وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bürûc Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şahitlik eden, şahit olunan, büruc 1, vaad edilen gün, yemin, burçlu gök, büruc suresi, büruc suresi 1. ayet, sema
-
''Andolsun burçlarla dolu göğe,”
Andolsun burçlarla dolu göğe... cümlesi ve aynı şekilde ardından gelen cümle yemin cümlesidir. Sûrede yeminin neye yapıldığı konusu ihtilaflıdır. Kimileri yeminin cevabının. “O çukurları hazırlayanlar mahvolmuşlardır!” meâlindeki âyet olduğunu söylemişlerdir. Kimi de yeminin cevabının “Şüphesiz Rabb’inin yakalaması pek müthiştir” meâlindeki âyet olduğunu belirtmişlerdir. Bu yorum daha uygun gözükmektedir, çünkü kâfirlere karşı kanıt getirme bağlamındadır. Eğer yeminin cevabı sözü edilen ilk âyet olsaydı o takdirde hitap müminlere yönelik olurdu. Müslümanlar, peygamberlerin getirdikleri mesajın doğruluğuna iman etmiş kimselerdir. Yemin, muhataptaki mevcut kuşkuyu gidermek için başvurulan sözü teyit edici bir yoldur. Müslümanlar peygamberlerin getirdikleri haberlere iman ettikleri için onların herhangi bir şüpheleri yoktur, dolayısıyla da kaygılarının giderilmesi için yemine başvurulmaz. O yüzden biz yeminin cevabının “Şüphesiz Rabb’inin yakalaması pek müthiştir!” anlamındaki âyet olmasının ihtimalinin daha kuvvetli olduğunu söyledik. Öyle olmalı ki yemin Resûlullah’ı (a.s.) inkâr edenlere bir uyarı olsun, resûlünü inkâr edenleri yakalamasının çok şiddetli olduğunu anlasınlar. Onlar bu mâlumatı kendilerine ulaşan Âd, Semûd, Firavun ve emsallerinin kavimlerine dair haberlerle öğrenmişlerdi. Kaseme cevabın “O çukurları hazırlayanlar mahvolmuşlardır!” meâlindeki âyetin olması da mümkündür.
Şöyle ki: Mekke halkı, Hz. Peygamber’e (a.s.) iman eden müminlere karşı şiddetli işkence uygulamaktaydılar. Daha önce geçmiş kavimlerden Firavun ve benzerlerinin başına gelen azapların bildirilmesi, onlara karşı iman mücadelesini sürdüren müminlerin, dinlerine sarılmakta sabır ve metanetini artırıp Allah Teâlâ’nın haklarında övgüde bulunması, onların sabırlı olmalarını teşvik ederek karşılaştıkları işkenceleri de öncekilerin sabretmeleri sonunda elde ettikleri gibi sevaplar elde etmek karşısında önemsiz kılmak istemiştir. Aynı şekilde Firavun un sihirbazlarından bahsetmiş ve onların, “Artık sen neye hükmedeceksen et; ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin” diyerek Firavunun zulüm ve işkencesine sabır ve tahammül göstermeleri sayesinde elde ettikleri övgüden söz etmiştir. Bütün bunlar kâfirlerden işkence görmekte olan müminlerin sabır ve tahammül göstermelerine destek olmak içindir.
Durum yemin ile tekit edilmiştir. Çünkü her müslüman onların işkencesine mâruz kalıp da dininden asla şüphe etmeyen ve içinde hiç bir şüphe kalmasına imkân vermeyen yakînî bir imana sahip olmayabilir. Allah Teâlâ işte bu şekilde olabilecek şek ve şüpheyi yok etmek için yemini bir yöntem olarak kullandı. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever”. Bu şekilde Allah, müminlere hatırlattı İd geçmiş müminler de kâfirlerden gördükleri işkenceler, peygamberlerinin öldürülmesi karşısında dinlerinden dönmeyip sebat ettiler. Bu itibarla onlar da Allah yolunda başlarına gelen musibetlere karşı sabır ve tahammül göstersinler, peygamberin öldürüldüğü kendilerine bildirildiğinde arkalarına dönüp bakmadan kaçmaya kalkmasınlar; eskilerden ibret alsınlar.
Bu haberlerin anlatımında Hz. Peygamber’in (a.s.) Ammâr [b. Yâsir’e] söylediği sözlere ilişkin bir işaret de vardır: Şöyle ki: Ammâr, kâfirlerin eline düşmüş ve kendisine küfür kelimesi söylemesi için zor kullanılmış, o da kalbi imanla dopdolu olarak dili ile birtakım imana aykırı sözler söylemişti. Bunu öğrenince de Hz. Peygamber (a.s.) ona: “Eğer onlar tekrar yaparlarsa sen de önceden yaptığını yap!” buyurmuştu. Onun bu sözünün bir emir olmadığı, aynısını yapmayı ona gerekli kılmadığı ve onun bunu bir azimet yolu gibi görmemesi gerektiği anlaşılmıştır. Aksine bu sözün mânası şudur: Eğer onlar gene sana zor kullanırlarsa sen de ruhsat olmak üzere önce davrandığın gibi davran. Çünkü onun sözü azimet üzere emir olsaydı, o takdirde burada Ashâb-ı Uhdûd’un ve Firavun’un sihirbazlarının öykülerini anlatmakta, onlarla ameli terk etmenin dışında herhangi bir fayda olmazdı. Mâlum olduğu üzere bu gibi kıssalar, laf olsun diye değil kendisinden ibret alınsın ve gereği ile amel edilsin diye anlatılmaktadır. O yüzden Hz. Peygamber’in (a.s.) Ammâr’a, “Sen de eskisi gibi yap!” derken onun bu sözünü bir emir olarak değil ruhsat olarak almak gereği doğmakladır. Hz. Peygamber in (a.s.) “Her kim bizim ruhsatlarımızı -aynen azimetlerimizi kabul ettiği gibi- kabul etmez ise o bizden değildir”. sözündeki muradı da aynı şekilde yorumlanmalıdır. Yani “her kim ruhsatla amel etmeyi bir genişlik görmez, aksine tehdit altında naçar kalır ve buna rağmen onun kabulüne yanaşmaz” ise diye anlamalıdır, yoksa hadiste Hz. Peygamber (a.s.) azimeti terk edin ve ruhsatla amel edin anlamında bir emir vermiş değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Gelelim âyetin yorumuna:
Andolsun burçlarla dolu göğe... “Burûc” kelimesinden maksat bildik burçlar, yani yapıların kenarlarında onlara destek veren kulelerdir. Bir bina yapıldığı zaman onun desteklenmesi için etrafına burçlar yapılır. Kimileri de burçlardan maksadın saraylar olduğunu söylemişlerdir. Kimileri de bundan maksadın yıldızlar olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk ve seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk”. Göğü süsleyen süsler yıldızlardır. Nitekim şu İlâhî beyanda bu husus ifade edilmiştir. “Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik”. Kimi tefsirciler de “burûc’dan maksadın güneş, ay ve gezegenlerin akıp gittikleri yerler, konaklar, yani burçlar olduğunu söylemişlerdir.
Sonra göğü burçlarla birlikte anmış ve böylece onun da hâdis olduğunu ve bir başkasının yönetimi altında bulunduğunu ifade etmiştir. Çünkü Allah, onun birtakım menfaatler için yaratıldığını, buradan hareketle söz konusu yararları sağlamak için emre âmâde kılındığını ve böylece onun hâdis olduğunu insanlar görsünler ve bilsinler istemiştir. Zira başkasının yararına âmâde kılınan bir nesne, onu âmâde kılanın kudreti altında olur. Kudret altında olan ise hâdis, yani sonradan varedilmiştir. Onlar göğün başlangıcına tanık olmadılar ki bu sayede onun hâdis olduğunu bilsinler. Aynı şekilde herkes bir nesnenin ortaya çıkışına tanık olmamışsa kendi özünde sınırlı oluşu sebebiyle onun hâdis oluşunu kavrayamaz. Allah göğü yaratıklar için varedilen yararlarıyla belirtti onun bu durumu ortaya çıksın. Göğün hâdisliğine en açık bir şekilde işaret etmesi ancak böyle olur. Bu sayede insanlar göğün hâdis olduğunu öğrenmiş olurlar. Görmez misin mi ki Hz. İbrahim (a.s.) yıldızların ilah olamayacağını, onların battıklarını söyleyerek ortaya koymuştur. Zira bu yol onların hâdis oluşlarına en açık bir şekilde işaret etmektedir. Yıldızların bir yerden başka bir yere intikal ettiklerini, keza kendi yapıları itibariyle sınırlı olduklarını kavmine söyleyerek kanıt getirmemiştir. Aksine kanıt getirirken sözünü ettiğimiz hususu dile getirmiştir. Böylece onların hâdisliği ve bir başkasının kudreti altında mahkûm bir konumda bulundukları onlar katında da ortaya çıksın.
Yorumu Yorumla
-
Sema (السماء)
İbn Fâris, s-m-v kökünün temel anlamının yükseklik ve yücelik olduğunu belirterek, gözün görebildiği üst kısımların tümü için bu kelimenin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her şeyin üstü ve tavanı anlamına geldiğini, ayette gökyüzü bağlamında ele alındığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Sami dillerinin ortak mirasına ait olduğunu, Safaitik ve Süryanicenin şemaya formuyla akraba bulunduğunu belirterek, dışarıdan alınmış yabancı bir kelime olmaktan ziyade köklü bir Sami unsuru olarak Arapçaya yerleştiğini analiz eder.
Zat (ذات)
İbn Fâris, bu kelimenin asıl kökünün z-v olduğunu ve sahiplik, aidiyet bildiren müzekker zû kelimesinin müennes formu olarak şekillendiğini; bir şeye sahip olan, o vasfı taşıyan anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir şeyin hakikati ve sahip olduğu özellik bağlamında inceler; bu ayette burçlara sahip olan, burçları barındıran şeklinde kendisinden sonra gelen kelimeyle tamlama oluşturarak gökyüzünü niteleme işlevi gördüğünü aktarır.
Büruc (البروج)
İbn Fâris, b-r-c kökünün açığa çıkmak, belirgin olmak ve yüksekte bulunmak anlamlarına geldiğini, göze çarpan kale ve yüksek binalara belirginliklerinden dolayı burc dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, gökyüzündeki belirli yıldız kümelerine ve yörüngedeki menzillere, yeryüzündeki yüksek saraylar ve kalelere benzetildiği için bu ismin verildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Süryanicedeki būrga ve eski Yunancadaki pyrgos kelimelerine dayandığını, erken dönem Arapçasına Aramice üzerinden geçmiş kültürel bir ödünçleme olduğunu ve bu ayette astronomik takımyıldızları ifade edecek şekilde kullanıldığını savunur. Angelika Neuwirth, kozmik yeminler bağlamında bu kelimenin, geç antik çağ astronomi ve astroloji tasavvurlarıyla örtüşen bir şekilde Zodyak takımyıldızlarına işaret ettiğini ve bu terminolojinin dinleyicilerin aşina olduğu evrensel kozmik düzene atıf yaptığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Arap dilindeki açığa çıkmak ve görünür olmak kök anlamından hareketle gökyüzündeki parlak yıldız kümelerinin, yani Zodyak kuşağındaki burçların kastedildiğini ifade ederek, tarihsel bağlamdaki astronomik algı ile yemin üslubu arasındaki ilişkiyi vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla