Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Beled Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Beled Sûresi, 4. Ayet

    لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ي كَبَدٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad ḣalaknâ-l-insâne fî kebed(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Andolsun ki biz insanı zorluklar içinde yarattık."

      İnsana Zorluklarla Mücadele Kabiliyeti Verildi

      Baştaki yeminin cevabı işte bu âyettir. Sonra “kebed” (كبد) kelimesi üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “kebed”i dikilmek olarak yorumlamıştır. Buna göre Allah Teâlâ bildirdi ki o insanı dikilecek, ayakta düz duracak şekilde yarattı. Oysa diğer bütün canlıları dört ayak üzerinde eğilmiş halde yaratmıştır. Kimi de “kebed”in şiddet ve sıkıntıya göğüs germe anlamında olduğunu söylemişlerdir. Kimi de şöyle dedi: O anne karnında dik (muntasib) yaratılır, sonra ayrılma vaktinde (başı aşağıya gelecek şekilde) döndürülür.

      Ancak burada birileri şöyle diyebilir: Bunun belirtilmesinde ve yemin ile teyit edilmesinde ne gibi bir nükte olabilir ki? Zaten herkes insanın öyle yaratıldığını biliyor?

      Bunun cevabı şudur: Bunun belirtilmesinde ve [yeminle tekit edilmesinde] onların bâtıl olarak boş yere yaratılmadıklarına dair bir açıklama vardır. Aksine Allah Teâlâ onları imtihan etmek ve kullukta bulunmalarını emretmek için yarattı. Nitekim bir ilâhi beyanda şöyle buyurulur: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım”'.

      Eğer yorum şiddet ve sıkıntıya göğüs germek şeklinde ise o zaman âyetin yorumu şöyle olur: Allah sizi hem dünya hem de âhiret için çalışıp çabalayasınız, sıkıntılara göğüs geresiniz diye yarattı. Onları sıkıntılara mâruz kılmak için yarattı ki böylece ibret alsınlar ve hatırlasınlar istedi. Eğer yorum “intisab”, yani boyunun dik ve düz olması mânasına göre yapılırsa o takdirde yorum şöyle olacaktır: Kendilerine hak etmişlikleri olmaksızın şükretmeleri için verilen nimetlerin büyüklüğünü tarif etmek vardır. Eğer yorum anne karnında dikili durumda iken sonra ayrılma sırasında çevrilmesi söz konusu ise o zaman da âyet Allah Teâlâ’nın dilediğine kâdir olduğunu ve O’nu hiçbir şeyin acze düşüremeyeceğini bildirmek vardır. Çünkü hiçbir kimsenin bir kimseyi tersyüz edip onun üst tarafını alt tarafına getirmesi, ancak oldukça geniş bir mekân bulması halinde mümkün olabilir. Oysa Allah Teâlâ insanı daracık bir alanda çevirdi ve üstünü altına getirdi. Böylece ortaya çıktı ki Allah Teâlâ her şeye kâdirdir ve hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Bütün bunlar insanların ölümden sonra tekrar diriltilmeye ve mahşere inanmalarını sağlamak içindir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bize göre “lekad halakne’l-insâne fî kebed” (لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ) kavl-i celilinin mânası şöyledir: Biz elbette insanı kendisini yoracak şey için yarattık. Eğer onun yorgunluğu Allah Teâlâ’ya itaat yolunda ise ve kendisi bu yolu tercih etmiş ise o cennet için yaratılmıştır. Eğer yorgunluğu şeytanın emrinde olmuş ise o da ateş için yaratılmıştır. Şu ilâhi beyan aynı anlama gelir: “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk”³, yani O, şeytana itaati ve Rahmân’a isyanı seçecek olanlar için cehennemi yarattı. “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” fehvasınca Allah’a kulluk edeceğini, ibadeti ile O’nu tevhit edeceğini bildiği kimseler için de cenneti yarattı.

      Bu konudaki temel esas şudur: Hikmet sahibi (Hakîm) olan mutlaka fiilinde sonucu kasteder. Sadece sonuca dair bir bilgisi olmayan kimse bundan müstesnadır. Fakat bir kimse sonucu biliyorsa fiilinin başlangıcı bu sonucu gerçekleştirmek için olur. Eğer akıbeti ateş ise Allah Teâlâ’nın yaratmasının başlangıcı da o şekilde gerçekleşir. Eğer akıbeti cennet ise o işte o amaç üzere yaratılır. Hz. Peygamber’in (a.s.) şu sözü de bu şekilde anlaşılır: “Said, yani cennetlik kişi annesinin karnında iken said olandır. Şaki, yani cehennemlik de annesinin karnında iken şaki olandır”⁹. Aslında kişi o halde iken said ya da şaki diye vasıflandırılamaz. Ancak mânası şudur: O kişi imtihan dünyasında şekaveti, yani inkârı tercih edecektir, o yüzden de öyle yaratılmıştır. Saadeti, yani imanı tercih etmesi halinde de gene durum aynıdır. Nuh peygamber (a.s.) şöyle demiştir: “Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; günahkâr ve nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler”¹⁰. Onlar doğduklarında sözü edilen her iki vasıfta da değillerdi, aksine ileriki hayatlarında öyle olacaklardır. Sonuç itibariyle onların öyle yaratıldıkları ortaya çıkmış oldu. Yemin, zorluğa göğüs germe üzerine değil neye göğüs gerdiği ve neyi tercih ettiğine göredir. Çünkü zorluğu göğüsleme kul için açık bir durumdur ve bunun yemin ile pekiştirilmeye ihtiyacı yoktur. Fiilin başlangıcında gözetilen maksat sonucudur. Nitekim peygamberimiz (a.s.) bu bağlamda şöyle buyurmuştur: “Bir işi yapmayı irade ettiğinde sonunu düşün, eğer düzgün ise onu yapmaya koyul, eğer sonucu kötü ise onu bırak!”¹¹

      Mutezile mensupları şöyle bir kuruntu içindedir: Allah Teâlâ insanları istisnasız olarak kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. Eğer durum onların kuruntuları doğrusunda ve sandıkları gibi olsaydı o takdirde bu, akıbeti bilmemek gibi bir cehalete yol açardı. Ya da fiil, hata şeklinde gerçekleşmiş olurdu. Çünkü bir kimse bir işi yaparken olandan başkasını kastederse o kimse sonuçtan habersiz cahil biri ya da fiili ile kendini eğlendirmiş (âbis), abesle iştigal etmiş olur. Zira bir kimse olmayacağını bildiği bir şeyi oldurmaya çalışırsa o abesle iştigal ediyor sayılır. Eğer kastetmediği akıbet oluşursa [$]bu da cahilliktir. Meselâ biri içinde oturmak üzere bir ev yapıyor sonra da oturmadan o evi yıkıyor. Bu durumda onu binayı yapmaya iten saik, sonucunu bilmemektir. Allah Teâlâ, tedbirine bir hata erişmesinden yahut sonuca dair bir cehalet içinde olmaktan uzaktır, yücedir. Bu anlatılanlardan da anlaşıldı ki Allah Teâlâ her grubu, sonuçta ne olacaklar idiyse o şekil üzere yarattı. (Said olacak olanı saadet, şaki olacak olanı da şekavet üzere yarattı). Yoksa Mutezile’nin sandığı gibi herkesi istisnasız kulluk ve ibadet yapmak için yaratmadı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halaknâ (خَلَقْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin aslı olan "h-l-k" (halk) kökünün temel manasının bir şeyi ölçmek, biçmek ve pürüzsüz hale getirmek olduğunu ifade eder. Yaratanın bir şeyi yoktan var etmeden önce onu bir takdir (ölçü) üzere planlamasını bu kökle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini iki boyutta ele alır: Birincisi, bir şeyi örneği olmaksızın icat etmek; ikincisi ise bir şeyi başka bir maddeden belirli bir ölçüyle inşa etmektir. Ayette insanın yaratılışından bahsedilirken, her iki anlamın da kastedildiğini; insanın hem fizyolojik hem de ruhsal yapısının ilahi bir mühendislik ve gaye ile şekillendirildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik dünyasında "halk" kavramının, mutlak iradenin nesneyi "yokluk" alanından "varlık" alanına taşıyan yaratıcı eylemi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "halaknâ" (yarattık) ifadesinin, insanın yaratılışındaki özel ihtimama ve bu yaratılışın rastgele değil, ayetin devamında gelen "kebed" (zorluk/mücadele) gerçeğine uygun bir donanımla gerçekleştirildiğine dikkat çeker.

        el-İnsân (الْإِنْسَانَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki ana görüşe yer verir; birincisi "ünsiyet" (alışkanlık, dostluk kurma), ikincisi ise "nisyan" (unutma) köküdür. İnsanın hem sosyal bir varlık olması hem de zayıflığı gereği unutkanlığı bünyesinde barındırmasını bu köksel bağla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanın "ins" kökünden türetilmesini, onun hemcinsleriyle ünsiyet kurma mecburiyetine ve tek başına yaşayamayan medeni doğasına bağlar. Theodor Nöldeke ve Arthur Jeffery, kelimenin Sâmi dillerindeki arkaik kökenlerine dikkat çekerek, Aramca "enâş" ve Süryanice "nâşâ" formlarıyla akrabalığını, bu dillerde "varlık, kişi, beşer" anlamlarını karşılayan köklü bir terim olduğunu belirtirler. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "insan"ın sadece biyolojik bir tür değil, ilahi hitabın doğrudan muhatabı olan, akıl ve irade sahibi ahlaki bir özne olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik bir bütünlüğü temsil ettiğini; insanın yaratılıştan gelen "ünsiyet" potansiyeli ile bu ayette vurgulanan "kebed" (çile/zorluk) arasındaki gerilimin insanı tanımlayan temel unsur olduğunu ifade eder.

        Kebed (كَبَدٍ)

        İbn Fâris, "k-b-d" kökünün iki ana ekseni olduğunu; birincisinin sertlik ve şiddet, ikincisinin ise bir şeyin orta kısmı olduğunu belirtir. Karaciğere (kibit) bu ismin verilmesini, onun vücudun merkezi ve yoğun bir organ olmasıyla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin karaciğer sancısına benzer bir meşakkat ve zorluğu temsil ettiğini ifade eder. İnsanın "kebed" içinde yaratılmasını, hayatın doğumdan ölüme kadar bitmek bilmeyen bir yorgunluk, mücadele ve çaba silsilesi olmasıyla açıklar. Christoph Luxenberg, kelimenin Aramca/Süryanice "k-b-d" (kbad) köküyle ilişkisine değinerek, buradaki anlamın "dikleşmek, dik durmak" olduğunu ileri sürer; buna göre ayet insanın "dik bir duruşla" veya "fiziksel bir denge içinde" yaratıldığını anlatmaktadır. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe "kabada" (ağır olmak, onurlu olmak) kelimesiyle de bir bağı olabileceğine işaret eder. Toshihiko Izutsu, "kebed" kelimesinin insan varoluşunun trajedi ve mücadeleyle yoğrulmuş doğasını anlatan kilit bir terim olduğunu; insanın bu dünyadaki konumunun kaçınılmaz bir gerilim ve stres alanı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin klasik tefsirdeki "meşakkat" anlamını merkeze alarak, insanın hem biyolojik gelişimindeki (ana rahmi, doğum, büyüme) hem de ahlaki/sosyal hayatındaki bitmek bilmeyen yükümlülük ve zorluklara işaret ettiğini tahlil eder. Angelika Neuwirth, kelimenin ses yapısındaki sertliğin (k-b-d), ayetin ifade ettiği insanın dünya hayatındaki çetin mücadelesiyle fonetik bir uyum içinde olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X