Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Beled Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Beled Sûresi, 15. Ayet

    يَت۪يماً ذَا مَقْرَبَةٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yetîmen żâ makrabe(tin)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      11. “Fakat o, sarp yolu göze alamadı.”

      12. “O sarp yol nedir, bilir misin?”

      13. “Köle azat etmektir.”

      14-16. “Veya bir kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmaktır.”


      Sarp Yokuşun Anlamı; Köle Âzadı, Yoksulları Doyurma, Yetimlere Yardım

      Fakat o, sarp yolu göze alamadı. Denildi ki: Burada iki izah vardır. Birincisi “Fe hellâ” (فَهَلَّا) takdirindedir, yani “Fakat o, sarp yolu göze alsaydı ya!” şeklinde yorumlanır. İkincisi de olumsuzluk anlamındadır. Buna göre de mâna şöyle olur: “Fakat o, sarp yolu göze alamadı” şeklindedir. Eğer birinci yorum esas alınırsa mâna şöyle olur: Adam “Çok mal harcadım!” diyor ya, boşuna! Çünkü onun harcaması köle âzat etmek uğrunda değildi, şiddetli ihtiyaç içinde toprağa yapışmış haldeki yetimlere ve yoksullara harcamış da değildi. Hal böyle iken o nasıl olur da Allah Teâlâ’ya inanan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden, bunun sonucu olarak da “ashâb-ı meymene’den (kitabı sağ taraftan verilenler) olup âhirette o güzel hayatı kazanan salih kimselerden olsun. Onun bütün harcamaları eğlence ve şehvetlerinin peşinde olmuştur. O bu harcamaları sonucunda ne dünyada kendisine bir övgü ne de âhirette bir sevap elde edebilmiştir. Aksine o, cehennemlik olan ashab-ı meşemeden (kitabı sol veya arka tarafından verilenler) olmuştur. Buna göre “ehlektü mâlen lübedâ” (أَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا) âyetinin sonrası onunla alâkalı ve onun tefsiri kabilinden olur. Eğer kelimeye olumsuzluk mânası verilecek olursa o takdirde kendisinin çok mal harcadığı şeklindeki zannına yalanlama gelmiş olacaktır.

      Şöyle demiş oluyor: Eğer durum onun zannettiği gibi olsaydı bu köle âzat etmek ve yetimlere yardım etmek, zor durumda olan yoksullara yardımcı olmak gibi fiillerle, iddiası ortaya çıkardı. Bu durumda bu açıklamaların hepsi de “ehlektü mâlen lübedâ” (أَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا) cümlesiyle alâkalı olur.

      “Akabe” (عَقَبَة) hakkında konuşmak da iki hususta olacaktır. Birincisi “akabe’nin ne olduğunun tespitidir. Buna göre “akabe” cehennemde öyle bir dar geçittir ki oradan geçiş ancak sözü edilen köle âzat etmek ve zor günlerde yoksulları doyurmakla aşılabilir. Bu, şu İlâhî beyan gibidir: “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!”. O sarp yol nedir, bilir misin? sözü “akabe’nin tahkiki amacıyla sevkedilmiş olur. Mânası da şudur: “O zor yokuşu aşmanı sağlayacak şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Sonrada onun köle âzat etmek vb. gibi sözü edilen özelliklerle aşılacağını belirtti. İkincisi: Bunun hakikat anlamda değil de bir temsil oluşudur. İzahı şöyledir: Köle âzat etme, yoksulları doyurma ve yetimlere yardım etme gibi sayılan külfetler ona ağır gelir. Bu durumda “akabe” bizzat sarp yokuşun kendisi değil, ağır olan yüklere tahammül gösterebilmedir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır”¹². Verdiği sıkıntı ve ağırlık itibariyle iman sanki inkârcıya, göğe çıkması emredilmiş gibi gelir. Sözü edilen hususlarda tahammül göstermek onlara sanki sarp yokuşu tırmanıyormuş ve oraya çıkıyormuş gibi zor ve sıkıntılı gelir.

      “İktihâm” (الاقتحام) kişinin kendisini tehlikeler içine atması demektir. Denildi ki: İktihâm, külfetlere tahammül göstermektir. Eğer yorumu külfetlere tahammül göstermek ise o takdirde izahı şöyle olur: Bu kimse sözü edilen külfetlere tahammül göstermedi ki ehl-i meymenetten/cennetliklerden olsun. Eğer mâna kendini tehlikeli yerlere atmak ise o takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Sözü edilen hayır yollarına infakta bulunmayı terk etmek ve Allah Teâlâ’ya iman etmemek ve boyun çözmeyi terk etmek suretiyle kendi özünü helâke attı.

      Ebû Bekir el-Esam bu beyanın tefsiri bağlamında Hz. Peygamber’den (a.s.) şöyle bir hadis rivayet eder: Bir adam Hz. Peygamber’e (a.s.) sorar ve der ki: Yâ Resûlallah! Bana öyle bir amel göster ki onunla cennete gideyim!” Hz. Peygamber (a.s.) de ona (itku’n-neseme) can âzat etmesini ve (fekkü’r-rakabe) köle âzat etmeye çalışmasını emretti. Soruyu soran: “Bu ikisi de aynı şey değil mi?” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) “Hayır! İtku’n-neseme köle âzat etmendir, “fekkü’r-rakabe” ise kölenin âzat edilmesine yardımcı olmandır” buyurdu. Boyun çözme, onu çeşitli tehlikelerden kurtarma anlamındadır. Bu da bazan kölelik zilletinden azat etmekle olur, bazan başka bir yolla olur. Söz gelimi bir kimsenin haksız yere bir başkasını öldürmeye kalkıştığını görürsün ve zâlimin kötülüğüne engel olarak mazluma yardım eder ve böylece onu tehlikeden kurtarırsın. Bir başkasını boğulurken görürsün ve onu boğulmaktan kurtarırsın. Bu ve benzeri örneklerin tümü tehlike içinde olan insanlara nispetle boyun çözülmesi kapsamına dâhildir. Âhirette güzel bir hayat kazanmak için işte bunları yapmalısın.

      Kırâat âlimleri bu kelimenin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Kimi “fekke rakabetin ev et‘ame fî yevmin zî mesğabetin” (فَكَّ رَقَبَةً * أَوْ أَطْعَمَ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ) şeklinde nasb üzere kimi de “fekkü rakabetin ev it‘âmun” (فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ) şeklinde merfû üzere okumuşlardır. Nasb şeklinde okunması halinde mânası şöyle olur: “Bir boyun çözseydi de doyursaydı ya!” Buna göre bu cümle “iktihâm” (atılma) fiilinin açıklaması olur. Merfû okunması halinde ise mâna “akabe’nin açıklaması olur: Sanki şöyle demiş gibi: Sarp yokuşun aşılması boyun çözmekle ve diğer belirttiğimiz özelliklerle olur.

      Süfyân b. Uyeyne’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet olunur: Kuranda yer alıp da “Ve mâ edrâke” (وَمَا أَدْرَاكَ) diye geçen her ifade, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiştir. “Ve mâ yüdrîke” (وَمَا يُدْرِيكَ) diye geçen ifadeler ise, Allah tarafından peygamberine bildirilmiş ve öğretilmiş değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      “Mesgabe” (مَسْغَبَة) kelimesi açlık demektir. “Zâ makrabe” (ذَا مَقْرَبَةٍ) kelimesi kendisine yakın olan anlamındadır. “Ev miskînen zâ metrabe” (أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ) açlıktan karnını toprağa yapıştıran demektir. Denildi ki toprakla arasına girmeye engel olacak bir döşeği olmayan kimse demektir.

      Kıtlık gününde yakını olan bir yetim. Bu beyan, muhtaç olması halinde yetimin yakını üzerinde nafaka hakkı olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda yetimin, fakir olması halinde nafakası yakın akrabaları üzerine biner şeklindeki Hanefî âlimlerimizin görüşüne de delil teşkil eder. Yahut aç açık bir yoksul. Bu beyan da niteliği böyle olan yoksulun, yani kendisi ile toprak arasını ayıracak altına alabileceği bir çulu bile olmayan yoksulun kifâyet miktarı nafaka yükümlülüğü cümle insanlar üzerine bir borçtur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yetîmen (يَتِيمًا)

        İbn Fâris, "y-t-m" kökünün temel manasının teklik, yalnızlık ve benzeri olmayan tek bir şey olduğunu ifade eder. Eşi bulunmayan büyük inciye "dürre-i yetîme" denmesini bu özgünlük ve teklik manasına bağlar. İnsanlar arasında babasını kaybeden çocuğa bu ismin verilmesinin, onun korumasız ve tek başına kalmış olmasından kaynaklandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yetim" kelimesinin sözlükte "yalnız kalmak" anlamına geldiğini, ıstılahta ise ergenlik çağına gelmeden babasını kaybeden çocuğu ifade ettiğini açıklar. Hayvanlar için ise annesini kaybetmiş olmayı yetimlik olarak tanımlar. Bu kelimenin kökenindeki "yavaşlık/durma" (yütm) manasına da atıf yaparak, babanın ölümüyle çocuğun hayatındaki ilerleyişin ve desteğin kesintiye uğramasını bu semantik bağla ilişkilendirir. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki Sâmi dillerindeki paralelliklere (Aramca "yatma", İbranice "yâtôm") dikkat çekerek, bu kavramın bölge dillerinde babasız kalmış ve sosyal güvencesini yitirmiş bireyleri niteleyen teknik bir terim olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "yetim" kelimesinin merkezi bir konuma sahip olduğunu; onun sadece hukuki bir statü değil, toplumsal vicdanın test edildiği en hassas kırılganlık noktasını temsil ettiğini tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin nekre (belirsiz) kullanımının, herhangi bir yetimi gözetmenin mutlak bir ahlaki zorunluluk olduğunu vurguladığını, bunun "Akabe" (sarp yokuş) tırmanışının kalbini oluşturduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında yetimin, özellikle de açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir dönemde (mesgabe) himaye edilmesinin, cahiliye dönemindeki kabile asabiyetini aşan evrensel bir merhamet devrimi olduğunu vurgular.

        Makrebetin (مَقْرَبَةٍ)

        İbn Fâris, "k-r-b" kökünün bir şeye yaklaşmak, yakın olmak ve mesafece kısalmak anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kökün her türlü mekânsal, zamansal ve soybağına dayalı yakınlığı ifade eden tek bir asıl üzerine kurulu olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, "makrebe" kelimesinin bu kökten türediğini ve özellikle "akrabalık" (karâbe) bağını nitelediğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, koruma altına alınacak yetimin yabancı birinden ziyade öncelikle "yakınlardan/akrabadan" olması gerektiğini anlattığını belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin burada toplumsal bir sorumluluk katmanı eklediğini tahlil eder. Ona göre "yakınlık", yardımın hem daha kolay (ulaşılabilirlik) hem de daha zor (kabile içi dengeler ve sorumluluklar) olduğu bir ahlaki düzlemi simgeler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki işlevinin, hayrın öncelikle en yakından başlaması gerektiği ilkesini pekiştirmek olduğunu söyler. Buradaki yakınlığın hem kan bağı hem de komşuluk/coğrafi yakınlık olarak anlaşılabileceğini, zor zamanlarda bu bağın daha da kıymetli hale geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "makrebe" ifadesinin, yardımı yapan ile alan arasındaki insani ve duygusal bağı güçlendiren bir unsur olduğunu, "Akabe"nin (zorluğun) aşılmasında bu bağın bir itici güç görevi gördüğünü belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi ontolojik bir "yakınlaşma" çabası olarak görür; ona göre bir yetimi (özellikle de akraba olanı) himaye etmek, insanın kendi varoluşsal gurbetinden kurtulup ilahi rızaya yaklaşması anlamına gelen semantik bir derinlik taşır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X