لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 286. Ayet
Daralt
X
-
Lâ yukellifu(A)llâhu nefsen illâ vus’ahâ(c) lehâ mâ kesebet ve’aleyhâ me-ktesebet(k) rabbenâ lâ tu-âḣiżnâ in nesînâ ev aḣta/nâ(c) rabbenâ velâ tahmil ‘aleynâ isran kemâ hameltehu ‘ale-lleżîne min kablinâ(c) rabbenâ velâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(i)(s) va’fu ‘annâ vaġfir lenâ verhamnâ(c) ente mevlânâ fensurnâ ‘ale-lkavmi-lkâfirîn(e)
-
Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Kişinin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük de kendinedir. Rabb'imiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabb'imiz, bize güç yetiremeyeceğimiz yükleri taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlamızsın. İnanmayan topluluğa karşı bize yardım et!
Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Bu beyanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri "gücü yettiği kadar" anlamına gelen “illa vüs'aha' ifadesini, "helal ve meşru olan" diye tefsir etmişse de bazı alimler, bunun, ayetin amaçlamadığı uzak bir ihtimal olduğunu söylemiştir, çünkü Allah insanı bir şeyle yükümlü tutunca o, helal ve caiz olur. Durum böyle olunca, Hasan-ı Basri'ye ait görüşün bir anlamı kalmaz. Hasan-ı Basri'ye itiraz çerçevesinde şöyle denebilir: Bu türlü bir yorum Cenab-ı Hakk'ın, “İyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır” mealindeki ayette yer alan “tayyibat” kelimesine "helal kılınan şeyler" anlamını vermeye benzer. Halbuki bir şey helal kılındığı zaman tayyib, tayyib kılındığı zaman da helal olur. “illa vüs'aha” ifadesinde de durum aynıdır, orada da aynı konumda bulunan "mükellef tutma" ile "helal olma"yı Hasan-ı Basri bir arada zikretmiş oldu.
İstitâat'ın Fiille Birlikte Olması
İkinci bir yoruma göre “illa vüs'aha' demek “illa taketeha' yani gücü yettiğince demektir. Mutezile'nin görüşü de aynı doğrultudadır. Şu kadar var ki istitaatin (kudret) fiilden önce bulunması konusunda onlarla fikir ayrılığına düşmüş bulunmaktayız. Biz istitaatin fiilden önce bulunmasını reddederek fiille beraber olduğunu söyledik, Mutezile ise onun fiilden önce bulunduğunu ileri sürmüştür.
İstitâatın Mahiyeti
Bize göre istitaat iki çeşittir: Biri haller ve sebepleri istitaati, diğeri de fiillere ait istitaattir (fiili gerçekleştirecek kişinin ve gerçekleştirme vasıtalarının sağlıklı olması manasındaki istitat). Haller ve sebepler istitaati fiillerden önce bulunur, ilahi hitap da bu anlamdaki istitaate yönelir. Bunun delili aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanıdır: “Yoluna gücü yetenlerin Kabe'yi ziyaret etmeleri Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır.”. "Ey Allah'ın Resulü! Gücü yetmek neden ibarettir?" diye sorulmuş, o da, "Azık ve binekten ibarettir" şeklinde cevap vermiştir. Herkesin kabul ettiği bir husustur ki müslüman ülkelerin en uzak yerinde bulunan kimseye de hac farizası gerekli olmaktadır. Yine buradaki istitaatin fiilin gerçekleşmesini sağlayan istitaat konumunda tutulması halinde (bir araz olduğundan) fiillerin bulunacağı zamana kadar devam etmeyeceğini herkes bilmektedir, oysa ki hac kendisine farz olmuş durumdadır. Sonuç olarak şu ortaya çıkmaktadır ki yükümlü tutulmak ve ilahi emre muhatap olmak haller ve sebepler istitaatine bağlıdır. Bütün itaat türlerinde durum bunun gibidir.
Eğer denilirse ki: Mükellefiyet kişinin hac niyetiyle bulunduğu yerden çıkmasına yönelik olur, fiil de (yola) çıkış kudretinin ardından tahakkuk eder.
Buna şöyle cevap verilir: Böyle olsaydı kişiye haccın farz oluşu beldesinden çıkmasına bağlı olarak gerçekleşirdi. Aslında insan hac niyetiyle memleketinden ayrılmaya mecbur değildir, çünkü ayrılma eylemini gerçekleştirdiği takdirde hac ibadeti farz konumuna geçer. Sonuç olarak hac kişiye hiçbir zaman farz olmaz. Şu halde dini görev ve sorumlulukların Mutezile'nin ileri sürdüğü tezle gerçekleşmediği kanıtlanmış oldu. Aksine durum bizim alimlerimizin (Allah rahmet eylesin) belirlediği çizgi üzerinde seyreder. Şöyle ki, istitaat hallerin istitaati olup biraz önce değindiğimiz gibi fiilden önce bulunur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Fiil istitaatine gelince, bu tür istitaat fiillerin meydana geliş sırasında oluşur ve fiiller onunla gerçekleşir, tıpkı zaman birimleri gibi ki hiçbir birim ikinci bir zaman dilimi içinde varlığına sahip olamaz. İşte fiil istitaati de ikinci zaman dilimi içinde varlığını sürdüremeyen zaman parçası gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bize, "Güç yetirilemeyen konularda yükümlük mümkün olur mu?" diye sorulacak olursa cevabımız şöyle olacaktır: Gerçekleştirilmesinden alıkonulduğumuz (ve kudretinden yoksun bırakıldığımız) hususlarda mümkün değildir, alıkonulmadığımız fakat başka şeylerle meşgul olup kudretimizi heba ettiğimiz hususlarda ise mümkündür. Kafire gelince, kendisine güç verildiği halde başka şeylerle oyalanmış ve sahip kılındığı kudreti zayi etmiştir. Böylesinin, potansiyelini heba ettiğine göre, imanla yükümlü tutulması güç yetirilemeyen şeyle mükellef olma statüsüne girmez.
Şimdi de "teklif-i ma la yutak" (güç yetirilemeyecek şeyle yükümlü tutulma) telakkisine hangimizin daha layık ve daha yakın olduğuna bakalım. Mutezile'nin söylemlerinden biri de şöyledir: Fiile ait (önceki) kudret onu bir sonraki zaman dilimi içinde meydana getirebilir. Onlar bu telakkileriyle kişiyi, fiili işlemesi sırasında (müteakip [ikinci) zamanda) önceden bulunan kudretten yoksun bir duruma getirmiş oluyorlar. Ayrıca onu fiili işlememeye muktedir bulunmayan bir pozisyona düşürüyorlar.
Duyular alemde bilinegelen uygulamaya göre, birine bir şeyi vaktinde yapması emredildiğinde, bu emri işittiği ve bu hitap kulağına ulaştığı zaman birimi içinde onu hemen yerine getiremez, ancak emri takip eden zaman birimi içinde icra edebilir. Halbuki Mutezile telakkisine göre verilen emir, kişinin kudretten yoksun olduğu (ikinci) zaman birimi içinde yerine getirilmiş olur. Güç ve kudretten yoksunluk çerçevesinde Mutezile'nin sergilediğinden daha belirgin hangi teklif-i ma la yutak vardır? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bu anlatılandan da daha tutarsız olanı şudur ki Mutezile, "Kudret fiilden önce bulunur" demişlerdir. Bilindiği üzere fiil Allah'a karşı dostluk veya düşmanlık halinin mevcudiyetini gösteren bir belgedir. Kul fiili meydana getirdiği sırada fiil küfürse düşmanlık pozisyonunda, şayet imansa dostluk pozisyonunda bulunan kimsedir. Sonuç olarak i'tizal anlayışına göre Allah'a yönelik dostluk da düşmanlık da daima kulun yasaktan kaçınması ve emre uyması zamanının dışında vuku bulmaktadır.
Mutezile mensuplarının, Cenab-ı Hakk'ın, “Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi” mealindeki beyanının cebir anlamına geldiğini iddia edişlerine gelince, ayet-i kerimenin böyle bir anlama gelmesi bahis konusu değildir. Çünkü Allah bütün insanlara fıtri olarak imanı ilkin zaruri kılmıştır, şu ayet-i kerimesinin işaretiyle: “Göklerde ve yerde olanlar ister istemez O'na teslim olmuştur”. Görüldüğü üzere Allah Teala bütün yaratıklarla birlikte insanları da fıtraten İslam'a mecbur etmiştir. Şu halde (dünya hayatındaki) ikinci defa imanın iradeye bağlı olduğu ortaya çıkmıştır.
Mutezile mensuplarının iki fiile ilişkin kudretin birden fazla olmadığını söylemeleri de isabetsizdir. Çünkü onların benimsedikleri ilkelerden biri de kudretin birden fazla zaman dilimine sirayet etmediği biçimindedir. Buna göre iki fiilin aynı anda tek kudretle vücut bulması mümkün olmadığı gibi iki fiile ait tek kudretin fiillerden sadece biri için fonksiyonel hale gelmesi de imkan dahilinde değildir, zira kudretin sürekliliği bulunmamaktadır. Buna ek olarak kudretin fiillerden birinde bedel yoluyla bulunması da muhaldir, çünkü Mutezile fiillerden biri için asıl teşkil eden kudretin kendisini öbürü için de asıl kabul etmişlerdir. Sonuç olarak onlara ait yorumun isabetsiz olduğu kanıtlanmıştır.
Kişinin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük de kendinedir. Bu ilahi beyanda şu hususun ispatı vardır ki Allah Teala'nın kullarına yönelik olarak gönderdiği emirler ve yasaklar onların menfaatleri veya kendilerine dokunabilecek zararlar hikmetine bağlıdır. O'nun, kendisine sağlanacak faydalar sebebiyle emir göndermesi veya zatına dokunacak zararlar kaygısıyla yasak çıkarması söz konusu değildir, aksi takdirde O, emretmek suretiyle menfaat sağlayan ve yasaklama yoluyla zararları uzaklaştıran biri konumuna girerdi; tıpkı yaşadığımız alemde olageldiği gibi: Başkasına bir hususu emreden kimse umulan bir yarardan dolayı emir çıkarmakta, yasak koyan kimse de endişe ettiği bir zararı bertaraf etmek için bunu yapmaktadır. Cenab-ı Hak ise bütün bunlardan yüce ve münezzehtir.
Rabb'imiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Bu konuda iki yorum ortaya konulmuştur: Birincisine göre, unutursak terkedip yapmazsak demektir; Cenab-ı Hakk'ın, “Münafıklar Allah'ı unuttu, Allah da onları yüz üstü bıraktı” ve “Gerçek şu ki biz (insan türünün atası) Adem'le daha başlangıçta ahitleşmiştik, ne var ki o, unuttu:” Yani antlaşmasını terketti, beyanlarında olduğu gibi. Hataya düşersek. Yani yasaklandığımız günahları işlersek. ikincisi, denilmiştir ki ayette yer alan nisyan ve hata kavramları gerçek anlamlarını taşımaktadır. Bir anlamda bu ilahi beyanın üst tarafında "deyiniz" anlamına gelen bir kelimenin varlığı kabul edilmektedir, yani, "Bizi şundan şundan sorumlu tutma deyiniz" şeklinde.
Ayetin bu kısmı üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mutezile'nin kanaati şöyledir: Allah Teala bu beyanı ile salt bir kulluk ve kendisine yakınlık sağlaması hikmetine bağlı olarak duada bulunulmasını emretmiştir. Nitekim, “Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vad ettiklerini ikram et, kıyamet gününde bizi rezil ve kepaze etme! Şüphesiz sen sözünden asla caymazsın”, ayrıca, “Muhammed 'Rabb'im! Onlar hakkında adaletinle hükmünü ver!' dedi” mealindeki ilahi beyanlar ve benzerlerinde de durum aynıdır. Bu tür ayetlerde yer alan dua, mutlak anlamda kullukta bulunma ve Allah'a yakınlık elde etme hedefini amaçlar. Çünkü Resulullah (s.a.), unutma ve hata yoluyla işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacağımızı, ayrıca Allah'ın vadinden caymayacağını haber vermiştir. Bilindiği üzere aziz ve celil olan Allah hiçbir şekilde haksızlık etmeyip adalet çerçevesinde hüküm verir. Bunlardan başka Cenab-ı Hakk'ın şu beyanı da bizim için delil teşkil eder: “Ey Muhammed! Günahın için bağışlanma talebinde bulun”. Oysa ki Allah Hz. Peygamber'in geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını haber vermiştir. Demek ki gerçek bizim söylediğimiz gibidir. Evet, Mutezile bu telakkiyi benimsemektedir.
Bu meselede bize göre hareket noktası şudur: Unutma veya hata yoluyla günah işlemesine karşılık Cenab-ı Hakk'ın kulunu kınayıp hafifçe azarlaması hikmetine giren bir husustur; bu sayede insanlar Allah'ın hakkını korusunlar, belirlediği sınırlara riayet edip yasaklarına girmesinler ve unutmasınlar diye. Dikkat etmez misin ki Allah hata yoluyla insan öldürme fiilini işleyen kimseye kefaret cezası düzenlemiş ve bu meseleyle ilgili ayetin sonunda, “Bütün bunlar Allah tarafından tövbesinin kabul edilmesi içindir” buyurmuştur. Şayet Allah Teala'nın hata yoluyla insan öldürme fiiline ceza vermesi caiz olmasaydı insan öldürme için kefaretin ve tövbenin öngörülmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu anlatılanlar hata yoluyla işlenen fiillere ceza tertip edilmesinin hikmet açısından mümkün olduğunu göstermektedir.
İkinci olarak, Cenab-ı Hakk'ın [Hz. Musanın arkadaşının ifadesiyle] şu beyanını zikretmek gerekir: “Balığı olsa olsa şeytan unutturmuş ve hatırlamama engel olmuştur:” Şeytanın eylemi daima korunup sakınılacak hususlardan biridir, bundan dolayıdır ki ayette belirttiği husus gerçekleşmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Aslında insan yanılıp unutmaktan korunmaya heves etse bunlardan korunmuş olabilir. Bu sebeple de sözü edilen iki arızadan esen kalmak için dua etmesi tabii bir davranıştır, çünkü insan gayret göstermek suretiyle bunlardan kurtulur, umursamazlıkla da bunların girdabına düşer.
Üçüncü bir delil de sözünü ettiğimiz üzere “nisyan” (unutma) terketmektir, “hata” (.lb..l ı) ise yasaklanan şeyi işlemektir. Allah'ın buyruğunu terkeden, yasağını işleyen kimse elbette cezayı hak eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Binaenaleyh bu tür davranışlar karşısında dua etmek yerinde bir harekettir, ta ki müminlere emri terketmeleri ve yasağı işlemeleri sebebiyle azap gerçekleşmesin!
Eğer denilirse ki: Resulullah'ın (s.a.), “Ümmetimden hata, unutma ve zorlama altında yaptıkları günahların sorumluluğu kaldırılmıştır” mealindeki hadisinin mahiyeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Bu hadis başka konularda değil, özel olarak inkar etmek hakkında söylenmiştir. Bunun açıklaması şöyledir ki Asr-ı saadet'te bazı müslümanlar İslamiyet'i yeni kabul etmiş bulunuyordu. Zaman zaman unutkanlık veya yanlışlık sebebiyle konuşmalarında küfrü andıran ifadeler yer alıyor, ayrıca aynı nitelikte sözler söylemeye zorlanıyor, ölüm korkusuyla bu sözleri dilleriyle söylüyorlardı. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böylelerinden sorumluluğun kaldırıldığını haber vermiştir.
{İmam Matüridi (r.h.) şöyle dedi:} Sözü edilen hadiste aftan bahsedilmektedir; bunda aynı zamanda sorumluluğun bulduğuna dair kanıt vardır. Muhtemelen af vadi dua şartına bağlanmıştır, bu sebeple de müminler yukarıda bahis konusu edilen duaları yapmaktadır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, “Rabb'imiz! Unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma!” mealindeki duayı yapmış ve kabul edildiği kendisine haber verilmiştir, dolayısıyla herhangi birine ilkin bu duayı yapması emredilmiş değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Cenab-ı Hakk'ın, “Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vad ettiklerini ikram et!” mealindeki beyanına gelince burada iki yorum bahis konusudur. Birincisi, Allah Teala peygamberlere ve ilke olarak bütün müminlere cenneti vad etmiştir; her bir müminin O'ndan dileği, kendisini, cennet vadettiği zümreden kılmasına yöneliktir. İkincisi mümin bu dua ile vad edilen cennete, sayesinde layık olacağı imanla son nefesini bitirmesini (hüsn-i hatime) dilemesidir.
Hz. Peygamber'e bağışlanma talebinde bulunmasının emredilmesinde de iki yorum söz konusudur. Birincisi, rivayet edilen şu hadis çizgisinde olmasıdır: “Müezzin, ezan (okurken) sesinin uzandığı yere kadar bulunan insanların affolunduğu bir konuma sahip olan kimsedir”. Buradaki anlam sözü edilen alanda bulunanların (müezzin ve ezanı) sayesinde bağışlanmaya hak kazanmasından ibarettir. Hz. Peygamber'in bağışlanmayı dilemesi de bu çizgi üzerinde seyredebilir, yani onun istiğfarı ümmetinden bazılarının bağışlanması içindir. İkincisi, mağfiret sözlükte "örtmek, gizlemek" demektir. Bir bakıma Peygamber geçmiş ve gelecek günahı affedildikten sonra bunun başkalarının muttali olmasından gizlenmesini talep etmiştir.
{İmam [Matüridi] (r.h.) şöyle dedi:} İstiğfarda aslolan bağışlanmanın istenmesidir. Eğer hata veya unutma için azap caiz değilse, Allah'ın azap etmesi zulüm konumuna geçer; buna göre af istemenin mahiyeti O'nun zulmetmemesinden ibaret olur; bu ise yükümlü tutulma ve imtihana çekilme ilkesiyle bağdaşmaz. Bunun gibi hata veya unutma yoluyla günah işleyen kimse ilke olarak bağışlanmış durumda olsaydı onun yapacağı şey Allah'ın lütfettiği nimete karşı şükretmekten ibaretti. Buna mukabil bağışlanmanın istenmesinde ilahi nimetin gizlenmesi ve imtihan ilkesinin iptal edilmesi vardır. Halbuki bir müminin Allah'ın nimetlerini görmezlikten gelip nankörce davranması olmayacak bir şeydir. Bu sebeplerle yukarıda bahis konusu edilen ayetlerde imtihan unsuruna yer veren anlamın bulunması gerekmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Aziz ve celil olan Allah'ın, “Muhammed 'Rabb'im! Onlar hakkında adaletinle (hak) hükmünü ver' dedi” mealindeki beyanına gelince, denilmiştir ki bu ayette yer alan "hak" (حق) azap anlamına gelir. Buna göre Allah, peygamberine müşriklerin üzerine ilahi azabı indirmeyi istemesini emretmiş olmaktadır. Ayete, "Hak ve adaletin ta kendisi olan hükmünle hüküm ver!" manası da verilmiştir. Söz konusu edilen bu anlamlar ihtimal dahilinde bulununca durumun Mutezile mensuplarının ileri sürdükleri gibi olmadığı ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Denildi ki ayette geçen "ısr" (اصر) kelimesi "ahid" (عهد), yani antlaşma anlamına gelir. Buna göre Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Öncekilere yüklediğin gibi bize de terkedip bozduğumuz takdirde cezalandıracağın bir ahit yükleme! Önceki ümmetler bir günah işlediklerinde Cenab-ı Hak helal kıldığı şeylerden birini onun miktarınca haram kılıyordu. Mesela Allah Teala'nın, “Bir kısım yahudinin zulmü sebebiyle daha önce kendilerine helal kılınmış bulunan tertemiz şeyleri onlara haram kıldık” mealindeki ayetinde anlatılan, Ashabu'l-uhdud ve diğerlerinde olduğu gibi. Müslümanlar böyle bir akıbetten korktukları için, "Ey Rabb'imiz, dediler, işlediğimiz bir günahtan dolayı bize ağır yük yükleme!" Ayette geçen "ısr" kelimesi "ağırlık, geçmiş ümmetlere yüklenen zor şeyler" demektir; mesela onların tövbesi, Cenab-ı Hakk'ın “birbirinizi öldürünüz” beyanında anlatıldığı şekilde gerçekleşiyordu.
Ey Rabb'imiz, bize güç yetiremeyeceğimiz yükleri taşıtma! Ayet-i kerimenin bu kısmı iki yoruma açıktır. Biri, "Güç yetiremeyeceğimiz öldürme ve helake maruz bırakma!" şeklindedir, çünkü bu durumda müminlerin yok edilmesi bahis konusudur, yok edilişte de güçlerinin ortadan kalkması tabii bir sonuçtur, {İmam (r.h.) şöyle dedi:} Yani cazip görüp kendisiyle oyalanacağımız ve dolayısıyla buyruğundan uzak kalacağımız şeyleri bize yükleme demektir. Bu durumda ayetin bu cümlesi günahlardan koruması için Allah'a dua etme konumunda bulunur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Diğer bir yorum ise ayette fiil kudretinin kastedilmiş olmasıdır. Bizim anlayışımıza göre bu kudret fiilden önce bulunmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Günahlarımızı affet! Bizi bulunduğumuz hal üzere bırak ve cezaya maruz bırakma diye yorumlanmıştır.
Bizi bağışla, bize acı! Yani kusurumuzu ört! “Gafr” (غفر) kökü “setr” (ستر), yani örtmek anlamına gelir. Bu anlamdan hareketle tolgaya miğfer denmiştir, çünkü miğfer başı örtüp korur. Günahın örtülmesi en büyük nimettir.
Sen bizim mevlamızsın. Sen bize herkesten daha yakın ve daha merhametlisin, sen bizim koruyucumuzsun, dostumuz ve yardımcımızsın diye anlam verilmiştir. Biz mevla ve velinin anlamını daha önce anlattık.
İnanmayan topluluğa karşı bize yardım et! Bunların bilinen kafirlerin veya şeytanların olması muhtemeldir. Yani onlara karşı bize zafer ver. Bütün güç ve kudret yüce ve ulu Allaha aittir.
Yorum
-
«Tâkat getiremeyeceğimiz yükü bize yükleme, Allâh’ım...»
ALLAH’A BAKAN GÖZLERİ, DÜNYAYI UNUTMUŞ
Ey bunca zamandır bizi te’dîb eden Allah;
Ey âlem-i İslâm’ı ezen, inleten Allah!
Bizler ki senin va’d-i İlâhîne inandık;
Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl seni andık;
Bizler ki beşer bir sürü ma’bûda taparken,
Yıktık o yaman şirki, devirdik ebediyyen;
Bizler ki birer hamlede evhâmı bitirdik,
Ma’bedlere Ma’bûd-i Hakîkî’yi getirdik;
Bizler ki senin ismini dünyâya tanıttık...
Gördükse mükâfâtını, yâ Rab, yeter artık!
Çektirmediğin hangi elem, hangi ezâdır?
Her ânı hayâtın bize bir rûz-i cezâdır!
Ecdâdımızın kanları seller gibi akmış...
Maksadları dîninle beraber yaşamakmış.
Evlâdı da kurbân olacakmış bu uğurda...
Olsun yine, lâkin bu ışık yoksulu yurda,
Bir nûr-i nazar yok mu ki baksın bacasından?
Bir yıldız, İlâhî? Bu ne zulmet! Bu ne zindan!
Hâlâ mı semâmızda gezen leyle-i memdûd?
Hâlâ mı görünmez o seher-pâre-i mev’ûd?
Ömrün daha en canlı, harâretli çağında,
Çalkanmadayız ye’s ile hirman batağında!
Kâm aldı cihan, biz yine ferdâlara kaldık...
Artık bize göster ki o ferdâyı: Bunaldık!
Bir emrine ecdâdı da, ahfâdı da kurban...
Olmaz mı bu millet daha te’yîdine şâyan?
Hüsran yine bîçârenin âmâlini sardı;
Âtîsi nigâhında karardıkça karardı.
Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken,
Bir başka cehennem çıkıversin... Bu ne erken!
Lâkin bu cehennem onu yıldırdı mı? Asla!
İ’lâya seğirtip duruyor nâmını hâlâ.
Kum dalgalarından geçiyor öyle şitâban:
Gûyâ o sabâ, geçtiği çöller de hıyâban.
Kar kütlelerinden iniyor öyle yaman ki:
Bir çağlayan akmakta yarıp taşları sanki.
Kızgın günün altında beyâbânı dolaştı;
Yalçın buzun üstünde sekip dağları aştı.
Artık gidiyor: Hakk’a varan bir yolu tutmuş,
Allâh’a bakan gözleri dünyâyı unutmuş.
Cûş eyleyedursun geriden nevha-i hüsran...
Yâdında onun şimdi ne mâtem, ne de hicran!
Yâdında değil lânesinin hüzn-i elîmi;
Yâdında değil yavrusunun tavr-ı yetîmi;
Yâdında değil doğduğu, ter döktüğü toprak;
Yâdında kalan hâtıra bir şey, o da ancak:
Gökten ona «yüksel!» diyen ecdâd-ı şehîdi!
Artık o da yükseldi, fakat yerde ümîdi:
Bir böyle şehîdin ki mükâfâtı zaferdir,
Vermezsen İlâhî dökülen hûnu hederdir!
Yorum
-
Lâ Yukellifu (لَا يُكَلِّفُ)
İbn Fâris, "k-l-f" (kef, lam, fe) kökünün dilde "birine altından kalkması zor bir iş vermek, meşakkat, ağır bir yük altına girmek, insanın yüzünde sonradan beliren leke ve fıtrata sonradan eklenen ağır yük" anlamlarına geldiğini açıklar. Olumsuz muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. (Asla kasten ağır bir yük/külfet yüklemez).
Toshihiko Izutsu, "teklif" kavramının İslami ahlak felsefesindeki o ontolojik yerini tahlil eder. Teklif, basit bir emir değil; insanın taşıyabileceği o ahlaki ve hukuki sorumluluğun (yükün) ilahi bir otorite tarafından bizzat fıtrata bindirilmesidir. Allah, bu ayetle "teklif"in keyfi, tahakküm edici ve despotik bir eziyet olmadığını; bütünüyle rasyonel ve fıtri bir sınıra (kapasiteye) tabi olduğunu ilan eder.
Allâhu (اللَّهُ)
(O mutlak kudret ve adalet sahibi olan Allah).
Nefsen (نَفْسًا)
İbn Fâris, "n-f-s" (nun, fe, sin) kökünün dilde "bir şeyin aslı, cevheri, nefes, ruh ve bizzat kişinin kendi özü/şahsiyeti" anlamlarına geldiğini belirtir. (Hiçbir şahsiyete / bilincin bizzat kendisine).
İllâ (إِلَّا)
(Ancak ve sadece şu istisna durumu müstesnadır). İstisna edatı.
Vus'ahâ (وُسْعَهَا)
İbn Fâris, "v-s-a" (vav, sin, ayn) kökünün dilde "darlığın (dîk) ve sıkışıklığın mutlak zıttı, bütünüyle genişlemek, hacim, kapasite ve insanın zerre kadar zorlanmadan tahammül edebileceği o doğal sınır" anlamlarına geldiğini açıklar. (Sadece onun o fıtri tahammül gücü / mutlak kapasitesi kadar).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu "Vüs'undan fazlasını yüklemez" (lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus'ahâ) fermanındaki ilahi hukukun temel yasasını okur. İnsan kendi nefsine eziyet edebilir, toplumlar insana taşıyamayacağı ideolojik kölelikler yükleyebilir. Ancak Kur'an, ilahi yasanın (şeriatın) asla insanın biyolojik, psikolojik ve sosyal kapasitesini (vüs'unu) çatlatacak, onu hayattan koparacak bir "imkânsızı isteme" (teklif-i mâ lâ yutâk) zorbalığına dönüşmeyeceğini sarsılmaz bir ilke olarak mühürler. Adalet, kapasiteyle orantılı olandır.
Lehâ (لَهَا)
(Sadece bizzat kendi lehine / kendi hesabınadır).
Mâ Kesebet (مَا كَسَبَتْ)
İbn Fâris, "k-s-b" (kef, sin, be) kökünün dilde "bir şeyi elde etmek için çabalamak, çalışarak kazanmak ve el emeği" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi müennes fiildir. (Kendi hür iradesi ve fıtri meyliyle kasten kazanıp elde ettiği o iyilikler).
Ve Aleyhâ (وَعَلَيْهَا)
(Ve yine bizzat onun kendi aleyhine / kendi omuzlarındaki ağır bir yüktür).
Mektesebet (مَا اكْتَسَبَتْ)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünden ifteale babında mazi fiildir. İfteale babı, bir eylemin zorlanarak, yapay bir çabayla, fıtrata karşı gelinerek işlenmesini ifade eder. (Fıtratını zorlayarak, kasten ve bizzat işlediği o kötülükler/günahlar).
Râgıb el-İsfahânî, "kesebet" (lehine olan kazanç) ile "iktesebet" (aleyhine olan kazanç) kelimeleri arasındaki o devasa fıtri/psikolojik uçurumu tahlil eder. İnsanın iyilik (sâlih amel) yapması "kesb"dir; yani suyun yokuş aşağı akması gibi insanın kendi saf doğasına (fıtratına) bütünüyle uygun, zorlanmadan yapılan fıtri bir kazançtır. Ancak insanın günah işlemesi "iktisab"dır (ifteale babı); kişi bir günahı işlerken vicdanını, fıtratını ve ilahi sınırları kasten ezip parçalamak, yani "kendi ontolojisini zorlamak" zorundadır. İyilik insanın doğası, kötülük ise insanın kendine uyguladığı şiddettir.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
(Ey bizi var edip terbiye eden mutlak Rabbimiz).
Lâ Tuâhıznâ (لَا تُؤَاخِذْنَا)
İbn Fâris, "e-h-z" (hemze, hı, zel) kökünün dilde "bir şeyi kasten yakalamak, kıstırmak, eline almak, ele geçirmek ve yapılan bir hatadan dolayı derhal hesaba çekmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Mufâale babında olumsuz emir (dua/niyaz) kipidir. (Bizi derhal ve anında o kıskıvrak yakalama ile hesaba çekme).
İn Nesînâ (إِنْ نَسِينَا)
İbn Fâris, "n-s-y" (nun, sin, ye) kökünün dilde "bir şeyi hafızada yitirmek, aklından çıkıp gitmesi, unutmak ve kasten terk etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Şart edatı ve mazi fiil. (Şayet beşeri zayıflığımızla unutur / gaflete düşersek).
Ev Ahta'nâ (أَوْ أَخْطَأْنَا)
İbn Fâris, "h-t-e" (hı, tı, hemze) kökünün dilde "isabetin mutlak zıttı, hedefi vuramamak, kasten veya sehven doğrudan sapmak, yanılmak ve hata etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Mazi fiil. (Yahut da istemeyerek hedefi şaşırır / hata edersek).
Rabbenâ (رَبَّنَا)
(Ey mutlak Rabbimiz).
Ve Lâ Tahmil (وَلَا تَحْمِلْ)
İbn Fâris, "h-m-l" (ha, mim, lam) kökünün dilde "bir nesneyi omuzlayıp sırtta taşımak, ağır yük, insanın belini büken ağırlık ve hamilelik" anlamlarına geldiğini açıklar. Olumsuz emir kipidir. (Ve asla kasten yükleme / omuzlarımıza bindirme).
Aleynâ (عَلَيْنَا)
(Bizzat bizim üzerimize).
İsran (إِصْرًا)
İbn Fâris, "e-s-r" (hemze, sad, ra) kökünün dilde "ağır zincir, insanın hareket etmesini bütünüyle engelleyen pranga, çözülmez düğüm, ağır ahit ve çok zor yükümlülük" anlamlarına geldiğini açıklar. (O altından kalkılamaz zincirleri / o hukuki ve teolojik prangaları).
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "isr" (ağır zincir/pranga) kavramını İsrailoğullarının tarihsel ve dinsel yasaları üzerinden okur. Önceki ümmetler, kendi yaptıkları itirazlar, şekilcilikler ve tuğyanlar yüzünden ilahi yasa tarafından "isr" (ağır şer'i hükümler, prangalar, affı olmayan cezalar) ile terbiye edilmişlerdir. Müminler bu duayla, dinin o fıtri, özgürleştirici ve sade zemininde kalmayı talep eder; dini kendi elleriyle yaşanamaz bir ideolojik kâbusa (prangaya) çevirmekten sığınırlar.
Kemâ (كَمَا)
(Tıpkı bizzat şu şekilde olduğu gibi).
Hameltehu (حَمَلْتَهُ)
(Onu kasten omuzlarına bindirip / ağır bir ceza olarak yüklediğin gibi).
Alellezîne (عَلَى الَّذِينَ)
(Bizzat o şu kimselerin üzerine).
Min Kablinâ (مِنْ قَبْلِنَا)
(Bizden bizzat önce yaşamış ve helak olmuş olan o kitlelere).
Rabbenâ (رَبَّنَا)
(Ey yegâne sığınağımız ve Rabbimiz).
Ve Lâ Tuhammilnâ (وَلَا تُحَمِّلْنَا)
İbn Fâris, "h-m-l" kökünden tef'îl babında olumsuz emir fiilidir. Tef'îl babı eylemdeki şiddeti ve ağırlığın katlanmasını ifade eder. (Ve asla o belimizi kıracak, bizi ezecek katmerli yükleri bize taşıtma).
Mâ Lâ Tâkate (مَا لَا طَاقَةَ)
İbn Fâris, "t-v-k" (tı, vav, kaf) kökünün dilde "boyna geçirilen halka, insanın tüm eforunu sarf ettikten sonra ulaşabildiği o mutlak son sınır ve gücün yetmesinin nihai noktası" anlamlarına geldiğini açıklar. (Tüm gücümüzü tüketsek de asla boyun eğemeyeceğimiz o kapasite aşımını).
Lenâ Bihî (لَنَا بِهِ)
(Bizzat bizim hiçbir şekilde ona gücümüzün yetmeyeceği şeyi).
Va'fu (وَاعْفُ)
İbn Fâris, "a-f-v" (ayn, fe, vav) kökünün dilde "rüzgârın esip çölde bırakılan ayak izlerini bütünüyle silip süpürmesi, fazlalık, kökünden kazımak ve affetmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Emir kipidir. (Ve o günahlarımızın izlerini kasten silip süpür / bizi mutlak surette affet).
Annâ (عَنَّا)
(Bizzat bizim sicilimizden).
Vağfir (وَاغْفِرْ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" (ğayn, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyin üzerini kasten örtmek, kirden korumak, yaranın üstünü bağlamak ve günahın o varoluşsal çirkinliğini gizlemek" anlamlarına geldiğini açıklar. Emir kipi. (Ve o içsel çirkinliklerimizin üzerini bütünüyle ört / bizi bağışla).
Lenâ (لَنَا)
(Bizzat bizim lehimize).
Verhamnâ (وَارْحَمْنَا)
İbn Fâris, "r-h-m" (ra, ha, mim) kökünün dilde "anne rahmi, birini kanatları altına almak, koşulsuz/karşılıksız bir acıma hissi ve o en derin mutlak şefkat" anlamlarına geldiğini açıklar. Emir kipi ve zamir. (Ve bizi o mutlak şefkatinle / o anne rahminin koruyuculuğuyla sarıp sarmala).
Ente (أَنْتَ)
(Çünkü bizzat ve sadece Sen'sin).
Mevlânâ (مَوْلَانَا)
İbn Fâris, "v-l-y" (vav, lam, ye) kökünün dilde "iki şeyin arasına başka hiçbir yabancı unsur girmeksizin bitişik olmak, yan yana durmak, mutlak hâmî, dost ve koruyucu otorite" anlamlarına geldiğini açıklar. (Bizim o araya hiçbir boşluk sokmayan yegâne ve mutlak velimiz / sarsılmaz otoritemiz).
Fensurnâ (فَانْصُرْنَا)
İbn Fâris, "n-s-r" (nun, sad, ra) kökünün dilde "mazluma arka çıkmak, yardım etmek, destek olmak ve kurak toprağa inip ona hayat veren şiddetli yağmur" anlamlarına geldiğini açıklar. Emir kipi. (O halde o mutlak yardımını / hayat veren desteğini kasten bizim için indir).
Alel Kavmil (عَلَى الْقَوْمِ الْ)
İbn Fâris, "k-v-m" (kaf, vav, mim) kökünün dilde "aynı hedef için birlikte duran ve ortak bir inançla harekete geçen insan yığınları, örgütlü topluluk" anlamlarına geldiğini açıklar. (O örgütlü ve zorba toplulukların bizzat üzerine).
Kâfirîn (كَافِرِينَ)
İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyin üzerini örtmek, tohumu toprağa gizlemek, hakikati kasten saklamak ve nankörlük" anlamlarına geldiğini açıklar. (O ilahi hakikatin üzerini kasten örten / şirki ve sömürüyü dayatan kâfirlere karşı).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Bakara suresinin bu efsanevi kapanış ayetindeki (Âmenerresûlü) o devasa "hukuk, ahlak ve dua" mimarisini tahlil eder. Sure, hukuki hükümlerle, faiz yasaklarıyla ve borç kayıtlarıyla (toplumsal düzenle) örüldükten sonra, bu kapanışla muhatabını yeniden bütünüyle ontolojik bir acziyet zeminine çeker. Mümin; "İşittim ve itaat ettim" diyen sarsılmaz bir savaşçı iken, "Bana taşıyamayacağım yükü yükleme, ayak izimi sil (afv), beni şefkatle sar (merhamet)" diyerek mutlak otoritenin (Mevlâ) karşısında bütünüyle hiçliğe bürünen bir kuldur. İman; hakikati kasten örtenlere (kavmi'l-kâfirîn) karşı dikilen o eğilmez direniş (nusret) ile, Yaratıcı karşısındaki o kusursuz teslimiyetin o eşsiz ve nihai fermanıdır.
Yorum
Yorum