وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا هُمْ اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Beled Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: beled suresi, soldakiler, ashab-ı meş'eme, beled 19, hüsrana uğrayanlar, ayetleri inkar, beled suresi 19. ayet, ayet, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
19. "Âyetlerimizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır."
20. "Onların hakkı, üzerlerine kapatılmış bir ateştir."
Âyetlerimizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır. Bunlar kendi özlerine karşı uğursuz Kimselerdir. Günahları işlemişler ve bu nedenle de kendi üzerlerine kapanan ateşi hak etmişlerdir. “İtbâk” yani tabaka halinde kapama bir başka İlâhî beyanda belirtildiği gibidir. O da şudur: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak’’. Bir başka ilâhî beyanda şöyle buyurulmuştur: “Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık”. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "k-f-r" kökünün, bir şeyi örtmek, gizlemek ve üzerini kapatmak anlamına gelen tek bir asıl olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gömüp üzerini örttüğü için çiftçiye de (kâfir) denildiğini, hakikatin üzerini örten kişinin de bu kökten adlandırıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, küfür kavramının aslen nimeti örtmek (nankörlük) olduğunu, dini ıstılahta ise Allah'ın birliğini, peygamberliği veya şeriatı inkâr ederek gerçeği gizlemeyi temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sâmi dilleri genelindeki (Süryanice "k-p-r" ve Aramca) köklerine dikkat çekerek, bu dillerde "silmek, reddetmek veya arınmak" gibi anlamlar barındırdığını, Kur'an'da ise imanın tam zıttı olan teknik bir inkâr terimine dönüştüğünü belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin İslam öncesi Arap şiirinde "gecenin karanlığıyla her şeyi örtmesi" gibi doğal tasvirlerde kullanıldığını, Kur'an'ın bu köke ahlaki ve teolojik bir "hakikate karşı körleşme" anlamı yüklediğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, küfür kavramını Kur'an'ın etik-dini sistemindeki en merkezi negatif terim olarak tanımlar; ona göre bu, sadece pasif bir inanmama hali değil, Allah'ın lütuf ve ayetlerine karşı gösterilen aktif bir "nankörlük" (ingratitude) ve bilinçli bir "reddiye" halidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bağlamda küfrün, insanın kendi fıtratına sunulan "iki yolu" (necderyn) ve ilahi kanıtları (âyât) bile isteye görmezden gelerek kendi bencil dünyasına hapsolması anlamına geldiğini ifade eder.
Âyâtinâ (آيَاتِنَا)
İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" veya "e-v-y" kökünden geldiğini, temel manasının "alamet, nişane ve işaret" olduğunu belirtir. Bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden her türlü belirgin izi bu kapsamda değerlendirir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet"in, kendisi vasıtasıyla ulaşılan ve henüz idrak edilmemiş bir hakikate rehberlik eden apaçık bir işaret olduğunu açıklar. Kur'an ayetlerinin hem lafzî birer mucize hem de yaratılıştaki hikmetleri gösteren birer hidayet meşalesi olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, ayet kavramının Kur'an'ın dünya görüşünde "metafizik bir gösterge" işlevi gördüğünü; dış dünyadaki kozmik olaylardan (afak) insanın iç dünyasına (enfüs) ve vahiylere kadar her şeyin, Yaratıcıyı hatırlatan birer semantik sinyal olduğunu tahlil eder. Angelika Neuwirth, "âyet" kelimesinin Mekke dönemi vahiylerindeki retorik gücüne dikkat çekerek, bunun muhatabı hayrete düşüren, onu sarsan ve düşünmeye sevk eden olağanüstü bir "kanıt" (proof) niteliği taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetleri "varlığın şifreleri" olarak görür; ona göre Allah'ın ayetlerini inkâr etmek, varlığın anlam zeminini ve insanın kendi ontolojik hakikatini parçalamak anlamına gelir.
Ashâb (أَصْحَابُ)
İbn Fâris, "s-h-b" kökünün, bir şeye mülazemet etmek (hiç ayrılmamak), onunla birlikte olmak ve bir varlığa tam anlamıyla eşlik etmek anlamına gelen tek bir asıl olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir inanca, bir eyleme veya bir akıbete kopmaz bir bağla bağlanan kitleleri temsil ettiğini; buradaki sahipliğin gelip geçici bir arkadaşlık değil, kişinin karakteriyle bütünleşmiş kalıcı bir aidiyet olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki "etik gruplandırma" mantığında, kişilerin dünyadaki seçimleri neticesinde ahirette dahil oldukları "metafizik toplulukları" nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ashâb" tabirinin bu ayette bir "akıbet ortaklığı" bildirdiğini; inkârı bir yaşam biçimi haline getirenlerin, bu eylemlerinin sonucunda oluşacak grubun ayrılmaz birer üyesi (parçası) haline geldiklerini tahlil eder.
el-Meş'emeti (الْمَشْأَمَةِ)
İbn Fâris, "ş-e-m" kökünün "sol taraf" ve bununla bağlantılı olarak "uğursuzluk, talihsizlik" anlamına geldiğini belirtir. Arapların sol tarafı güçsüzlük, bereketsizlik ve hayırsızlık ile ilişkilendirmesinden dolayı bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "meymene" (sağ taraf/bereket) kavramının tam zıttı olduğunu; amel defterleri sol taraflarından verilecek olan bedbahtların, ilahi rahmetten mahrum kalmışların konumunu simgelediğini ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin antik Arap kültüründeki "şum" (uğursuzluk) algısıyla olan semantik bağına değinerek, Kur'an'ın bu köklü kültürel imgeyi, Allah'ın ayetlerini reddedenlerin karşılaşacağı "mutlak hüsranı" betimlemek için kullandığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, "meş'eme" tabirinin Yakın Doğu geleneklerindeki "sol taraftakiler" (lanetlenmişler) tipolojisiyle uyumlu olduğunu, bunun ilahi mahkemede suçlu bulunanların mahkumiyetini ifade eden sembolik bir yön olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin başında yer alan belirlilik takısının (el-meş'eme), artık herkesçe bilinen o "bedbahtlık makamını" ve inkârcıların kaçınılmaz sonunu işaret eden teknik bir terim olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelime seçimindeki sertliğin ve "ş-e-m" seslerinin yarattığı atmosferin, bu kişilerin içine düştüğü manevi karanlığı ve uğradıkları yıkımı edebî bir etkileyicilikle yansıttığını tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla