Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Beyyine Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Beyyine Sûresi, 1. Ayet

    لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْـكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ مُنْفَكّ۪ينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lem yekuni-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi vel-muşrikîne munfekkîne hattâ te/tiyehumu-lbeyyine(tu)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1-2. "Ehl-i Kitap'tan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt; Allah tarafından gönderilen, tertemiz sayfaları okuyan bir elçi gelinceye kadar (bulundukları durumdan) ayrılacak değillerdir."

      Ehl-i Kitap hakkında bütünün bir parçasını ifade etmek anlamı içeren “min” (مِنْ) harfi kullanılarak “lem yekünillezîne keferû min Ehli’l-Kitâb” (لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ) denilmiş, tümünü ifade etmek üzere “Ehli’l-Kitâb” (أَهْلِ الْكِتَابِ) denilmemiştir. Müşrikler hakkında ise “min” harfi olmaksızın hepsini içine alacak şekilde “müşrikîn” (وَالْمُشْرِكِينَ) denilmiştir. Çünkü Ehl-i Kitap değişik fırkalardan oluşmaktaydı. Onlardan kimi Hz. Peygambere (a.s.) henüz peygamber gönderilmeden önce iman etmekteydi, ne zamanki gönderildi onu inkâr ettiler. Kimi ise onu inkâr etmekteydi, gönderilince ona iman ettiler ve ona iman etmeye devam ettiler. Kimi de vardı ki öncesinde onu inkâr etmekteydi, peygamber olarak gönderilince de eski küfürleri üzere sabit ve daim oldular, ona iman etmediler. Ehl-i Kitap bu şekilde çeşitli sınıflardan oluştuğu için hepsini kastetmeksizin “min” harfi ile “Ehl-i Kitap tan inkâr edenler” diye buyurdu. Müşrikler ise tek bir sınıf idi.

      Sonra Allah Teâlâ onlara beyyine geldiğinde mevcut hallerinden çözülüp çözülmediklerini de (munfekkîn) bildirmedi. “Lem yekünillezîne keferû min Ehli’l-Kitâbi ve’l-müşrikîne munfekkîne hattâ te’tiyehümu’l-beyyine” (لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّىٰ تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ) âyetinde “el-müşrikîn”in (وَالْمُشْرِكِينَ) “ehli’l-kitâb” (أَهْلِ الْكِتَابِ) üzerine atıfla yorumlanması da mümkündür. Yani Ehl-i Kitap’tan bir kısmı ile müşriklerden bir kısmı küfürden ayrılmadılar anlamında olur. Sanki şöyle demiş gibi: O yüzden de “el-müşrikîn” kelimesi, “el-müşrikûn” şeklinde değil de mecrûr geldi. Aksine o bir kısım, kendilerine kanıt gelse bile küfür ve şirk üzere daim oldular ve o hal üzere öldüler. “el-Beyyine” (البينة) her insanın yaratılışında var olan ve Allah’ın ulûhiyetine ve vahdâniyetine delil olan fıtrî yetilerdir. Muhtemeldir ki her iki gruptan da bir kesim şirk üzere idiler. Kendilerine “beyyine” gelene kadar durumlarını değiştirmediler. “Beyyine” ise ölüm anında azabın açıkça görülmesiydi ve artık faydasızdı. Şu ilâhî beyanda buna dair bir işaret vardır: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler”³, ve benzeri. İbn Mesûd’un (r.a.) mushafında âyet şöyledir: “Lem yeküni’l-müşrikûne ve ehlu’l-kitabi munfekkîne” (لم يكن المشركون وأهل الكتاب منفكين). Übeyy’in mushafında ise “mâ kânellezîne eşrakû min Ehli’lKitâbi ve’l-müşrikîne munfekkîne” (ما كان الذين أشركوا من أهل الكتاب والمشركين منفكين) şeklindedir².

      “Munfekkîne” (مُنْفَكِّينَ) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Kendilerine “beyyine” gelinceye kadar küfür ve şirk üzere olmaları, mevcut hallerine nihayet vermemeleri diye yorumlamışlardır. “Ehl-i Kitap’tan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt gelinceye kadar (içinde bulundukları şirk ve küfürden) ayrılacak ve onlara nihayet verecek değillerdir”. Bazıları da “Ehl-i Kitap’tan ve müşriklerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt gelinceye kadar dünyadan ayrılacak değillerdir” anlamı vermişlerdi.

      Sonra da kendilerine gelecek olan “beyyine” hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “beyyine” Hz. Peygamber’dir (a.s.), çünkü hemen akabinde “tertemiz sayfaları okuyan bir elçi” denilmektedir. Kimileri de Resûlullah’ın (a.s.) getirmiş olduğu kitap ki o da Kur’ân ve Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu sair kanıtlardır, demişlerdir.

      “Munfekkîne” (مُنْفَكِّينَ) kelimesine sona erdir (müntehîn ve zâilîn) anlamı verenler, beyyineyi Hz. Peygamber (a.s.) yaparlar. Hz. Peygamber’in (a.s.) “beyyine” olması her hayrın, her iyiliğin kendisi ile bilinmesi, hak ve batılın birbirinden onunla ayrılması, dünya ve âhiret ile ilgili her davranışın hükmünün onunla bilinmesi sebebiyledir. Aynı şekilde Kur’ân’ı da o getirmiştir. “Munfekkîn” (مُنْفَكِّينَ) kelimesi dünyadan çıkanlar anlamı verenler ise sözü edilen “Beyyine”yi apaçık baş gözleri ile görecekleri azabın gelmesi olarak yorumlamışlardır. Şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Ehl-i Kitap’tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyamet gününde onlara şahit olacaktır”. Yani dünyadan çıkmadan azabı görecekler, işte o zaman inanacaklar (ama inançları artık fayda vermeyecektir).

      Ebû Avsece dedi ki: Onlar bu hal üzere daim olacaklar. Kişi şöyle der: “Menfekektü ef‘alü kezâ ve kezâ” (مَا انْفَكَكْتُ أَفْعَلُ كَذَا وَكَذَا), yani hâlâ şunu şunu yapmaktayım. İbn Kuteybe ve Ebû Ubeyde “munfekkîn” “zâilîn” anlamındadır, demişlerdir.

      Allah tarafından gönderilen, tertemiz sayaları okuyan bir elçi. Beyyine hakkındaki birinci yoruma göre “Rasûlun minellâhi” (رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ) “beyyine”nin tefsiri olur. İkinci yoruma göre ise cümle başlangıcı olur. Resûlullah tertemiz sayfaları okuyor. Diğer taraftan mübalağa için sadece Kur anın “suhuf” diye isimlendirilmesi de caizdir. Çünkü mübalağa etmek amacıyla tekil birşeyin çoğul olarak anılması mümkündür. “Yetlû suhufen” (يَتْلُو صُحُفًا) yani sayfaları okuyor derken bununla hem Kuranı hem de sair suhufu kastetmesi mümkündür. “İçinde değerli sayfalar vardır” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Sözünü ettiğimiz gibi Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere (a.s.) indirmiş olduğu kitabını (Kur’ânı) mübalağa ve tekit için çoğul kipiyle belirtmesi mümkündür. “Yetlû suhufen” onlara sayfaları ve kitapları okuyor anlamında olması da mümkündür. Kitaplardan maksat da Tevrat, İncil ve Zebûr’dur. Bu Kur’ân o kitaplarda içkindi (mündemiç), o kitaplar da bunda. Şu İlâhî beyanlarda ifade edildiği gibi: “O Kur’ân, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır”; “Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Mûsâ’nın kitaplarında da vardır”. Bu beyanlarda Allah Teâlâ bildirdi ki bu kitap eski kitaplarda onlar da bunda içkindir. Dolayısıyla onlara bunu okumak, onlara sanki o kitapları okumak gibi oldu. İşte bu anlayışa göre şu İlâhî beyanları da öyle yorumlamak gerekir: “İşte benimle beraber olanların söylediği, işte benden öncekilerin söylediği!”; “...önce gelen kitapları doğrulayıcı...”; “Halbuki o Kur’ân, kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır”. Bu kitapta o kitaplarda olan vardır. Bazıları dediler ki: “Suhufen mutahharaten” (صُحُفًا مُطَهَّرَةً) kelimelerinden maksat sefere-i bererenin (sadık yazıcıların) ellerinde olan sayfalardır.

      “Mutahhara” çeşitli şekillerde yorumlanabilir: Bâtıla dair onda herhangi bir delil ya da ona ilişkin bir yol anlamı verilebilir. Yahut düzmecelik ve Allaha iftira olmaktan arındırılmış demektir. Yahut şu kâfirlerin sözünü ettikleri ithamlara ihtimali olmaktan arındırılmış demek olur. Katâde dedi ki: Allah Teâlâ kitabını en güzel isimlerle adlandırdı ve ona en güzel övgülerde bulundu: Ona nur, hüdâ, rahmet, bereket dedi ve onu şifa olmakla ve benzeri niteliklerle niteledi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Keferû (كفروا)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan k-f-r harflerinin temel anlamının "bir şeyi örtmek ve gizlemek" (setr) olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gömen çiftçiye (kâfir) veya silahını zırhla örten kişiye de bu kökten isimler verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ıstılahta bu kelimenin Allah'ın birliğini, nimetlerini veya dinin temel esaslarını inkâr etmek anlamına geldiğini, hakikatin üzerini batıl ile örtme eylemini temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerine değinerek, Süryanice "kpar" ve İbranice "kaphar" kelimeleriyle fonetik ve anlamsal paralellik kurar; bu dillerde kelimenin "inkâr etmek" veya "temizlemek/silmek" anlamlarında kullanıldığını not eder. Toshihiko Izutsu, kavramın Cahiliye dönemindeki "nankörlük" (şükrün zıttı) anlamından İslamî dönemde "imanın zıttı" olan ontolojik bir redde ve Tanrı'nın ayetlerine karşı sergilenen kibirli bir körlüğe dönüştüğünü detaylandırır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki bağlamda kelimenin, kendilerine kanıt sunulmasına rağmen gerçeği kasten görmezden gelenlerin iradi tutumunu nitelediğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada geçmiş vahiylere muhatap olup da yeni gelen mesajı bilinçli bir şekilde reddeden statükocu zihniyeti kapsadığını ifade eder.

        Ehl (أهل)

        İbn Fâris, e-h-l kökünün bir şeye alışmak, bir yerin sakini olmak, yakınlık ve aidiyet anlamlarına geldiğini belirtir. Bir evin içinde yaşayanlar veya bir kişiye en yakın olanlar bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, bir mekanı, bir dini, bir nesebi veya bir sanatı paylaşan insan toplulukları için bu terimin kullanıldığını; "Ehl-i Kitap" terkibinde ise kendilerine kutsal bir metin verilen ve o metnin etrafında hukuki/sosyal bir kimlik kazanan toplulukların kastedildiğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu terimi Geç Antik Çağ bağlamında ele alarak, belirli bir kutsal hukuk veya kanonik literatür etrafında kümelenmiş, kurumsallaşmış dini cemaat yapısını (Yahudi ve Hristiyanlar) ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu ayette kitabi bir geleneğe sahip olan toplulukları, kitapsız müşriklerden ayıran sınıfsal ve teolojik bir kimlik vurgusu taşıdığını ifade eder.

        Kitâb (كتاب)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün temel anlamının "bir şeyi bir araya toplamak, bitiştirmek ve dikmek" (cem) olduğunu ifade eder; deri parçalarını birbirine dikmeye "ketb" denmesi bu manaya dayanır. Yazı yazmak da harfleri ve kelimeleri bir araya getirdiği için bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece harflerin fiziksel birleşimini değil, bu birleşimle ortaya çıkan ve süreklilik arz eden manevi hükmü, yasayı ve Allah'ın vahyettiği öğretiler bütününü temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice "ktaba" formuyla ilişkili olduğunu, bu dillerde teknik bir terim olarak "kutsal metin" veya "yazılı vahiy" anlamını kazandığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "kitap" ifadesinin kağıt ve mürekkepten oluşan nesnel bir formdan ziyade, Allah tarafından vahyedilmiş hukuk, doktrin ve ilahi kayıtlar manzumesini simgelediğini vurgular.

        Müşrikîn (مشركين)

        İbn Fâris, ş-r-k kökünün "ortaklık" ve "iki şeyin birbirine denk veya paydaş olması" (mukayese) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şirki teolojik düzeyde analiz ederek; Allah'ın zatında, sıfatlarında veya sadece O'na has olan yaratma ve yönetme eyleminde başkalarını O'na ortak koşma halini ifade ettiğini söyler. Ayetteki "müşrikîn" ifadesinin, ilahi otoriteyi parçalayan ve Allah'tan başkasına tanrılık vasfı yükleyenleri hedeflediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kavramın semantik haritasını çıkarırken, müşrik teriminin Allah'ın mutlak ve eşsiz konumuna karşı ontolojik bir rakip yaratma hatasını temsil ettiğini, bunun da İslam'ın "Tevhid" ilkesinin tam karşıtı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşrik teriminin burada sadece kaba putperestliği değil, vahyin getirdiği saf monoteizmden sapmış her türlü senkretik inanç biçimini nitelediğini ifade eder.

        Munfekkîn (منفكين)

        İbn Fâris, f-k-k kökünün "ayrılmak, çözülmek, bir eklem yerinden çıkmak ve serbest kalmak" (fasl) anlamına geldiğini belirtir. Bir esirin serbest bırakılmasına veya bir düğümün çözülmesine de bu kökten isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, birleşik veya bitişik olan iki şeyin birbirinden kopmasını ifade eden bu kelimenin, ayette "içinde bulundukları inanç halinden vazgeçmek, o yoldan ayrılmak veya o halin sona ermesi" manasında kullanıldığını açıklar. Christoph Luxenberg, kelimenin kökenini Süryanice "pkka" (çözülmek, serbest kalmak) ile ilişkilendirerek, bir inanç bağından kurtulmayı veya o durumun nihayete ermesini işaret ettiğini ileri sürer. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin bir zihniyet inadını veya sosyo-psikolojik bir kilitlenme halini yansıttığını, ancak "Beyyine" (apaçık delil) geldiğinde bu direncin kırılacağı veya bu durumun değişeceği bir süreci tasvir ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu bağlamda "vazgeçecek değillerdi" şeklinde, mevcut batıl sistemlerine yönelik sarsılmaz bağlılıklarını ve bu döngüden ancak dışsal/ilahi bir müdahaleyle çıkılabileceğini ifade eden bir süreklilik anlamı taşıdığını aktarır.

        Te’tiyehum (تأتيهم)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak ve bir şeye varmak" manasında olduğunu, bir şeyin kolaylıkla ve engellenemez bir şekilde vuku bulmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem fiziksel bir geliş hem de zamansal veya manevi bir "eriş" için kullanıldığını; ayette ilahi bir hükmün veya kesin bir kanıtın muhataplara ulaşmasını, onların bu durumla yüzleşmesini temsil ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki fiilin, beklenen veya vadedilen o sarsıcı kanıtın (beyyine) zamanı geldiğinde kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini vurgulayan bir kesinlik ifade ettiğini belirtir.

        Beyyine (بينة)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün temelinde iki zıt kutuplu anlam olduğunu; birincisinin "ayrılık" (firkat), ikincisinin ise "açıklık, netlik ve beyan" (vuzuh) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, beyyineyi "gerçeği gün yüzüne çıkaran, hak ile batılı birbirinden kesin çizgilerle ayıran apaçık delil" olarak tanımlar. Bu delilin hem akli kanıtları hem de ilahi mucizeleri kapsadığını ekler. Toshihiko Izutsu, bu terimin Kur'an'ın semantik sisteminde "Ayet" kavramıyla eşgüdümlü çalıştığını, muhatabın zihnindeki tüm şüpheleri yok eden ve kişiyi ahlaki/dini bir karara zorlayan nesnel, sarsıcı ve parlak bir kanıt olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), beyyinenin sadece teorik bir bilgi değil, muhatabın tüm itiraz yollarını kapatan, tevil götürmez bir açıklık olduğunu ve burada doğrudan Hz. Peygamber'in şahsını veya Kur'an'ın kendisini temsil ettiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, terimin erken dönem tefsir geleneklerinde genellikle "mucize" veya ilahi bir tasdik ediciyle ilişkilendirildiğini, karanlığı dağıtan ışık metaforuyla açıklandığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki beyyinenin hem elçi hem de mesaj olarak somutlaştığını, inkârcıların "bizim önümüze öyle bir kanıt gelmeli ki artık itiraz edemeyelim" dedikleri o nihai ispatı simgelediğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X