وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 281. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi, hesap verme, bakara suresi 281. ayet, bakara 281, adalet, kıyamet, haksızlık, allah, gün, nefis, takva, zulüm
-
Allah'ın huzuruna çıkarılacağınız günden korkun. Orada herkese dünyada yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık edilmeyecektir.
Allah'ın huzuruna çıkarılacağınız günden korkun. Tevil ehlinin hepsi, bu ayetin, Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme en son nazil olan vahiy olduğunu söylemiştir. İbn Abbas'tan gelen rivayetler de aynı mahiyettedir. Durum alimlerin söylediği gibi ise, meselenin mahiyeti -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şundan ibaret olmalıdır: Cenab-ı Hak, insanları, ahiret gününü unutmamaya teşvik etmektedir, çünkü ahiretin unutulması yaşama hırsı doğurur, yaşama hırsı mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğü de cimriliğe götürür, kişiyi ibadet ve itaatleri yerine getirmekten alıkoyar. Durum böyle olunca, Kur'an vahyinin sona erdirilmesine en layık olan ayet, bu muhtevaya sahip ayetten ibaret olur, ta ki, insanlar ahiret gününü unutmasın ve dolayısıyla onun sevap ve mükafatından yoksun kalmasın. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Sonuç olarak Cenab-ı Hak bu ayette şöyle buyurmuş olur: Allah Teala'nın sizi kulluğa davet ettiği her konuda ve üzerinize yüklediği her görevde O'nun uyarı ve azabından sakının.
Yorumu Yorumla
-
Vettekû (وَاتَّقُوا)
İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi korumak, zarardan sakınmak ve tehlikeye karşı kalkan edinmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvanın, nefsi günahlardan ve ahirette zarar verecek şeylerden korumak olduğunu, bu ayette kıyamet gününün dehşetinden ve ilahi hesaptan sakınmayı ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, takva kavramının Kur'an'ın ahlaki sisteminin merkezinde yer aldığını, salt bir korkudan ziyade, ilahi azaba karşı aktif bir ruhsal savunma ve derin bir sorumluluk bilinci geliştirmek anlamına geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin, faiz yasağı ve borçluya mühlet verilmesi gibi iktisadi emirlerin hemen ardından gelerek, tüm ekonomik ve sosyal işlemlerin nihai hesabının verileceği bilinciyle ilahi sınırların korunmasını emrettiğini vurgular.
Yevmen (يَوْمًا)
İbn Fâris, y-v-m kökünün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimini, bir devri veya dönemi ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, yevm kelimesinin mutlak bir zaman aralığı için de kullanıldığını, ayette nekra (belirsiz) formda gelmesinin bu günün dehşetini, büyüklüğünü ve dünyadaki sıradan günlerden farklı olan eşsiz korkutuculuğunu vurguladığını belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik dilinde bu kelimenin sadece bir takvim birimi olmadığını, tarihin sonunu, zamanın anlamını yitirdiği kozmik anı ve ilahi adaletin tecelli edeceği nihai hesaplaşma aşamasını simgeleyen güçlü bir retorik araç olduğunu analiz eder.
Turce'ûne (تُرْجَعُونَ)
İbn Fâris, r-c-a kökünün bir şeye geri dönmek, eski haline rücu etmek ve yönelmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu edilgen fiilin, insanın kendi iradesiyle değil, ilahi bir kudret tarafından zorunlu olarak yaratıcısına döndürülmesini, yani ölümden sonraki dirilişi ve mahşerdeki toplanmayı ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin meçhul (edilgen) yapısının, insanın ahiret karşısındaki acizliğini, dünyevi güçlerin sıfırlandığı durumu ve ilahi otoritenin mutlak hakimiyetini pekiştirdiğini, yaşamın nihai durağının mecburi olarak Allah'ın huzuru olduğunu vurgular.
Allah (اللَّهِ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün kulluk edilen, yönelinen, sığınılan mutlak varlık anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın son inen ayetlerinden biri olduğu kabul edilen bu bağlamda ismin, sadece merhametli bir yaratıcı olarak değil, aynı zamanda mutlak ve adil bir hesap sorucu olarak ön plana çıktığını, insanın yeryüzündeki tüm eylemlerinin nihai referans ve hesap noktasını oluşturduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla kadim Sami dillerindeki ilah tasavvurlarıyla bağlarına dikkat çekerken, Kur'an'ın eskatolojik bağlamlarda bu ismi şirk unsurlarından tamamen arındırarak eşsiz, tek ve nihai otorite sahibi bir yargılayıcı olarak nasıl yeniden anlamlandırdığını not eder.
Tuveffâ (تُوَفَّىٰ)
İbn Fâris, v-f-y kökünün bir şeyi eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek, tamamlamak ve sözünde durmak anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin, hak edilen bir karşılığın hiçbir eksiklik olmaksızın tam manasıyla ödenmesi demek olduğunu; ayetin bağlamında iyilik veya kötülük olarak yapılan her eylemin ahiretteki karşılığının hiçbir hak zayi edilmeden ödeneceğini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, vefa kökünden gelen bu edilgen fiilin ilahi adaletin kusursuzluğunu simgelediğini, faiz veya haksız kazanç gibi yeryüzündeki sömürücü adaletsizliklerin aksine, ahiretteki terazinin şaşmaz bir tamlıkta tartılacağını vurgular.
Nefsin (نَفْسٍ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün can, kan, bir şeyin zatı, bizzat kendisi ve gerçeği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde nefsin insanı insan yapan bilinç, ruhani öz ve muhatap alınan varlık olduğunu, burada hiçbir statü veya soy ayrımı gözetilmeksizin mutlak bireysel sorumluluğun altının çizildiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvirinde nefis kelimesinin bireyin ahlaki eylemliliğinin merkezi olduğunu, hesap gününde toplumsal kimliklerin yok olacağını ve her bireyin kendi amelleriyle tek başına yüzleşeceğini gösteren ontolojik bir ağırlık taşıdığını analiz eder.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, k-s-b kökünün çalışmak, çabalamak, bir eylemde bulunmak ve bir şeyi elde etmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kesb kavramının, insanın kendi iradesi ve eylemiyle kazandığı fayda veya zarar olduğunu, ayette ise dünyada bilinçli olarak işlenen her türlü manevi ve maddi ameli, sevap veya günahları kapsadığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, insanın varoluşsal olarak fiillerinin mutlak yaratıcısı olmasa da kendi özgür iradesiyle bu eylemleri seçip kesb eden (kazanan/elde eden) özne olduğunu, ilahi adaletin de bu bilinçli kazanç üzerinden tecelli edeceğini kelimenin teolojik derinliği üzerinden açıklar.
Yuzlemûn (يُظْلَمُونَ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün temel olarak bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak, haksızlık etmek ve karanlık anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, zulmün adaletten sapmak, hakkı gasp etmek ve sınırı aşmak olduğunu, ayetteki bu edilgen ifadenin hiç kimsenin hak ettiğinden bir zerre az mükafat veya hak ettiğinden bir zerre fazla ceza almayacağı anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu negatif değer kelimesinin edilgen kullanımının Kur'an'daki ilahi adalet tasavvurunun temel taşı olduğunu; ekonomik sömürüyü anlatan faiz ayetlerinin silsilesi sonunda yer alan bu cümlenin, insanın insana ettiği dünyevi zulmün karşısına ilahi mutlak adalet ve hakkaniyeti kesin bir dille yerleştirdiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla