Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Cin Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Cin Sûresi, 24. Ayet

    حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِراً وَاَقَلُّ عَدَداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hattâ iżâ raev mâ yû’adûne feseya’lemûne men ad’afu nâsiran ve ekallu ‘adedâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az olduğunu anlayacaklar"

      Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az olduğunu anlayacaklar. Allah Teâlâ bir başka beyanında “Konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir” buyurmuştur. Bu ifadenin hem dünya ve hem de âhiret ile ilgili olması ihtimali vardır. Yukarıdaki cümle ise -tevil âlimlerinin ifade ettiği gibi- Bedir savaşı günü ile alâkalıdır. Çünkü o gün kimin konumunun daha kötü ve kimin askerinin daha zayıf olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun âhirette olması da mümkündür. Çünkü onlar âhirette sayıca daha az olacaklarını biliyorlar. Zira her biri dünyadaki arkadaşından, yardımcısından uzak olduğunu söyleyecek ve ona düşman kesilecektir. Böylece de sayıları azalacaktır. Bedir savaşı gününe gelince; müşrikler müslümanlardan sayıca daha fazlaydılar. Dolayısıyla kendilerinin sayıca daha az olmaları diye bir mesele gündeme gelmedi. Bedir günü müslümanların sayıca daha fazla olmaları da mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ melekleri ile müslümanlara takviye gönderdi. Böylece kâfirler Hz. Peygamber’in gözünde sayıca müslümanlardan daha çok gözükse de gerçekte sayıları onlardan daha çok hale geldi. Öte yandan bu âyet, kâfirlerin Resûlullah’ı (a.s.) sayılarının fazlalığı, öz güvenlerinin çokluğu ve müslümanların sayılarının azlığı ile korkutmalarının hemen ardından inmişe benzemektedir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, peygamberine ihtiyaç duyduğu anda yardım edeceğini ve sayılarını arttıracağını vâdetmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımı ile mümkündür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Raev (رَأَوْا)

        R-e-y kökünden türeyen bu fiil üzerine tahliller yapan İbn Fâris, kökün asıl manasının gözle görmek, müşahede etmek ve aynı zamanda kalp veya akıl ile idrak edip bir kanaate varmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü’yet" kavramının duyularla, akılla veya vehimle bir şeyi algılamak manalarına geldiğini, ayette ise inkarcıların tehdit edildikleri azabı bizzat fiziksel bir gerçeklik olarak gözleriyle gördükleri o dehşet anını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin geçmiş zaman kipiyle gelmesine rağmen gelecekte yaşanacak kesin bir olguyu (kıyamet veya ilahi azap) anlattığını, bu eylemin inkarcıların şüphe ve alaycılıktan sıyrılıp inkar edilemez, sarsıcı bir gerçeklikle nihai yüzleşmelerini temsil ettiğini analiz eder.

        Yû'adûne (يُوعَدُونَ)

        V-a-d köküne dayanan bu kelimeyi inceleyen İbn Fâris, kökün temelinde birisine iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek ve geleceğe yönelik bir taahhütte bulunmak manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini ancak şer ve tehdit bağlamında daha çok "va'îd" formunun tercih edildiğini açıklar. Ayetteki edilgen (meçhul) yapının, onlara ısrarla bildirilen ilahi uyarıları ve azap vaadini kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) dilinde ilahi vaat ve tehdit kavramlarının inkar edenlerin kibrini kırmak için sürekli bir gerilim unsuru olarak kullanıldığını, bu ayette ise vaadin gerçekleşmesiyle birlikte tüm beşeri yanılgıların çökeceğini analiz eder.

        Ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        A-l-m kökü hakkında değerlendirme yapan İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerlerinden ayırt etmeye yarayan iz, işaret ve bir şeyin hakikatine nüfuz etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyin özünü ve gerçeğini tam olarak kavramak olduğunu, ayette ise müşriklerin dünyadayken sahip oldukları temelsiz zanların yerini, ahirette azabı gördüklerinde yaşayacakları "mecburi ve acı verici bir kesin bilginin" alacağını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin başındaki "se" (gelecek zaman ve pekiştirme) harfinin, bu bilme eyleminin kaçınılmazlığını vurguladığını, inkarcıların güç zehirlenmesinden uyanarak gerçekliği tüm çıplaklığıyla kavrayacakları o trajik aydınlanma anını nitelediğini analiz eder.

        Ad'afu (أَضْعَفُ)

        D-a-f kökünden türeyen bu kelimeyi analiz eden İbn Fâris, kökün asıl manasının gücün, kuvvetin ve sağlamlığın zıttı olan zayıflık, çelimsizlik ve dayanıksızlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "za'f" durumunun bedende, akılda veya sahip olunan imkanlarda görülebileceğini, kelimenin burada ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında gelerek "en zayıf, en çaresiz" anlamına ulaştığını kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin inkarcıların dünyadayken peygambere ve inananlara karşı sergiledikleri o sahte güç gösterisinin ontolojik bir çöküşle sonuçlanacağını, ilahi kudret karşısında tüm ittifakların ne kadar kırılgan ve aciz olduğunun tescilleneceğini ifade eder.

        Nâsıran (نَاصِرًا)

        N-s-r köküne dayanan bu kelime için İbn Fâris, kökün birine yardım etmek, destek olmak ve birini düşmanına veya bir zorluğa karşı zafere ulaştırmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasr" kavramının bir felaketi savuşturmak için verilen aktif destek olduğunu, ayetteki "nâsır" kelimesinin ise müşriklerin sığındığı putları, kabile liderlerini, cinleri veya melekleri yani kendilerini kurtaracağını sandıkları tüm sahte yardımcıları temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, kelimenin arka planında yatan İslam öncesi "hilf" (kabileler arası dayanışma ve askeri pakt) sistemini analiz ederek, Kur'an'ın bu dünyevi destek mekanizmalarının ahiretteki ilahi yargılama anında tamamen işlevsiz kalacağını ve kimsenin kimseye yardım edemeyeceğini vurguladığını ifade eder.

        Ekallu (أَقَلُّ)

        K-l-l kökü üzerine tahliller yapan İbn Fâris, bu kökün temel manasının sayıca veya miktar olarak azlık, yetersizlik ve bir şeyi yukarı kaldırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıllet" kavramının çokluğun (kesret) tam zıttı olduğunu, burada ism-i tafdil formunda (daha az, en az) kullanılarak inkarcıların güvendikleri o büyük toplulukların iflasını nitelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), gramatik olarak "ad'af" (en zayıf) ve "ekall" (en az) kelimelerinin ayette muazzam bir retorik denge kurduğunu, Mekke aristokrasisinin gücü "nitelik" (kuvvet) ve "nicelik" (sayı) üzerinden okuyan kibrine karşı ilahi azabın bu iki dayanağı da sıfırlayacağını analiz eder.

        Adedâ (عَدَدًا)

        A-d-d kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün asıl anlamının nesneleri saymak, hesaplamak ve çokluk bildiren nicelik manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "aded" kelimesinin sayısal miktar anlamına geldiğini, bu bağlamda müşriklerin övündükleri insan kaynağına, asker sayısına veya onlara destek veren kitlelere işaret ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin sonunda "ekallu" ile birleşerek oluşturduğu tamlamanın (sayıca en az), güç mefhumunun dünyevi istatistiklerle ölçülemeyeceğini, ilahi irade karşısında milyonlarca inkar edenin bile koskoca bir "hiçliğe" ve mutlak bir azlığa mahkum olacağını gösterdiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X