قُلْ اُو۫حِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُٓوا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰناً عَجَباًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Cin Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cin suresi 1. ayet, hayranlık, şirk koşmama, iman, cin suresi, cinler, cin 1, kuran dinleme, nebi, cin
-
"De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kuranı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu: Biz, harika bir okuma dinledik."
De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur’ân’ı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu. Âlimler, cinlerin Hz. Peygambere neden geldikleri hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazılarının ifadelerine göre İblis semaya yükselmiş ve orayı güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulmuş, bunun üzerine dünyada önemli bir olay olduğuna dair kesin kanaate ulaşınca bu olayın iç yüzünü öğrenmek üzere askerlerini etrafa yaymıştır. Bazı âlimler ise şöyle demiştir: Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilince putlar yüz üstü yere yıkılmış, bunun üzerine İblis de yeryüzünde önemli bir olay olduğunu ve putların bu yüzden yere yıkıldıklarını anlamış, ardından da bu konuda bilgi edinmeleri için askerlerini etrafa dağıtmıştır. Bazı âlimler ise bu sûrede geçen olayla “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur’ân'ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik” meâlindeki beyanda söz edilen hadise aynıdır demişlerdir. Başka bazı müfessirlere göre bu sûrede sözü edilen “topluluk” müşrik cinler topluluğu idi. Ahkâf sûresinde sözü edilenler ise Yahudi cinlerdendi. Bu görüşün delili ise yüce Allah’ın cinlerden söz ederken “Onlar da sizin zannettiğiniz gibi, Allah’ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini zannederlerdi” meâlindeki beyanıdır. Yahudiler ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâr etmeyip kabul ederler. Buradan ortaya çıkan sonuç, onların müşrik cinlerden olduklarıdır. Yüce Allah Ahkâf sûresinde şöyle buyurmuştur: “‘Ey halkımız!’ dediler, ‘Biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan... bir kitap dinledik’”. Bu ifadenin Yahudi cinler tarafından söylenmiş olması mümkündür. Çünkü onlar Hz. Mûsâ’yı ve ona indirilen kitabı biliyorlardı. Müşrik cinler ise Hz. Mûsâ’yı da, ona indirilen kitabı da bilmiyorlardı. Âyette yer alan “kavmenâ” (قَوْمَنَا) yani halkımız sözcüğünün Ahkâf sûresinde belirtilmesi ve bu sûrede yer almaması, bu sûrede bahsi geçen cinlerin, uyarma ve tebliğ görevini yapmayan cinler topluluğu olması ihtimalini akla getirmektedir. Ahkâf sûresinde sözü edilen cinlerin ise uyarma ve tebliğ görevi yapan cinler olması mümkündür. Bunun bir başka açıklaması da şudur: Ahkâf sûresinde sözü edilen cinler, görevlerini yapmışlar ve kavimlerine uyarıda bulunmuşlardır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlardan söz ederken “kavimlerine döndükleri zaman” demiştir. Bu sûredeki cinler ise kavimlerine bir uyarıda bulunmamışlardır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlardan söz ederken “kavimlerine döndükleri zaman” ifadesini kullanmamıştır.
Cinlere Dair Bilgiler
Bu sûrede cinler hakkında bazı bilgiler vardır. Birincisi, Hz. Muhammed’in (a.s.) cinlere de peygamber olarak gönderildiği ve risâletinin bütün yaratıkları kapsadığıdır. Zira cinlerin ona inanmaları ve onu tasdik etmeleri, ancak risâletinin onları kapsaması halinde mümkün olur. İkincisi, sûrenin muhtevası, cinlerin de insanlar gibi yeme, içme, uyuma ve uyanma gibi özelliklere sahip olduklarını göstermektedir. Çünkü onlar bu özellikleri paylaşmıyor olsalardı Hz. Peygamber’in (a.s.) Kur’ân’ı okuduğu esnada uyuyor olması mümkündü ve böylece onu dinleyemeyeceklerdi. Onu dinledikleri sabit olduğuna göre bu bize onların da insanlar gibi uyuma ve uyanma özelliğine sahip olduklarını göstermektedir. Nitekim “De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur’ân’ı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu: Biz, harika bir okuma dinledik. Doğru yolu gösteren...” meâlindeki âyetler, onların da bizim gibi yediklerini, içtiklerini ve uyuduklarını gösterir. Üçüncüsü, onların da insanlar gibi akıllı oldukları, düşünüp kanıtlara baş vurdukları ve bu yolla hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırdıkları anlaşılmaktadır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın kendilerini doğru yola ilettiğini söylemişlerdir. İnsan, ancak aklını kullanarak deliller üzerinde düşünüp kafa yorduğu zaman hakka ve doğruya ulaşır. Onlar Kur’ân’ın kendilerini doğru yola ilettiğini söylediklerine göre bu, onların da insanlar gibi düşünüp taşındıklarını göstermektedir. Dördüncüsü, cinlerin de insanlar gibi evlenip üredikleri ve çocukları olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü onlar şöyle demişlerdir: “Rabb’imiz ne bir eş edinmiştir ne de çocuk”. Eğer onlar için eş ve çocuk söz konusu olmasaydı Allah Teâlâ’yı bu iki durumdan tenzih etmelerinin herhangi bir anlamı kalmazdı. Zira bir şeyi kabul etmeyen bir kimse nezdinde o şeyin nefyedilmesinin bir mânası olmaz.
Öte yandan cinleri imana sevk eden şeyin Hz. Peygamber’in (a.s.) yaratıkların benzerini getirmekten aciz oldukları mûcizeyi (Kur’ân’ı) getirdiğini öğrenmeleri ve onun mânalarının sağlam, telif ve nazmının güzel olmasına vâkıf bulunmaları olabilir. Beşincisi, Hz. Peygamber’in cinlerden bir topluluğun geldiği ve kendisine vahyedilen Kur’ân’ı dinledikleri vahiy yoluyla kendisine bildirilene kadar bunun farkına varmamış olmasıdır. Bu durum, Bâtınîler’in iddialarının doğru olmadığını gösterir. Onlar Hz. Peygamber’in vahyi ruhanî beden ile aldığını iddia ederler. Ancak bu görüş sakattır. Çünkü durum onların dedikleri gibi olsaydı Resûlullah (a.s.) cinler kendisine geldiğinde onları görürdü. Zira ruhanî beden, cinleri gören unsurlardan biridir. Bu durumda Hz. Peygamber’e cinlerden bir topluluğun kendisine geldiğinin vahyedilmesine ve O’nun da bunu vahiy yoluyla öğrenmesine ihtiyaç kalmazdı. Rivayete göre Hz. Peygamber, Cibril’e kendisini aslî sûretinde görmek istediğini söyler. Cibril “Sen beni görmeye tahammül edemezsin. Çünkü ben yeryüzüne sığmam. Fakat sen semanın ufkuna bak” der. Resûlullah (a.s.) vahyi ruhanî bedenle almış olsaydı Cibril’i aslî sûretinde görürdü. Netice olarak bu talep, herhangi bir sonuç vermemiş olmaktadır. Dolayısıyla bu mesele Bâtıniyye’nin iddia ettikleri gibi değildir. Tam aksine Hz. Peygamber (a.s.) vahyi -Kur’ân’ın beyanı doğrultusunda- ruhu bedende iken alıyordu. Yüce Allah bu hususta meâlen şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Âyette yer alan “nefer”, sayıları üç ilâ dokuz arası bir topluluğa denir.
Hz. Peygamber’in Cinleri Görüp Görmediği Meselesi
Resûlullah’ın (a.s.) cinleri görüp görmediği meselesi ihtilaflıdır. Abdullah b. Mesûd’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre o, Hz. Peygamber’in (a.s.) cinleri gördüğünü, ancak kendisinin görmediğini söylemiştir. Rivayete göre Hz. Peygamber (a.s.) cinlerin Kur’ân’ı dinlemeye geldikleri gece Abdullah b. Mesûd’u da yanma alarak gitmiş, sonra bir çizgi çekmiş ve Abdullah b. Mesûd’a bu çizgiyi geçmemesini söylemiştir. Abdullah b. Mesûd anlatmaya şöyle devam eder: Cinler Hz. Peygamber’in etrafında toplandılar ve neredeyse onu yere yıkacaklardı. Resûlullah (a.s.) onları sabaha kadar Kur’ân okuyarak meşgul etti. Sabah olunca cinler dağılıp gittiler. Bu rivayet, Hz. Peygamber’in (a.s.) cinleri gördüğünü, ama Abdullah b. Mesûd’un görmediğini ortaya koymaktadır. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk’ın, Resûlullah (a.s.) cinleri görsün ve geldiklerini hissetsin diye onları insan kılığına sokmuş olması da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.
Cinler Hz. Peygamber’e Neden Geldiler?
Sûrenin başında cinlerin Hz. Peygamber’e neden geldiklerine dair müfessirlerden naklen bahsettiğim iki sebep, mümkün olmakla birlikte bu konuda söylenecek son söz değildir. Çünkü onlar, bu sebepleri içtihatla ve akıl yürüterek çıkarmışlardır. Bir şeyi bilmenin yolu içtihat olduğunda o konuda gözle görmüşçesine kesin konuşmak mümkün değildir. Cinleri Hz. Peygamber’e gelmeye sevk eden faktörün, bu iki sebepten başkası olması da mümkündür. Bu sebep, gelen cinlerin uyarı görevi yapan cinlerden olmaları olabilir. Zira cinlerin arasında uyarıcı cinler bulunduğu ve resûllerin cinlerden değil, insanlardan olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle cinler, bir resûl bulmak umuduyla etrafa dağılmış ve kendi toplulukları arasında uyarı yapacakları vahiyleri ondan almayı ummuş olabilirler. Ya da semaya yükselip haberleri duyarken ve bunlarla kavimlerini uyarırlarken, daha sonra sema güçlü muhafızlarla dopdolu olduğu için yükselecek bir yol bulamamış ve bu nedenle bilgiyi elde etmek imkânından yoksun kalmış olmaları da mümkündür. Buradan da Allah Teâlâ’nın kendilerini şaşkın bir halde bırakmayacağını, bilgi elde etme yollarını kapatmayacağını anlamış olmaları, şüphelerini giderecek ve kendilerine kanıtları ve delilleri açıklayacak birisini bulmak umuduyla yeryüzüne dağılmış bulunmaları ve böylece Hz. Peygamber vasıtası ile maksatlarına ulaşmış olmaları da imkân dâhilindedir. Ya da “Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanırdık” meâlindeki beyanda anlatıldığı üzere onların yanında gerek insanlardan, gerekse cinlerden Allah Teâlâ hakkında yalan söyleyen hiçbir kimse bulunmazken, bu yalan söylenince başlarına bir şey geleceğinden endişeye kapılmış ve doğru yolu karıştırmış olmaları da mümkündür. Kendilerine ideal yolu gösterecek birisini bulma umuduyla yeryüzüne dağılmış ve sonunda Hz. Peygamberi bulmuş olmaları ihtimal dâhilindedir. Göğe yükselip de orayı güçlü muhafızlarla ve alev topları ile dopdolu görünce bunun bir haber dolayısıyla olduğunu kesin olarak anlamaları da söz konusudur. Bir başka ihtimale göre yeryüzü sakinlerinin başlarına bir felâket geleceğinden endişe etmiş ve belki bunun bilgisine ulaşırlar diye beldelere dağılmış olabilirler.
Cinler Kâhinlere Bilgi Verebilir mi?
Öte yandan bu haberin, yani göğün güçlü muhafızlarla ve alev toplarıyla dopdolu olmasının kâfirler hakkında olduğunu ispat eden şey, kâhinlerin bundan sonra haber alamaz hale gelmeleridir. Durum bunun aksi olsaydı haber almalarının önüne geçilmezdi. Sebebine gelince, bundan önce şeytanlar, göklere )hikselirler ve duydukları haberleri kâhinlere getirip verirler onlar da insanları saptırırlardı. Onların göğe yükselmeleri engellenmeseydi, haber almaları kesintiye uğramazdı. Bugün kâhin olduğunu iddia eden kimse, yanında cinlerin peygamberlerden duyduklarından başka bir hadisenin haberini bulamaz. Alev topu meselesi kâfirlerin kendi aralarında bildikleri açık bir meseledir. Bu da Resûlullah’ı (a.s.) destekleyen ve kâfirler nezdinde risâletini ifade eden semavî bir delildir. Zira Hz. Peygamber gönderilmeden önce onlardan hiçbir kimse alev toplarının olduğunu iddia etmemiştir. Dolayısıyla kâhinlerin haber almalarının engellenmesi, Resûlullah’ın (a.s.) doğruluğunun ve söylediklerinin doğru olduğunun delili olmaktadır. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin kökü olan k-v-l harfleri üzerine değerlendirmeler yapan İbn Fâris, bu kökün temel anlamının konuşmak, söz söylemek ve kelimeleri telaffuz etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin hem içsel düşünceyi hem de dışa vurulan sözü kapsadığını, bu bağlamda doğrudan Allah'tan peygambere yönelik bir emir ve aktarım iradesini ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu ise Kur'an semantiği çerçevesinde kavl kökünü analiz ederken, bu kelimenin Allah'ın peygambere hitabında ilahi iletişimin temel vasıtası olduğunu, beşeri sözden ayrılarak ilahi buyruğun kesinliğini ortaya koyduğunu ifade eder.
Uhiye (أُوحِيَ)
V-h-y kökünden türeyen bu fiil hakkında İbn Fâris, kökün temelinde hızlıca işaret etmek ve gizli iletişim kurmak anlamlarının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hızlı ve gizli bir işaret veya ilham anlamına geldiğini, ayetteki formunun doğrudan ilahi vahyi nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, vahiy kavramının İslam öncesi dönemdeki genel gizemli iletişim veya fısıltı anlamından çıkarak Kur'an ile birlikte peygamberlere yönelik teknik ve spesifik bir ilahi bildirim terimine dönüştüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada edilgen yapıda kullanılmasının kaynağın mutlaklığına işaret ettiğini ve cinler gibi gayb alanına ait bir bilginin peygambere aktarılma mekanizmasını vurguladığını ifade eder.
İsteme'a (اسْتَمَعَ)
S-m-a kökünden gelen bu kelime için İbn Fâris, kökün temelde sesi kulakla algılamak, işitmek manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, istima eyleminin basit bir işitme eyleminden farklı olduğunu, içinde kasıt, yönelim ve dikkat barındıran bir dinleme çabasını ifade ettiğini, dolayısıyla cinlerin tesadüfen duymadıklarını, aksine pürdikkat dinlediklerini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin iftial babında kullanılmasının cinlerin okunan metne kulak vermek için gösterdikleri bilinçli ve odaklanmış çabayı gramatik bir vurguyla ortaya koyduğuna dikkat çeker.
Nefer (نَفَرٌ)
N-f-r kökünden türeyen kelimeyi inceleyen İbn Fâris, bu kökün ayrılmak, yola çıkmak veya birlikte hareket eden, genellikle sayıları üç ile on arasında değişen bir topluluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin belirli bir amaç uğruna seferber olmuş veya harekete geçmiş insan toplulukları için kullanıldığını, ayetin bağlamında ise metni dinlemek üzere bir araya gelmiş küçük bir cin grubunu tanımlamak için kullanıldığını kaydeder.
Cin (الْجِنِّ)
C-n-n kökünden gelen bu kelimenin etimolojik tahlilini yapan İbn Fâris, kökün asıl anlamının örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, bu varlıkların insan gözünden gizlenmiş ve örtülü olmaları sebebiyle cin olarak adlandırıldıklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap tasavvurunda cinlerin çölün korkulan ruhları olarak görüldüğünü, Kur'an'ın bu kavramı devralarak onları ilahlık statüsünden indirip yaratılmış varlıklar kategorisine yerleştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, cin kelimesinin ontolojik gizlenmişliğine dikkat çekerek, bu kökün cennet ve cünun gibi diğer türevleriyle olan anlamsal bağına işaret eder.
Kur'ân (قُرْآنًا)
K-r-e kökü etrafında şekillenen tartışmalara değinen İbn Fâris, kökün toplamak, bir araya getirmek veya okumak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin harfleri ve kelimeleri bir tilavet düzeni içinde bir araya getirme kökünden türediğini söyler. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin hem Arapça kare'e hem de karene kökleriyle irtibatlandırılabileceğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin yabancı kelime kökenleri bağlamında Süryanicedeki keryana kelimesiyle etimolojik bir bağı olduğunu ileri sürer. Theodor Nöldeke, Hıristiyan litürjisinde kutsal metin okumaları için kullanılan bu Süryanice kökenin kelimenin kullanımını doğrudan etkilediğini savunur. Christoph Luxenberg ise kelimenin doğrudan Süryani-Aramice kökenli olduğunu ve litürjik bir ortamda okunacak metinler bütünü anlamına geldiğini iddia eder.
Acebâ (عَجَبًا)
A-c-b kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, sebebin bilinmemesi veya alışılmışın dışında olması durumunda ortaya çıkan şaşkınlık ve hayret halini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı, nedeni gizli olan veya çok nadir karşılaşılan bir duruma duyulan hayret olarak tanımlar ve cinlerin duydukları hitabın olağanüstülüğü karşısında kapıldıkları şaşkınlığı ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, aceb ifadesinin cinlerin ilahi kelam karşısında yaşadıkları derin anlamsal sarsıntıyı yansıttığını ve bu metnin onlara son derece büyüleyici geldiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla