Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 272. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 272. Ayet

    لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leyse ‘aleyke hudâhum velâkinna(A)llâhe yehdî men yeşâ(u)(k) vemâ tunfikû min ḣayrin feli-enfusikum(c) vemâ tunfikûne illâ-btiġâe vechi(A)llâh(i)(c) vemâ tunfikû min ḣayrin yuveffe ileykum veentum lâ tuzlemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Resulüm!) Onları fiilen hidâyete erdirmek senin görevin değildir. Ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir. Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırlar sadece Allah rızasını kazanmak için olmalıdır. İyilik namına gerçekleştireceğiniz her harcamanın karşılığı size tam olarak verilecek ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaksınız.

      Hidâyeti Yaratan Allah'tır

      (Resûlüm!) Onları fiilen hidâyete erdirmek senin görevin değildir. Ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir. Cenâb-ı Hak bu âyetinde, Resûlüne ait görevin, muhataplarını fiilen hidâyete erdirmek değil beyan ve tebliğden ibaret olduğunu haber vermiştir. Bu husus söz konusu meselede, Hz. Peygamber'in sahip olmadığı fazla bir hidâyetin bulunduğunu göstermektedir ki o, fiilen hidâyete erdirmek ve hidâyeti kişi için yaratmaktan ibarettir. Bu husus, hidâyetin tamamının beyandan ibaret olduğunu söyleyen Mu'tezile'ye cevap teşkil etmekte ve onlara ait kanaatin isâbetsiz olduğunu kanıtlamaktadır. Şâyet hidâyetin tamamı beyandan ibaret olsaydı Resûlullah (s.a.v.) buna sahip olacaktı, çünkü beyan, onun görevi idi. Şu halde onun âyette zikredilen hidâyete sahip olmadığı ve bu hidâyetin fiilen başarılması (tevfîk) statüsünde bulunduğu anlaşılmıştır.

      (Resûlüm!) Onları fiilen hidâyete erdirmek senin görevin değildir. Bu beyanını, "hidâyeti benimsemeyi terk edişlerinin hesabını sen verecek değilsin" anlamına gelmesi ihtimâl dâhilindedir, tıpkı şu âyet-i kerîmelerde olduğu gibi: "Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur"; "Sana ancak Allah'ın emirlerini tebliğ etmek düşer, onları hesaba çekmek bize ait bir iştir".

      Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir. Âyetin bu kısmında yer alan "hayr" kelimesinin servet anlamına geldiği, "kendiniz içindir" ifadesinin de sevap ve mükâfatı size aittir demek olduğu söylenmiştir. Bir de "kendiniz içindir" ifadesinin, sağlayacağı menfaat size aittir, anlamı taşıdığı belirtilmiştir. Burada yer alan Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir ifadesinden de şu anlaşılmaktadır ki, Asr-ı Saadet müslümanları îmân etmemiş yakınlarına malî yardımda bulunmaktan çekiniyorlardı, zira bu yolla, yakınlarını hâlâ benimsemekte devam ettikleri bâtıl dîni desteklemekten endişe ediyorlardı. Aslında bütün dîn mensuplarının elde ettiği kazançlar tecrübeli kimseler nezdinde dîn uğrunda yapılacak harcama konumunda tutulur. İşte Allah Tebâreke ve Teâlâ, uğrunda yapacağınız harcamaların kendiniz ve şahıslarınız için faydalar sağlayacağını, ayrıca yaptığınız günahları örteceğini beyan etmiştir. Âyet-i kerîmede, kâfirlere de sadaka verilebileceğinin ve ödenmesi gereken kefâretlerden onlara da pay ayrılabileceğinin delili vardır, şu ilâhî beyana bağlı olarak: Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir. Bu beyan [Hanefî] âlimlerimiz için delil teşkil etmektedir, çünkü Allah infak amelini günahları örtecek konumda tutmuştur.

      Karşılığı size tam olarak verilecek. Yani sadakalarınızın mükâfatı size eksiksiz iade edilecektir, yapılan tasadduk kâfirlere yönelik olsa da.

      Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaksınız. Yani sevap ve mükâfattan mahrum bırakılma şeklinde.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hüdâ (هُدَاهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-d-y" kökünden geldiğini, öne geçip yol göstermek ve doğru yöne iletmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının nezaketle ve lütufla yol göstermek (irşad) olduğunu; ayette hidayetin iki farklı boyutuna işaret edildiğini, peygamberin görevinin sadece yolu ve hakikati göstermek olduğunu, ancak kalpte hidayeti yaratma ve kişiyi o yolda sabit kılma (tevfik) fiilinin mutlak surette Allah'a ait olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında hidayetin, dalaletin (yoldan çıkmanın) zıddı olarak merkezi bir bilişsel ve ahlaki yönelim olduğunu; bu ayetin, insani tebliğ çabası ile ilahi irade arasındaki kesin sınırı çizerek, inanmayanlar karşısında peygamberin omuzlarındaki ağır psikolojik yükü hafiflettiğini tahlil eder.

        Yeşâ' (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün bir şeyin var olmasını şiddetle dilemek ve irade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meşîet kavramının Allah'ın mutlak iradesini ve seçme özgürlüğünü ifade ettiğini, hidayetin kimin kalbine yerleşeceğinin salt insan çabasıyla veya tebliğ edenin arzusuyla zorlanamayacağını, tamamen bu üstün ve bağımsız ilahi seçime bağlı olduğunu vurgular.

        Tunfikû (تُنفِقُوا)

        İbn Fâris, "n-f-k" kökünün azalmak, tükenmek ve elden çıkmak anlamlarını taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, malı Allah rızası için elden çıkarmak anlamına gelen infakın, ayetin kurgusunda paradoksal bir şekilde eksilme değil, kişinin kendisi için yaptığı en kalıcı ve kârlı manevi yatırıma dönüştüğünü belirtir.

        Hayr (خَيْرٍ)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün insanların doğası gereği arzulayıp tercih ettiği her türlü faydalı nesne ve durum anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayette doğrudan maddi serveti ve malı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hayır kelimesinin Medine toplumundaki sosyo-ekonomik bağlamına inerek; Kur'an'ın malı ve serveti mutlak bir kötülük olarak görmediğini, aksine onu "hayır" olarak tanımladığını, ancak bu malın eskatolojik (ahiret eksenli) asıl hayra dönüşmesinin kişinin onu ilahi rıza doğrultusunda elden çıkarmasına bağlı olduğunu analiz eder.

        Enfüsiküm (لِأَنفُسِكُمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün bir şeyin özü, cevheri, kanı ve varlığı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefis kelimesinin insanın içsel gerçekliğini ve ruhunu ifade ettiğini; ayette harcanan malın görünürde başkasına (veya inanmayanlara) gitse de, eylemin manevi faydasının doğrudan doğruya verenin kendi öz varlığına (nefsine) döndüğünü açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, infak eyleminin psikolojik boyutuna dikkat çekerek; malı vermenin aslında ekonomik bir kayıp değil, kişinin kendi nefsini cimrilik hastalığından arındırması, ahlaki şahsiyetini koruması ve ontolojik varlığını sağlamlaştırması olduğunu, Kur'an'ın maddi bir eylemi muazzam bir içsel arınma (nefis tezkiyesi) aracına dönüştürdüğünü tahlil eder.

        İbtiğâe (ابْتِغَاءَ)

        İbn Fâris, "b-ğ-y" kökünün bir şeyi şiddetle talep etmek, aramak ve ona ulaşmak için yoğun gayret göstermek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıradan ve yüzeysel bir isteme halini değil, en yüksek gayeye yönelmiş tutkulu bir içsel arzuyu ifade ettiğini belirtir.

        Vech (وَجْهِ)

        İbn Fâris, "v-c-h" kökünün yüz, ön taraf, karşılama ve bir şeyin yöneldiği asıl cephe anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'a nispet edildiğinde mecazi olarak O'nun zatını, hoşnutluğunu ve mutlak rızasını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "Vechullah" (Allah'ın yüzü) kavramının Kur'an'ın ahlak felsefesindeki devrimsel rolünü inceleyerek; Cahiliye döneminde insanların kabilevi onur, sosyal statü ve gösteriş (riya) için mal harcadıklarını, Kur'an'ın ise "sadece Allah'ın vechini aramak" ilkesiyle ahlaki eylemin niyetini toplumun veya muhatabın onayından çıkarıp doğrudan görünmeyen ilahi otoritenin mutlak rızasına bağladığını, ihlasın en derin ve somut ifadesinin bu kelime olduğunu vurgular.

        Yüveffe (يُوَفَّ)

        İbn Fâris, fiilin "v-f-y" kökünden geldiğini, bir şeyi eksiksiz, tam ölçüsünde, zerre kadar noksan bırakmadan yerine getirmek ve tamamlamak anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette, ihlasla yapılan hiçbir iyiliğin zayi olmayacağını, ahirette karşılığının kusursuz bir bedel olarak sahibine tartılarak ödeneceğini ifade ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, fiilin meçhul (edilgen) formda kullanılmasının, ödemenin garantisine ve ilahi lütfun kesinliğine işaret ettiğini aktarır.

        Tuzlemûn (تُظْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının bir şeyi kendi asıl yerinden başka bir yere koymak, adaletten sapmak ve bir hakkı eksiltmek olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ayette zulüm kavramının adaletsizlik ve hak gaspı bağlamında kullanıldığını; infak eden kişilerin niyetlerindeki saflık sebebiyle ahiretteki sevaplarından zerre kadar bir kesinti yapılmayacağının ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklarının mutlak ilahi adalet ilkesi olarak bu kelimeyle güvence altına alındığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X