Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Beled Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Beled Sûresi, 16. Ayet

    اَوْ مِسْك۪يناً ذَا مَتْرَبَةٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev miskînen żâ metrabe(tin)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      11. “Fakat o, sarp yolu göze alamadı.”

      12. “O sarp yol nedir, bilir misin?”

      13. “Köle azat etmektir.”

      14-16. “Veya bir kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmaktır.”


      Sarp Yokuşun Anlamı; Köle Âzadı, Yoksulları Doyurma, Yetimlere Yardım

      Fakat o, sarp yolu göze alamadı. Denildi ki: Burada iki izah vardır. Birincisi “Fe hellâ” (فَهَلَّا) takdirindedir, yani “Fakat o, sarp yolu göze alsaydı ya!” şeklinde yorumlanır. İkincisi de olumsuzluk anlamındadır. Buna göre de mâna şöyle olur: “Fakat o, sarp yolu göze alamadı” şeklindedir. Eğer birinci yorum esas alınırsa mâna şöyle olur: Adam “Çok mal harcadım!” diyor ya, boşuna! Çünkü onun harcaması köle âzat etmek uğrunda değildi, şiddetli ihtiyaç içinde toprağa yapışmış haldeki yetimlere ve yoksullara harcamış da değildi. Hal böyle iken o nasıl olur da Allah Teâlâ’ya inanan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden, bunun sonucu olarak da “ashâb-ı meymene’den (kitabı sağ taraftan verilenler) olup âhirette o güzel hayatı kazanan salih kimselerden olsun. Onun bütün harcamaları eğlence ve şehvetlerinin peşinde olmuştur. O bu harcamaları sonucunda ne dünyada kendisine bir övgü ne de âhirette bir sevap elde edebilmiştir. Aksine o, cehennemlik olan ashab-ı meşemeden (kitabı sol veya arka tarafından verilenler) olmuştur. Buna göre “ehlektü mâlen lübedâ” (أَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا) âyetinin sonrası onunla alâkalı ve onun tefsiri kabilinden olur. Eğer kelimeye olumsuzluk mânası verilecek olursa o takdirde kendisinin çok mal harcadığı şeklindeki zannına yalanlama gelmiş olacaktır.

      Şöyle demiş oluyor: Eğer durum onun zannettiği gibi olsaydı bu köle âzat etmek ve yetimlere yardım etmek, zor durumda olan yoksullara yardımcı olmak gibi fiillerle, iddiası ortaya çıkardı. Bu durumda bu açıklamaların hepsi de “ehlektü mâlen lübedâ” (أَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا) cümlesiyle alâkalı olur.

      “Akabe” (عَقَبَة) hakkında konuşmak da iki hususta olacaktır. Birincisi “akabe’nin ne olduğunun tespitidir. Buna göre “akabe” cehennemde öyle bir dar geçittir ki oradan geçiş ancak sözü edilen köle âzat etmek ve zor günlerde yoksulları doyurmakla aşılabilir. Bu, şu İlâhî beyan gibidir: “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!”. O sarp yol nedir, bilir misin? sözü “akabe’nin tahkiki amacıyla sevkedilmiş olur. Mânası da şudur: “O zor yokuşu aşmanı sağlayacak şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Sonrada onun köle âzat etmek vb. gibi sözü edilen özelliklerle aşılacağını belirtti. İkincisi: Bunun hakikat anlamda değil de bir temsil oluşudur. İzahı şöyledir: Köle âzat etme, yoksulları doyurma ve yetimlere yardım etme gibi sayılan külfetler ona ağır gelir. Bu durumda “akabe” bizzat sarp yokuşun kendisi değil, ağır olan yüklere tahammül gösterebilmedir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır”¹². Verdiği sıkıntı ve ağırlık itibariyle iman sanki inkârcıya, göğe çıkması emredilmiş gibi gelir. Sözü edilen hususlarda tahammül göstermek onlara sanki sarp yokuşu tırmanıyormuş ve oraya çıkıyormuş gibi zor ve sıkıntılı gelir.

      “İktihâm” (الاقتحام) kişinin kendisini tehlikeler içine atması demektir. Denildi ki: İktihâm, külfetlere tahammül göstermektir. Eğer yorumu külfetlere tahammül göstermek ise o takdirde izahı şöyle olur: Bu kimse sözü edilen külfetlere tahammül göstermedi ki ehl-i meymenetten/cennetliklerden olsun. Eğer mâna kendini tehlikeli yerlere atmak ise o takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Sözü edilen hayır yollarına infakta bulunmayı terk etmek ve Allah Teâlâ’ya iman etmemek ve boyun çözmeyi terk etmek suretiyle kendi özünü helâke attı.

      Ebû Bekir el-Esam bu beyanın tefsiri bağlamında Hz. Peygamber’den (a.s.) şöyle bir hadis rivayet eder: Bir adam Hz. Peygamber’e (a.s.) sorar ve der ki: Yâ Resûlallah! Bana öyle bir amel göster ki onunla cennete gideyim!” Hz. Peygamber (a.s.) de ona (itku’n-neseme) can âzat etmesini ve (fekkü’r-rakabe) köle âzat etmeye çalışmasını emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku’n-neseme köle âzat etmendir, “fekkü’r-rakabe” ise kölenin âzat edilmesine yardımcı olmandır” buyurdu. Boyun çözme, onu çeşitli tehlikelerden kurtarma anlamındadır. Bu da bazan kölelik zilletinden azat etmekle olur, bazan başka bir yolla olur. Söz gelimi bir kimsenin haksız yere bir başkasını öldürmeye kalkıştığını görürsün ve zâlimin kötülüğüne engel olarak mazluma yardım eder ve böylece onu tehlikeden kurtarırsın. Bir başkasını boğulurken görürsün ve onu boğulmaktan kurtarırsın. Bu ve benzeri örneklerin tümü tehlike içinde olan insanlara nispetle boyun çözülmesi kapsamına dâhildir. Âhirette güzel bir hayat kazanmak için işte bunları yapmalısın.

      Kırâat âlimleri bu kelimenin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Kimi “fekke rakabetin ev et‘ame fî yevmin zî mesğabetin” (فَكَّ رَقَبَةً * أَوْ أَطْعَمَ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ) şeklinde nasb üzere kimi de “fekkü rakabetin ev it‘âmun” (فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ) şeklinde merfû üzere okumuşlardır. Nasb şeklinde okunması halinde mânası şöyle olur: “Bir boyun çözseydi de doyursaydı ya!” Buna göre bu cümle “iktihâm” (atılma) fiilinin açıklaması olur. Merfû okunması halinde ise mâna “akabe’nin açıklaması olur: Sanki şöyle demiş gibi: Sarp yokuşun aşılması boyun çözmekle ve diğer belirttiğimiz özelliklerle olur.

      Süfyân b. Uyeyne’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: Kuranda yer alıp da “Ve mâ edrâke” (وَمَا أَدْرَاكَ) diye geçen her ifade, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiştir. “Ve mâ yüdrîke” (وَمَا يُدْرِيكَ) diye geçen ifadeler ise, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiş değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      “Mesgabe” (مَسْغَبَة) kelimesi açlık demektir. “Zâ makrabe” (ذَا مَقْرَبَةٍ) kelimesi kendisine yakın olan anlamındadır. “Ev miskînen zâ metrabe” (أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ) açlıktan karnını toprağa yapıştıran demektir. Denildi ki toprakla arasına girmeye engel olacak bir döşeği olmayan kimse demektir.

      Kıtlık gününde yakını olan bir yetim. Bu beyan, muhtaç olması halinde yetimin yakını üzerinde nafaka hakkı olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda yetimin, fakir olması halinde nafakası yakın akrabaları üzerine biner şeklindeki Hanefî âlimlerimizin görüşüne de delil teşkil eder. Yahut aç açık bir yoksul. Bu beyan da niteliği böyle olan yoksulun, yani kendisi ile toprak arasını ayıracak altına alabileceği bir çulu bile olmayan yoksulun kifâyet miktarı nafaka yükümlülüğü cümle insanlar üzerine bir borçtur.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Miskin (مِسْكِينًا)

        İbn Fâris, "s-k-n" kökünün hareketin zıttı olan durgunluk ve sükunet anlamına geldiğini belirtir. Bu kelimenin, kişinin yoksulluk nedeniyle hareket kabiliyetini yitirmesi, aciz kalması ve bir nevi olduğu yere çakılıp kalmasıyla ilişkili bir asıldan geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "hareket etmeye gücü yetmeyen, durulanmış, sakinleşmiş" olarak tanımlar. Miskinin, fakirden daha zor durumda olduğunu, çünkü fakirin sadece ihtiyacı varken miskinin bu ihtiyacın ağırlığı altında ezilip hareketsiz kaldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenine dair yaptığı incelemede, Sâmi dillerindeki yaygınlığına ve muhtemelen Aramca "meskēnā" veya Süryanice formlarından Arapçaya geçtiğine dair dilbilimsel verilere dikkat çeker. Bu kökenin, sosyal olarak en alt basamakta bulunan, mülkiyeti bulunmayan kişileri tanımlayan teknik bir terim olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "miskeen" kavramının Kur'an'ın sosyal ahlak terminolojisinde "güçsüzlük" (helplessness) ile doğrudan bağlantılı olduğunu; bu kelimenin sadece maddi bir eksikliği değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşide en altta yer alan, sesini duyuramayan ve korumasız olan bireyi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik olarak "sükun" ile bağının, kişinin çaresizlikten dolayı boyun eğmesi ve uysallaşması anlamına geldiğini söyler. Ayetteki bağlamda, hiçbir dayanağı olmayan, toplumun en kırılgan kesimini ifade eden teknik bir terim olduğunu vurgular.

        Metrebe (مَتْرَبَةٍ)

        İbn Fâris, "t-r-b" kökünün "toprak" (türab) anlamına gelen tek bir asıl olduğunu belirtir. "Et-rabe" fiilinin, bir kişinin fakirleşerek toprağa yapışması, topraktan başka bir şeyi kalmaması durumunu ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "metrebe" kelimesinin, toprağa mensubiyet veya toprağa muhtaçlık anlamına geldiğini ifade eder. "Zâ metrebe" ifadesinin bir ironi olduğunu; aslında kişinin evinin, barkının, sergisinin olmadığını, sadece üzerine oturduğu toprağa sahip olduğunu anlatan mübalağalı bir yoksulluk ifadesi olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, "metrebe" kelimesinin ses estetiği ve anlam örgüsü bakımından bir önceki ayette geçen "mesgabe" (açlık) ile olan kafiyeli uyumuna dikkat çeker. Bu kelime seçiminin, Mekke döneminin dramatik ve vurucu üslubuyla örtüştüğünü, yoksulluğun görsel bir imgeye (toprak) dönüştürülerek sunulduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Arap dilindeki kullanımının, "açlıktan toprağa yapışmış" veya "toza toprağa belenmiş" derecedeki sefaleti resmettiğini söyler. "Akabe"nin (sarp yokuşun) bir diğer aşamasının, bu derecedeki bir ihtiyaç sahibine el uzatmak olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi insanın aslı olan "toprak" ile olan bağı üzerinden tahlil eder; ona göre "metrebe" içinde olmak, insanın tüm dünyevi süslerinden soyunup saf bir ihtiyaç ve hiçlik içinde toprağa rücu etmesini simgeleyen ontolojik bir yoksulluktur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X