قُلْ اِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ مَا تُوعَدُونَ اَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبّ۪ٓي اَمَداً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cin Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yardımcısızlık, sayıca azlık, bilmeme, cin suresi, vaad edilen azap, cin 25, cin suresi 25. ayet, yakınlık, rab
-
"De ki: 'Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem'"
Tehdit Edilen Azabın Zamanı Neden Açıklanmamış
De ki: Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb’im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem. Hz. Peygamber, bu cümleyi tehdidin yapıldığı anda söylemiştir. Söz konusu tehdit, “Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman İdmin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az olduğunu anlayacaklar” meâlindeki beyandır. Sanki onlar “Bu tehdit ne zaman başımıza gelecek” demişler de yüce Allah da ona “De ki: ‘Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb’im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem.’” demesini emretmiştir. Bundan önce geçen âyetleri tefsir ederken tehdidin vaktinin açıklanmasının tehdide katacağı artı bir unsur olmadığını söylemiştik. Tam aksine tehdidin gerçekleşeceği vakit açıklanmadığı zaman bu, tehdide açıklandığı zaman olmayan daha fazla bir korku ve kaçındırma unsuru katar. Allah’ın tehdidin zamanını açıkladığını düşünelim. Eğer bir süre söz konusu ise insanlar Allah’ın intikamının o güne kadar erteleneceğinden güven içinde olacakları için tövbelerini ertelerler ve ileride yaparım derler. Eğer bir mühlet verilmemişse bu takdirde de ümitsizlik meydana gelir. Bu durumda da “havf” ve “recâ” ortadan kalkar. “Havf” ve “recâ” olmayınca da mükellefiyet de olmaz. Çünkü mükellefiyette aslolan, korku ve ümitle amel etmektir. Buna karşılık tehdidin zamanı açıklanmayınca insanlar kaçınma ve korku üzere olurlar. Bu da onları hayır amelleri işlemede acele etmeye ve kötülüklerden vazgeçmeye sevk eder. Bundan dolayı yüce Allah yukarıdaki gibi söylemesini emretmiştir. Yoksa ona böyle söylemesini emreden varlık, tehdidin ne zaman gerçekleşeceğini bilmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin kökü olan k-v-l harfleri üzerine değerlendirmeler yapan İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir düşünceyi sesli olarak telaffuz etmek ve kelimelere dökmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kul" emrinin doğrudan Allah'tan peygambere yönelik kesin bir buyruk olduğunu, bu ayetin bağlamında peygamberin kendi şahsi arzusunu veya tahminini değil, yalnızca ilahi iradenin kendisine bildirdiği sınırı aktarmakla görevli kılındığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiği içerisinde bu emrin, ilahi kelamın beşeri sözden ayrıldığı noktayı işaretlediğini ve tebliğ edenin (peygamberin) varoluşsal acziyetini en yüksek otoritenin diliyle muhataplara ilan etme fonksiyonu gördüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada peygamberin gayb bilgisinden yoksun olduğunu açıkça duyurması için tasarlanmış sarsılmaz bir retorik başlangıç olduğunu ifade eder.
Edrî (أَدْرِي)
D-r-y kökünden türeyen bu fiili inceleyen İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyi hile, incelik, ipuçları veya özel bir çabayla öğrenmeye çalışmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dirayet" kavramının gizli veya kapalı bir durumu dolaylı yollardan akıl yürüterek kavramak anlamına geldiğini, ayetteki olumsuz formun (in edrî / bilmiyorum) ise kıyamet veya azap vaktine dair hiçbir ipucunun insani akıl yürütmeyle çözülemeyeceğini gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin insanın ontolojik sınırlarını ve gayb (bilinmeyen alem) karşısındaki kesin bilgisizliğini temsil eden epistemolojik bir kilit taşı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin burada peygamberin geleceğe dair bilgiyi kendi çabasıyla elde edemeyeceğinin ve zamanın sırrının mutlak surette insani algıya kapalı olduğunun bir itirafı olarak kullanıldığını vurgular.
Karîbun (قَرِيبٌ)
K-r-b köküne dayanan bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının uzaklığın tam zıttı olan mesafe, mekan veya zaman olarak bir şeye yaklaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yakınlık mefhumunun nesep, mertebe veya zaman açısından kullanılabileceğini, bu ayet bağlamında tamamen zamansal bir yakınlığı ifade ettiğini söyler. Tehdit edilen azabın veya kıyametin her an gerçekleşebilme ihtimalini barındıran sarsıcı bir "an meselesi" durumunu nitelediğini kaydeder. Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) dilinde sıklıkla kullanılan bir terim olduğunu, muhatapların zihninde zamanın daraldığı hissini uyandıran ve onları acil bir ahlaki uyanışa sevk eden psikolojik bir gerilim unsuru olduğunu analiz eder.
Tû'adûne (تُوعَدُونَ)
V-a-d kökünden gelen bu kelimeyi analiz eden İbn Fâris, kökün asıl manasının gelecekte bir şeyin yapılacağına, iyilik veya kötülük edileceğine dair söz vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin burada özellikle inkarcılara yöneltilen ilahi tehdidi, yani "vaîd" kavramını niteleyen bir edilgen fiil formunda geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin edilgen (meçhul) yapısının, bu tehdidin kaynağının ve failinin (Allah'ın) mutlak gücüne dikkat çekerken, azabın muhatapları için kaçınılmaz bir akıbet olarak kesinleştiğini gramatik olarak pekiştirdiğini analiz eder.
Yec'alu (يَجْعَلُ)
C-a-l kökü üzerine tahliller yapan İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi yapmak, icat etmek, tasarlamak veya bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" kelimesinin yoktan yaratmayı ifade eden "halk" kelimesinden daha genel bir anlama sahip olduğunu, burada Allah'ın vaat edilen o dehşetli gün için özel bir zaman dilimi tayin edip bunu yasalaştırmasını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin zamanın sadece kendiliğinden akıp giden bir olgu olmadığını, bizzat ilahi bir irade ile yapılandırılan, ertelenen veya öne çekilen ontolojik bir "mühlet" olduğunu gösterdiğini analiz eder.
Rabbî (رَبِّي)
R-b-b köküne dayanan bu isim için İbn Fâris, kökün malik olmak, efendi olmak, bir şeyi ıslah etmek ve korumak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin bir varlığı halden hale geçirerek onu kemale erdiren ve ihtiyaçlarını karşılayan "terbiye edici" vasfını öne çıkardığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki (Aramice Rabbā) efendi ve yönetici anlamlarına dikkat çekerek, Kur'an'da mutlak otorite merkezine dönüştüğünü savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, peygamberin burada birinci tekil şahıs iyelik ekiyle "Rabbim" diyerek, zamanın kontrolünün tamamen kendisini koruyan ve yönlendiren O yüce otoritenin elinde olduğunu, azabın zamanlamasına dair hiçbir yetkiye sahip olmadığını vurguladığını analiz eder.
Emedâ (أَمَدًا)
E-m-d kökünden türeyen bu kelimeyi inceleyen İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin son sınırı, nihayeti, ulaşılan en uç nokta ve gaye olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emed" kelimesinin "ebed" (matematiksel sonsuzluk) kelimesinden anlamsal olarak ayrıldığını; emedin sonu belli olan, miktarı tayin edilmiş uzun bir zaman dilimini, bir vadiyi ve mühleti ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ayette kıyametin veya azabın vakti için kullanılan bu terimin, zamanın sadece Allah'a ait bir sır (gayb) olduğunu, insani ve cinni bilginin bu ilahi takvimi ve vadeyi asla ölçemeyeceğini gösteren kozmik bir zaman ve sınır birimi olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla