Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 273. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 273. Ayet

    لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lilfukarâ-i-lleżîne uhsirû fî sebîli(A)llâhi lâ yestetî’ûne darben fi-l-ardi yahsebuhumu-lcâhilu aġniyâe mine-tte’affufi ta’rifuhum bisîmâhum lâ yes-elûne-nnâse ilhâfâ(en)(k) vemâ tunfikû min ḣayrin fe-inna(A)llâhe bihi ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yardımlar kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan kimseler içindir. Hallerini bilmeyen vakasları sebebiyle çekinmelerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. Hayır namına yaptığınız her bir harcamayı Allah çok iyi bilmektedir.

      Yardımlar kendilerini Allah yoluna adamış kimseler içindir. Denildi ki, burada yer alan "fi sebilillah" ifadesi "an sebilillah" demektir, yani hazırlık yapmak için gerekli mali imkana sahip bulunmadıkları için cihattan alıkonan kimseler, şu ayet-i kerimede belirtildiği üzere: ''Allah ve Resulüne karşı iyi niyet sahibi olmak şartıyla zayıflara, hastalara ve savaş için hazırlık yapacak bir şey bulamayanlara [savaşa çıkmama konusunda] günah yoktur". Araplar, hazan cer harflerini birbirinin yerine kullanırlar [ayetin bu kısmında 'fi' yerine 'an' edatının kullanılması gibi]. Kendilerini Allah yoluna adamış. Yani kendilerini Allah'a itaat işine hasretmiş, bu sebeple de ticaret yapma, zanaat ile uğraşma veya başka yollarla kazanç sağlama imkanını bulamamışlardır.

      Yeryüzünde kazanç için dolaşamayan. Yani ticaret için dolaşamayan.

      Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. İki şekilde yorumlanabilir. Dilendiklerini açıkça belirtmezler, yani dilenmezler, "Kimseye şefaat fayda vermez" mealindeki beyanda olduğu gibi, yani kimseye şefaat edilmez. Ayetin tefsirini yapmakta olduğumuz bu kısmının anlamı dilencilik şeklinde ise, "Dilendikleri takdirde ısrar etmezler" diye açıklanır, bunun delili Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadistir: ''Allah, kendisi için bir dilenme kapısı açan kimseye yetmiş fakirlik kapısı açar". Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: "Allah gönlü tok olanı zengin yapar, iffetli davrananın da saygınlığını artırır". İlahi beyan, dolaylı hissettirme (ta'riz) anlamında ise eli açık ve cömert kimseler nezdinde bu davranışı sergilemenin meşru olduğunun delilini teşkil eder.

      Sen onları simalarından tanırsın. Yani tevazu ve teslimiyet siması, fakirlik siması da denilmiştir. Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. Yani ısrar etmezler. Bir de şöyle denilmiştir: Sen onları simalarından tanırsın. Yani uyumlu ve hazımlı görünümlerinden, Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. Yani ne yüzsüzlük ederek ne de etmeyerek [istemezler].

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fukarâ' (لِلْفُقَرَاءِ)

        İbn Fâris, "f-k-r" kökünün kırmak, yarmak ve bel kemiği anlamına geldiğini, fakirliğin insanın belini büken ve onu çaresiz bırakan bir durum olmasından dolayı bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fakr kelimesinin mutlak yoksunluğu ifade ettiğini, ayetteki kullanımının maddi imkanlardan tamamen mahrum kalmış, ancak bu durumu onurlu bir duruşla örten özel bir grubu tanımladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemindeki sosyo-ekonomik bağlamına inerek, burada kastedilen fakirlerin, kendilerini tamamen ilahi davaya (Suffa ashabı gibi) adadıkları için maddi gelir elde etme imkanından mahrum kalan özel bir toplumsal sınıf olduğunu tahlil eder.

        Uhsirû (أُحْصِرُوا)

        İbn Fâris, "h-s-r" kökünün bir şeyi daraltmak, kuşatmak, hapsetmek ve hareket alanını kısıtlamak anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasına dikkat çekerek; bu kişilerin tembelliklerinden dolayı değil, ya bir düşman kuşatması, ya fiziksel bir engel ya da kendilerini bütünüyle Allah yoluna (cihad, ilim, tebliğ) vakfetmeleri sebebiyle dünyevi ekonomik faaliyetlerden zorunlu olarak "alıkonulmuş" olduklarını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, fiilin bu formunun, insanın kendi iradesi dışındaki meşru ve yüce bir engelleyici güce işaret ettiğini aktarır.

        Darb (ضَرْبًا)

        İbn Fâris, "d-r-b" kökünün temel anlamının vurmak ve çarpmak olduğunu, rızık aramak veya ticaret yapmak amacıyla yola çıkıp ayakları yere vurarak yürümekten dolayı seyahat etmeye de bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "yeryüzünde darb etmek" deyiminin rızık peşinde koşmak, ekonomik bir faaliyette bulunmak için sefere çıkmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimine değinerek, fiziksel bir "vurma" eyleminin, geniş yeryüzünde rızık arayışındaki o dinamik, zorlu ve bedensel hareketi (ticaret seferlerini) betimleyen muazzam bir metafora dönüştüğünü analiz eder.

        Câhil (الْجَاهِلُ)

        İbn Fâris, "c-h-l" kökünün bilginin zıddı olarak bir şeyin hakikatini ve içyüzünü bilmemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece zihinsel bilgisizliği değil, olayların dış görünüşüne aldanmayı da içerdiğini; dışarıdan bakan ve bu fakirlerin iç dünyasındaki yoksulluğu bilmeyen (cahil) birinin, onların tok gözlülüğüne aldanarak onları zengin sanacağını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "cehl" kavramının genellikle ahlaki bir kibir ve saldırganlık (hilm'in zıddı) olarak kullanılmasına karşın, bu ayette salt bilişsel bir eksiklik, yani muhatabın gizli durumundan (yoksulluğundan) haberdar olmama durumunu ifade ettiğini tahlil eder.

        Ağniyâ' (أَغْنِيَاءَ)

        İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün bir şeye ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek ve başkasından müstağni olmak anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, zenginliğin sadece mal çokluğu olmadığını, aynı zamanda ruhsal bir tatmin ve tok gözlülük (gına-i nefs) olduğunu; ayette bahsedilen yoksulların da maddi olarak hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, ruhsal zenginlikleri sayesinde dışarıdan "ihtiyaçsız" göründüklerini belirtir.

        Te'affüf (التَّعَفُّفِ)

        İbn Fâris, "a-f-f" kökünün insanın nefsini çirkin ve helal olmayan şeylerden tutması, çekinmesi ve kendini koruması anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın içindeki istek ve arzuları bastırarak ahlaki bir onur ve haysiyet sergilemesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "te'affüf" kelimesindeki ses ve yapısal zorluğa dikkat çekerek, bunun pasif bir durum olmadığını; açlık ve şiddetli yoksunluk karşısında insanın dilenmekten kaçınmak için kendi nefsine karşı verdiği o muazzam psikolojik direnci, aktif onur mücadelesini ve ahlaki asaleti anlattığını analiz eder.

        Sîmâ (بِسِيمَاهُمْ)

        İbn Fâris, "s-v-m" veya "v-s-m" kökünün bir şeyi diğerlerinden ayıran nişan, alamet, damga ve iz anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin içsel bir durumun dışa, bedene veya yüze yansıyan fizyolojik belirtileri olduğunu; bu kişilerin yoksulluklarının yüzlerindeki solgunluk, kıyafetlerindeki yıpranmışlık veya duruşlarındaki o derin tevazu izinden anlaşılabileceğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Yunanca "sēma" (işaret/alamet) kelimesinden Süryanice "sîmâ" formuna, oradan da Arapça dini sözdağarına geçtiğini; Kur'an'ın bu kelimeyi kişiliğin dışa vuran ahlaki veya fiziksel portresini betimlemek için kullandığını belirtir.

        İlhâf (إِلْحَافًا)

        İbn Fâris, "l-h-f" kökünün bir şeyi tamamen örtmek, sarmak ve bürümek anlamına geldiğini; insanı soğuktan tamamen örten battaniyeye (yorgan) de bu yüzden "lihâf" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kök anlamından yola çıkarak "ilhâf" eyleminin, dilenen kişinin karşısındakini adeta bir yorgan gibi sarıp bunaltması, yakasını bırakmaması ve onu utandıracak derecede ısrarcı davranması olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı olağanüstü edebi imgeye dikkat çeker: Dilenmek başlı başına insanın onurunu örten bir eylemken, "ilhâf" ile (ısrarla, yapışarak dilenmek) karşısındaki insanı da psikolojik olarak kuşatıp boğan bir arsızlığa dönüşmektedir. Ayette övülen yoksulların bu boğucu ve alçaltıcı ısrardan (ilhâf) tamamen uzak kalmaları, onların ahlaki yüceliğinin zirvesi olarak bu kelimeyle resmedilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X