvence altına alınsın. Allah Teâlâ’nın “O Kur’ân gerçekten değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, bir elçinin sözüdür. (Elçi) orada saygın ve güvenilirdir” meâlindeki beyanı tam da bunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak onu “güçlü” ve ‘güvenilir” olarak nitelemektedir. Fakat tebliğ edenin tebliğ ile yanında bulunan gözetleyicilerin ise cinleri gözetleme görevi ile değil de başka mükellefiyetlerle imtihan ediliyor olmaları da mümkündür. Bir de o peygamberle birlikte vahyi yüceltme ve risâleti şereflendirme için gönderilmiş olmaları da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İrtedâ (ارْتَضَىٰ)

        R-d-y kökünden türeyen bu fiili inceleyen İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi hoş görmek, kabul etmek, uygun bulmak ve rıza göstermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rıza kavramının kul ile Allah arasında iki yönlü kullanılabildiğini; burada iftial babında "irtedâ" formunun, Allah'ın kendi iradesiyle seçip hoşnut olduğu, onayladığı ve özel bir göreve layık gördüğü (peygamber) kişi anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada gaybın mutlak kapalılığından bir istisna oluşturduğunu, Allah'ın sadece razı olup elçi (rasûl) olarak seçtiği kimselere, o da yalnızca tebliğ göreviyle sınırlı olmak üzere gaybından bazı sırları açacağını nitelediğini analiz eder.

        Rasûlin (رَسُولٍ)

        R-s-l köküne dayanan bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe ve kolaylıkla göndermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rasûl" kelimesinin ilahi bir mesajı (risaleti) yüklenip muhataplara aktarmak üzere görevlendirilen elçi manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiği içinde rasûl kavramının, ilahi iradenin yeryüzüne müdahale ettiği ve gayb ile şehadet (görünen) alemi arasındaki ontolojik sınırı aşan tek meşru aracı makam olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada belirsiz (nekra) olarak kullanılmasının, sadece Hz. Muhammed'i değil, tarih boyunca Allah'ın gayb bilgisini emanet ettiği tüm seçilmiş elçileri kapsayan evrensel bir ilkeyi temsil ettiğini vurgular.

        Yesluku (يَسْلُكُ)

        S-l-k kökünden türeyen bu fiil üzerine tahliller yapan İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi başka bir şeyin içine sokmak, bir yola girmek, geçirmek veya yönlendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sülûk" eyleminin birini bir yolda yürütmek veya bir şeyi bir yere yerleştirmek anlamına geldiğini, ayette ise Allah'ın peygamberini korumak amacıyla muhafız melekleri onun etrafına yerleştirmesini ve bir kalkan gibi sevk etmesini nitelediğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin geniş zaman kipiyle gelmesinin, vahyin aktarımı sırasındaki bu ilahi koruma mekanizmasının her dönemde geçerli olan, kesintisiz ve sürekli işleyen kozmik bir güvenlik sistemi olduğunu analiz eder.

        Beyni Yedeyhi (بَيْنِ يَدَيْهِ)

        B-y-n ve y-d-y köklerinden oluşan bu tamlamayı inceleyen İbn Fâris, "yed" kelimesinin asıl manasının el, güç ve nimet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iki elinin arası" (beyne yedeyhi) tabirinin Arapçada mecazen insanın tam önü, doğrudan yöneldiği taraf ve gözünün görebildiği alan anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu bedensel metaforun seçilmesinin tesadüf olmadığını; vahyin peygambere ulaşırken maruz kalabileceği en açık ve doğrudan müdahale cephesi olan "ön tarafın" nasıl sıkı bir ilahi denetim altına alındığını görsel ve son derece somut bir dille tasvir ettiğini analiz eder.

        Halfihî (خَلْفِهِ)

        H-l-f köküne dayanan bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temelinde bir şeyin arkasında olmak, sonradan gelmek ve birinin yerine geçmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "half" kelimesinin ön (kuddâm veya beyne yedeyhi) kavramının zıttı olarak arka tarafı temsil ettiğini söyler. Angelika Neuwirth, ön ve arka (beyne yedeyhi ve half) kavramlarının ayette yan yana kullanılmasının Kur'an'da sıklıkla görülen ve kozmik, mekansal bir bütünlüğü ifade eden bir merizm (bütüncül ikilik) sanatı olduğunu; bu sayede peygamberin etrafındaki metafizik güvenlik çemberinin delinmezliğinin ve eksiksiz kuşatılmışlığının vurgulandığını analiz eder.

        Rasedâ (رَصَدًا)

        R-s-d kökü üzerine değerlendirme yapan İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi gözetlemek, yolunu beklemek ve korumak üzere hazır halde bulunmak (pusu) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rasad" kelimesinin hem gözetleme ve koruma eylemini hem de bu görevi ifa eden hazırlıklı bekçileri/muhafızları ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu terimin, gayb bilgisinin (vahyin) peygambere aktarımı sırasında cinlerin, şeytanların veya diğer ruhani varlıkların hırsızlık yapmasını engellemek için kurulan olağanüstü metafizik muhafız birliğini temsil ettiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, rasad kavramının Kur'an'ın "vahyin dokunulmazlığı" tezinin kilit bir parçası olduğunu, semavi bilginin yeryüzüne inişinin adeta askeri bir tahkimat ve sarsılmaz bir gözetim diliyle anlatıldığını savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X