Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Beled Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Beled Sûresi, 17. Ayet

    ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme kâne mine-lleżîne âmenû ve tevâsav bi-ssabri ve tevâsav bil-merhame(ti)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sonra iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve acımayı öğütleyenlerden olmaktır."

      Sonra iman edenlerden. Bu beyanın yorumu şöyledir: Kişiye ne köle âzat etmesi ne de yoksulu doyurması iman etmediği sürece, bununla birlikte insanlara sabır ve merhameti tavsiye etmedikçe kendisine fayda vermez. Eğer bunları yaparsa işte o zaman sarp yokuşu aşabilecektir. Burada sabırdan maksadın iman olması da mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır”. Bu beyanda sabır kelimesi iman etme anlamındadır. Sabır ve merhametin tavsiyesi demek emir bi’l-ma rûf ve nehiy ani’l-münker demektir. Çünkü “tevâsî” (تَوَاصَوْا) kelimesi “vasiyet” (وَصِيَّة) kökündendir. Bu da imanın benimsenmesinde iyiliğin emredilmesi ve kötülüğe karşı konulması ilkesini gerekli kılar.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı k-v-n kökünün, bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve sabitlenmesi anlamına gelen tek bir asıl olduğunu belirtir. Bu fiilin, sadece geçmişe dönük bir oluşu değil, bir halin sürekliliğini ve o kimsenin temel niteliği haline gelmesini ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kelimesinin mutlak varlık anlamına geldiğini, ancak Kur'an bağlamında bir niteliğin kişide kökleşmesini ve o vasfın ayrılmaz bir parçası olmasını simgelediğini söyler. Ayetteki kullanımıyla, sarp yokuşu aşmaya çalışanların nihayetinde iman edenler sınıfına dahil olup bu vasfı kuşanmalarını betimlediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada sadece bir yardımcı fiil değil, bir dönüşümün ve sürecin neticesini bildirdiğini; yani önceki ayetlerde zikredilen hayır yolundaki çabaların imanla taçlanarak kalıcı bir karakter yapısına bürünmesini ifade ettiğini tahlil eder.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel manasının korkunun gitmesi, güvenin gelmesi ve kişinin iç huzura kavuşması olduğunu belirtir. Bu kökün, emniyet ve itimat (güvenme) ekseninde birleşen bir yapıya sahip olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın iki boyutu olduğunu; birincisinin kişinin korkudan emin kılınması (ilahi koruma), ikincisinin ise kişinin teslimiyet göstererek tam bir güven duyması olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin, toplumsal dayanışma eylemlerinin (köle azat etme, doyurma) ancak sağlam bir inanç temeline dayandığında gerçek ve kalıcı değerini bulacağını simgelediğini vurgular. Toshihiko Izutsu, iman kavramının Kur'an'ın etik dünyasında, insanın kendisini mutlak bir güvenle Allah'a teslim etmesi ve bu teslimiyetin yarattığı sarsılmaz iç disiplini temsil ettiğini tahlil eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Sâmi dillerindeki (İbranice âmen) kökenlerine atıf yaparak, kelimenin temelinde "doğrulama" ve "sabitlik" fikrinin yattığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanı insanın "ontolojik güven" arayışının bir cevabı olarak görür; ona göre iman edenler, kaotik bir dünyada ilahi düzene sığınarak kendi varlıklarını manevi bir güvenceye alanlardır.

        Tavâsav (تَوَاصَوْا)

        İbn Fâris, v-s-y kökünün bir şeyi bir şeye eklemek ve bitiştirmek anlamına geldiğini belirtir. Vasiyetin de bu kökten gelmesini, ölen kişinin sözünün yaşayanın eylemine eklenmesi ve o bağı sürdürmesiyle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "vasiyet"in bir işin şefkat ve özenle emredilmesi olduğunu söyler. "Tevâsî" formunun ise bu eylemin karşılıklılık (müştereklik) bildirdiğini; yani müminlerin birbirlerine hayrı, sabrı ve merhameti adeta vasiyet edercesine samimiyetle tavsiye etmelerini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin toplumsal bir "otokontrol" ve "dayanışma" mekanizmasını temsil ettiğini, dindarlığın sadece bireysel bir eylem değil, birbirini iyiliğe teşvik eden bir cemaat bilinci gerektirdiğini tahlil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin karşılıklılık bildiren yapısının, her müminin hem uyaran hem de uyarılan konumunda olduğu yatay ve ahlaki bir toplum hiyerarşisini imlediğini belirtir.

        es-Sabri (الصَّبْرِ)

        İbn Fâris, s-b-r kökünün bir şeyi tutmak, hapsetmek ve engellemek anlamına gelen bir asıl olduğunu ifade eder. Ayrıca bu kökün "sertlik" ve "dayanıklılık" manası taşıdığını, bu sebeple bir kaya türüne de bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sabrın nefsi akıl ve şeriatın gerektirdiği çizgide tutmak, onu dürtülerine karşı dizginlemek olduğunu açıklar. Ayetteki sabır tavsiyesinin, hem Akabe'nin (sarp yokuşun) fiziksel zorluklarına hem de toplumsal baskılara karşı gösterilmesi gereken ahlaki direnci temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, sabrın Kur'an ahlakında "metanet" ve "kararlılık" anlamına geldiğini, bunun sadece pasif bir bekleyiş değil, aktif bir dayanıklılık ve inançta sebat etme gücü olduğunu tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), sabrın merhametten önce zikredilmesinin, ahlaki bir yapının inşası için öncelikle zorluklara karşı bir iç disiplin ve direniş hattının kurulması gerektiğini anlatan üslup inceliğine dikkat çeker.

        el-Merhameti (الْمَرْحَمَةِ)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün temel manasının yumuşaklık, şefkat ve incelik olduğunu belirtir. Ana rahmine (rahm) bu ismin verilmesini, onun yavruyu koruyan ve kuşatan şefkatli yapısıyla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, merhametin bir iyilik yapma iradesini de içeren "derin bir acıma ve lütuf duygusu" olduğunu ifade eder. Ayetteki "merhame" formunun, merhametin sadece bireysel bir duygu değil, bir yaşam tarzı ve toplumsal bir atmosfer haline gelmesini simgelediğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki Aramca ve Süryanice (raḥmâ) bağlarına dikkat çekerek, bu kavramın kadim Sâmi kültüründe ilahi bir sıfat ve insani bir erdem olarak çok köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, merhametin bu surenin başında anlatılan sosyal yardımlaşmanın duygusal ve ahlaki motoru olduğunu, müminlerin birbirlerine merhameti tavsiye etmelerinin toplumsal barışın en üst aşaması olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, surenin sonunda "merhamet" kelimesinin vurgulanmasını, Mekke dönemindeki katı ve asabiye odaklı sosyal yapıya karşı teklif edilen "rahmet odaklı" yeni toplum modelinin zirve noktası olarak tahlil eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X