وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَباًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cin Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: müslüman cinler, cin 15, cehennem odunu, sapan cinler, doğru yol arayışı, cin suresi, cin suresi 15. ayet, adalet
-
"Hak yoldan sapanlar ise cehennemin yakıtı olmuşlardır."
Hak yoldan sapanlar ise cehennemin yakıtı olmuşlardır. Ebû Bekir el-Esam şu açıklamayı yapmıştır: Âyet-i kerîme, cinlerin de bizim gibi eti ve kanı olduğunu gösterir. Zira Allah Teâlâ bir âyet-i kerîmede insanlar için şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”. Cinlerin eti ve kanı olmasaydı cehenneme yakıt olmazlardı. Fakat âyetin muhtevası bunu göstermez. Çünkü etin özelliği yanmak ve pişmektir. Onun yakıt olması uygun değildir. Fakat yüce Allah, lütfü ile insanların etlerini yakıl haline getirecektir, yoksa eller oduna dönüşmeyecektir. Âyette onun belirttiği anlama işaret eden bir husus yoktur. Aksine âyetten anlaşılan, cinlerin de insanlar gibi ibadetle mükellef oldukları ve Rab’lerine karşı geldiklerinde insanların hak ettikleri gibi cezayı hak ettikleridir.
Cinlerin Sevapları ve Cezaları Söz Konusu mudur?
Ebû Hanîfe’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cinlerin sevapları ve isyan ettikleri takdirde cezaları yoktur”. Ebû Hanîfe’nin “Bize göre onların sevapları yoktur” demesi, cinler Allah’a ibadet ettikleri takdirde Hak Teâlâ kendilerinden razı olmaz, O’nun katında mertebeleri yüksek olmaz anlamına değildir. Fakat onun demek istediği, insanlara cennette ebediyen vâdedilen yiyecekler, içecekler, güzel eşler ve hurilerin cinler için söz konusu olmadığıdır. Zira Allah Teâlâ bunları insanlar için vâdetmiştir, cinler için değil. Ve Kur’ân’da bu konuda hiçbir bilgi verilmemiştir. Yüce Allah’ın insanlara vâdettiği şeyler, bir lütuf ve nimet verme kabilindendir, yoksa bunların Allah katında hakları olması kabilinden değildir. Cinler için böyle bir vâd cereyan etmediğine göre vâdedilenlerin onlar için vacip olduğunu söylemek gerekmez. Cezaya gelince; hikmet Allah’ı inkâr edene azap etmesini gerekli kılmaktadır. Netice olarak hikmet, kâfirlere azabı zorunlu kılmaktadır. Hikmetin kâfirlere azap etmeyi gerekli kılması sonra da cinlere inkâr ettikleri zaman azap edilmemesi şeklinde tecellisi mümkün değildir. Bundan dolayı cinlerin ceza görmelerini söylemek gereklidir, fakat sevap elde edeceklerini söylemek gerekmez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
el-Kâsitûn (الْقَاسِطُونَ)
İbn Fâris, k-s-t kökünün temelinde bir şeyi parçalara ayırmak veya bir hisseden pay almak anlamının yattığını belirtir. Bu kökün bir boyutu adaletle hükmetmek (hakkını vermek) iken, "kasat" şeklinde kullanıldığında adaletten sapmak ve başkasının payına el uzatmak manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kâsit" kelimesinin doğrudan haktan yüz çeviren ve zulmü tercih eden kişi anlamına geldiğini söyler; "muksit" (adil) kelimesinin zıttı olduğunu, ayette ise kendi yaratılış gayesinden sapanları nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu terimin Kur'an'ın etik yapısında "Müslüman" kavramının ontolojik zıttı olarak konumlandığını, kişinin hidayet yolunu kasten terk ederek haksızlığı bir yaşam biçimi haline getirmesini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada hidayet ve teslimiyet yoluna girenlerin karşısında yer alan, inatçı ve hakikat düşmanı kesimi tanımladığını belirtir.
Kânû (كَانُوا)
İbn Fâris, k-v-n kökünün asıl manasının bir şeyin meydana gelmesi ve varlık kazanması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin gerçekleşmiş bir vakıayı veya süreklilik arz eden bir karakter özelliğini nitelediğini söyler; ayette inkarcıların o ana kadarki tutumlarının onları kaçınılmaz bir sonuca ulaştırdığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada sadece bir geçmiş zaman ifadesi olmadığını, varlıkların kendi tercihlerinin bir sonucu olarak dönüştükleri hali ve bu halin sürekliliğini temsil ettiğini analiz eder.
Cehenneme (جَهَنَّمَ)
İbn Fâris, c-h-n-m harflerinin temel anlamının derinlik ve uzaklık olduğunu, dibi görünmeyen derin kuyular için bu kökün kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin ateşin çok derin olmasından veya oraya girenlerin yüzlerindeki kasvetli ve buruşuk ifadeden (ceheme) kaynaklanabileceğini kaydeder. El-Cevâlîkî, kelimenin Arapçalaşmış (muarreb) bir isim olma ihtimalini değerlendirir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenini İbranice "Gehinnom" (Hinnom Vadisi) terimine dayandırır ve bu kavramın Süryanice üzerinden Arapçaya geçtiğini, Kur'an öncesi Semitik geleneklerde de bir azap mekanı olarak bilindiğini detaylandırır. Theodor Nöldeke, kelimenin yabancı menşeli bir terim olduğunu ve Kur'an’ın bu kavramı alarak onu mutlak bir ilahi ceza mekanı olarak sistemleştirdiğini savunur. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin hem Arapça derinlik anlamıyla olan bağını hem de muarreb (yabancı kökenli) olduğuna dair görüşleri nakleder. Gabriel Said Reynolds, terimin geç antik dönem eskatolojisindeki yeri ile Kur'an'daki tasviri arasındaki semantik paralelliğe dikkat çeker.
Hataban (حَطَبًا)
İbn Fâris, h-t-b kökünün asıl manasının kuru ağaç dallarını toplamak ve odun haline getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yakılmaya hazır kuru odun parçası anlamına gelen bu kelimenin, ayette mecazen azaba müstahak olanların ateşin şiddetini artıracak birer "yakıt" haline gelmelerini nitelediğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hatab" kelimesinin seçilmesinin, inkarcıların manevi anlamda özlerini kaybettiklerini, kuruduklarını ve artık sadece yanmaya yarayan bir maddeye dönüştüklerini gösteren aşağılayıcı ve edebi bir vurgu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nitelemenin bir varlığın kendi onurunu yitirerek basit bir nesne/yakıt seviyesine inmesinin yarattığı ontolojik trajediyi ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin inkarcıların ahiretteki konumlarının ne kadar aşağılık ve horlanmış bir halde olacağını simgelediğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla