اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 266. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi 266. ayet, kasırga, bakara 266, düşünme, bahçe örneği, ibret, bakara suresi, allah, ayet, cennet, ırmak, nehir
-
Sizden biriniz arzu eder mi ki hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, altından sular akan ve her türlü meyvesi bulunan bir bahçesi olsun da bakıma muhtaç aile halkı varken ihtiyarlık gelip çatsın; derken kızgın bir kasırga isabet etmesinin sonunda bahçe yansın? İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye ayetlerini böylece size açıklar.
Soru Üslubundaki İlahi Hitabın Hikmeti
Sizden biriniz arzu eder mi ki hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu bir bahçesi olsun. Burada soru halinde yöneltilen hitabın cevabı yoktur, şayet cevabı bulunsaydı "arzu eder" veya "etmez" şeklinde olacaktı. Belirtilmelidir ki Allah Teala'dan gelen hitaplar üç şekilde olur: Birincisi, kulağa çarptığı zaman muhtevası anlaşılan hitaptır. İkincisi, iyiden iyiye düşünüp fikir yürüttükten sonra maksadı anlaşılan hitaptır, "Onlar Kur'an'ı iyiden iyiye düşünüp incelemiyorlar mı?"; "Bu misalleri inanlara düşünsünler diye veriyoruz" ve "Anlasınlar", "akledip anlasınlar". Üçüncüsü ise anlam ve muhtevası Resulullah (s.a.) veya bu konuda bilgisi olan bir başkasına sorulmadan anlaşılamayan hitaptır; "Bunu bir bilene sor"; "Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun" beyanlarında olduğu gibi. Durum söylediğimiz gibi olunca soru tarzındaki bazı hitaplara cevap verilmeyişin hikmetinin insanlar tarafından sorulup araştırılması ve incelenmesi amacına yönelik olduğu ihtimali ortaya çıkar.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin içerdiği hitabın münafıklar hakkında olması ihtimal dahilindedir. Şöyle ki, münafık, içinden muhalif olduğu halde dış görünüşü ile müslümanlarla uyum içinde olduğunu kabul eder ve bu sebeple ahirette amellere karşılık olarak verilecek sevaba hak kazandığını zanneder. Böylesi, ayette zikredildiği üzere bir arazi parçasının sahibine benzer ki adam genç ve güçlü olduğu dönemde dikim yapar, çeşitli bitkilerin hazırlığını yürütür. Amacı ise, ihtiyaç duyduğu ve zaafa maruz kaldığı dönemde tarlasından faydalanmaktan ibarettir; fakat bu zamana ulaşıp muhtaç hale gelince tarlasından faydalanmasına engel olunur. Dindarlığı, dünya menfaati ve refahı amacına yönelik bulunan münafık da aynı durumdadır, dindarlığın meyvelerine ihtiyaç duyduğu zamanda bundan mahrum bırakılır.
Ayette yer alan benzetme kafir hakkında da aynı konumdadır. Şöyle ki, kafir yapıp ettikleri ile -tarla sahibinde olduğu gibi- ileriye bağlı olarak ümit bağladığı bir dönemde faydalanmayı amaçlamıştı, fakat muhtaç duruma geldiği gün önceki çalışmalarına afet geldiğinden onlardan faydalanmaktan yoksun bırakılmıştır. Bu durum Cenab-ı Hakk'ın şu mealdeki beyanına benzemektedir: "İnkar edenlerin amelleri ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susamış kimse onu su zanneder. Nihayet yanına vardığında orada herhangi bir şeye rastlamamış, üstelik yanı başında Allah'ı bulmuştur, Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Zaten Allah hesabı çok çabuk görendir". Bunun sebebi şudur ki, kafir sergilediği dindarlığı dünyada ele geçireceği bir menfaat için yapar, mümin ise benimsediği dini hayata geçirmesi ahirette beklediği bir menfaate dayanır. Buna göre inkarcının ümidi yersiz olduğundan, ayette belirtilen sonuç ortaya çıkmıştır.
Müminler, naslarda yer alan darb-ı mesel ve benzetmelerden faydalanmasını bilir, çünkü onlar darb-ı mesellerin kendi ifadelerine değil bünyelerine yerleştiren mana inceliklerine bakarlar. İnkarçılarsa mesellerin amaçlarına değil zahiri görünümlerine bakış yapıp küçümserler ve akıldan uzak görürler. Bu sebepledir ki Cenab-ı Hak bu tür ayetlerin sonunda, "düşünen, akledip anlayan kimseler için" buyurmuştur.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede yer alan meselin amaçladığı konuyla ilgisi şöyledir ki, inkarcı dünyada yapıp ettiklerinin karşılığına en çok muhtaç olacağı zamanda bundan mahrum bırakılır, tıpkı bahçe sahibinin bahçesinin ürünlerine en çok ihtiyaç duyduğu, yaşının ilerleyip kuvvetinin azaldığı dönemde bundan mahrum bırakılması gibi. Böylelerinin, amellere karşılık verileceği günde başvurulacak hiçbir imkanı bulunmayacaktır.
Kızgın kasırga. İbn Abbas ayette yer alan "i'sar" kelimesine yakıcılığı olan rüzgar manası vermiştir. Kelimenin, ağaçları yakıcı ateşi taşıyan rüzgar yahut da göğe yükselen rüzgar -ki bu en şiddetli olanıdır- anlamına geldiği de ifade edilmiştir.
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Sizden biriniz arzu eder mi ki bir bahçesi olsun. Bunun anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olmalıdır: Sizden biriniz hiçbir zaman istemez ki, gücü ve zenginliği yerinde bulunduğu dönemde kendisinden ve diğer geçim vasıtalarından maişetini sağlayacağı ve menfaatlerine nail olacağı bir bahçesi bulunsun da sonra gücünün zayıflaması ve aile fertlerinin geçimini yüklenmesi döneminde ona muhtaç olacağı zamanda faydasından mahrum bırakılsın. Bundan dolayı -ey insanlar- bedeni gücünüzün ve zenginliğinizin yerinde olduğu bir dönemde, bu imkanların ileride sonuçlarına ve doğuracakları mükafata muhtaç olacağınız günden habersizmiş gibi davranmaya hiç bir zaman rıza göstermeyin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Ayetin içerdiği anlamı şöyle şekillendirmek de mümkündür: Ey münafıklar, dünyada yaşadığınız hayatın dış görünüşüne ve müminlerle uyum içinde bulunma gösterisinin sağladığı menfaatlere aldanmayın; şunun gibi ki ayette belirtildiği üzere bu günkü yaşantısıyla sahip olduğu nimetlere (bahçe) aldanmış, fakat daha sonra Allah'ın, beyanında ona gösterdiği akıbete maruz kalmıştır; böylesi bu akıbeti görünce önceki aldanış davranışının vuku bulmamasını şiddetle arzu edecektir, ne var ki önce sergilediği yanlış hareket, iyi sonucun gerçekleşmemesine sebep teşkil etmiştir. İşte bu kişinin hali münafığın meseline uygun düşen çizgiyi takip etmektedir.
Söz konusu edilen meselin ahirete, inanmakla birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi inkar eden kimse için de sevk edilmiş bulunması ihtimal dahilindedir. Şöyle ki, son peygamberi inkar etmek suretiyle yöneticilik ve üstünlüğe erişen kimse, ayette belirtilen bahçe sahibi gibidir; O, kötü akıbeti bilseydi başlangıçta böyle bir bahçeye sahip olmayı istemezdi. Bunun gibi Resul-i Ekrem'i inkar edenler de, bu inkarın kötü akıbetlerine muttali olduktan sonra ele geçirdikleri dünyalığı tercih etmeleri gerekir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette yer alan mesel soru biçiminde olmakla birlikte şu sebeplerle cevabı verilmemiştir: 1) Ayette söz konusu edilen kişinin nitelikleri, açıkça belirtildiğinden muhatap için yeterli bir açıklama oluşmuştur. 2) Ayetin gelişine sebep teşkil eden olayda, tanıtımın ip uçları yer almaktadır. 3) Allah Teala ayetin inceliklerini düşünmeleri konusunda muhatapları sınava tabi tutmayı dilemiştir, ta ki her akıl sahibi düşünmenin faziletine ulaşabilsin ve Allah'ın ayetleri hakkında fikir üretiminde bulunanları -bulunmayanların fikri yönlerini bunlara çevirmek suretiyle- lütuf ve ikramlarına mazhar kılsın. Böylelikle ümmetin bir kısmı, kendi yetersiz görüşlerinden vazgeçip fikir üretenlerin kılavuzluğuna güvenip bağlanmış olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Hülasa edecek olursak, irade sahibi olan canlıların gerçekleştirecekleri fiiller, doğuracakları sonuçlara bağlı olur, kural olarak bir fiili yapan kişinin varacağı nokta başlangıçta kendisi tarafından amaçlanmış olmalıdır. Yaptıkları fiillerden gafil olan kimseler için bahçesinin parlak döneminden neşe duyan kimsenin, sonradan müşahede ettiği kötü sonuç sebebiyle duyduğu şaşkınlıktan ibret alma durumu oluşmuştur. Öyle ki bahçe sahibi övgüye değer bir akıbetin mutluluğunu yaşamak amacıyla söz konusu bahçeye sahip olmamayı arzu eder. İşte daha sonra gözlemlediği sonuçlardan gafil olan kimsenin işlediği fiiller de bu zemin üzerine oturur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Yeveddü (يَوَدُّ)
İbn Fâris, kelimenin "v-d-d" kökünden türediğini ve bir şeye karşı duyulan şiddetli arzu, sevgi ve temenni anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin sadece sıradan bir isteme değil, kişinin tüm varlığıyla arzuladığı ancak gerçekleşmesi imkânsız veya trajik bir duruma yönelik derin bir içsel yönelim olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu fiille başlayarak retorik bir soru sormasının dinleyicide anında psikolojik bir empati kurdurduğunu; insanın, hayatının en kritik anında her şeyini kaybetmeyi asla "arzu etmeyeceği" gerçeği üzerinden riya ve başa kakmanın amelleri nasıl hiçe saydığının sarsıcı bir şekilde anlatıldığını tahlil eder.
Cennet (جَنَّةٌ)
İbn Fâris, "c-n-n" kökünün örtmek, gizlemek anlamına geldiğini ve ağaçların sıklığından dolayı toprağı örten bahçelere bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu bağlamda kelimenin sadece bir toprak parçasını değil, içinden ırmaklar akan, kişinin tüm emeklerinin ve geleceğe dair umutlarının toplandığı, hayat kaynağı olan tam teşekküllü bir sığınağı temsil ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ tasavvurunda içinden sular akan ve meyvelerle dolu bahçe imgesinin, dünyevi güvenliğin ve zenginliğin zirvesi olarak algılandığını, ayetin bu tanıdık imgeyi kullanarak kaybedilen manevi servetin büyüklüğünü somutlaştırdığını ifade eder.
Nahîl (نَخِيلٍ)
İbn Fâris, "n-h-l" kökünün süzmek, arındırmak ve en iyisini seçmek anlamlarına geldiğini, hurma ağacının da ağaçlar arasında en seçkin ve faydalı olanı temsil ettiği için bu isimle anıldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinin ortak tarım terminolojisinde köklü bir yeri olduğunu, Aramice ve Süryanice literatürde de hayati bir ekonomik değer olarak yer aldığını kaydeder. Patricia Crone, hurma ve üzüm (a'nâb) bağlarının dönemin Hicaz coğrafyasında hayatta kalmayı sağlayan en temel ve değerli iki zirai sermaye olduğunu, bu ikisinin zikredilmesinin rastgele bir örneklemden ziyade doğrudan dönemin sosyo-ekonomik gerçekliğine dokunan can alıcı bir servet tasviri olduğunu vurgular.
A'nâb (أَعْنَابٍ)
İbn Fâris, "a-n-b" kökünün üzüm anlamına geldiğini ve daha çok salkım halindeki meyveleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hurma (nahîl) ile üzümün (a'nâb) Kur'an'da genellikle bir arada anılmasının, insan için hem temel bir gıda hem de lezzet ve zenginlik sembolü olan iki farklı ürün kategorisinin bütünlüğünü gösterdiğini açıklar.
Semerât (الثَّمَرَاتِ)
İbn Fâris, "s-m-r" kökünün ağacın verdiği ürün, meyve ve her türlü mahsul anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette çeşitlilik ifade eden şekilde kullanılmasının, bahçenin sahibine sağladığı imkanların eksiksizliğini anlattığını; bu kelimenin, dünyada yapılan iyiliklerin ahirette vereceği çok çeşitli ve zengin ödülleri (hasadı) temsil eden bir metafor olarak işlev gördüğünü belirtir.
Kiber (الْكِبَرُ)
İbn Fâris, "k-b-r" kökünün yaş veya cüsse olarak büyüklüğü ifade ettiğini, ancak insan yaşı için kullanıldığında fiziksel gücün ve gençliğin tamamen yitirildiği aşırı yaşlılık dönemini anlattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kiber" halinin, insanın yeniden çalışıp üretme (bahçeyi yeniden kurma) yeteneğinin sıfırlandığı, tamamen aciz ve başkasına muhtaç olduğu dönemi simgelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetin dramatik örgüsündeki kilit rolüne dikkat çekerek; felaketin, kişinin gücü varken değil, tam da bu bahçeye en çok muhtaç olduğu "kiber" (yaşlılık) anında gelmesinin, kıyamet gününde insanın amellerine duyacağı o çaresiz ihtiyacın dehşetini kelimenin tam anlamıyla zihinlere kazıdığını tahlil eder.
Zürriyyet (ذُرِّيَّةٌ)
İbn Fâris, "z-r-r" kökünün yayılmak, saçılmak ve toz/karınca gibi küçük parçacıklar anlamına geldiğini, çocukların ve soyun da ebeveynden saçılıp yayıldıkları için bu isimle anıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin altsoyu, çocukları ve torunları kapsadığını belirtir.
Duafâ' (ضُعَفَاءُ)
İbn Fâris, "d-a-f" kökünün bedensel, ruhsal veya durumsal olarak kuvvetin zıddı olan zayıflığı, güçsüzlüğü ve direnememeyi ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki çocukların (zürriyetin) bu sıfatla anılmasının, onların henüz kendi başlarının çaresine bakamayacak kadar küçük ve yardıma muhtaç olduklarını gösterdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "kiber" (yaşlı ve aciz baba) ile "duafâ" (küçük ve çaresiz çocuklar) kelimelerinin bir araya gelmesiyle insanlık durumunun en kırılgan ve korunmasız anının resmedildiğini; riya ile infak eden kişinin ahirette karşılaşacağı trajik sonun, geride zayıf çocuklar bırakmış ihtiyar bir adamın tek dayanağı olan bahçesinin kül olmasını izlerken yaşadığı mutlak çaresizlik hissiyle eşdeğer tutulduğunu vurgular.
İ'sâr (إِعْصَارٌ)
İbn Fâris, "a-s-r" kökünün sıkmak, burkmak ve suyunu çıkarmak anlamına geldiğini; rüzgârın kendi etrafında şiddetle dönerek tozu toprağı göğe doğru bir sütun gibi "sıkarak" kaldırmasından dolayı kasırga ve hortumlara bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yeryüzünden gökyüzüne doğru yükselen, karşı konulmaz derecede yıkıcı bir girdap rüzgârı olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, ayette bu hortumun sıradan bir rüzgâr değil, içinde ateş (nâr) barındıran samyeli benzeri kavurucu bir felaket olduğuna dikkat çekerek, yıkımın şiddetini ve geri döndürülemezliğini bu kelime üzerinden tahlil eder.
Nâr (نَارٌ)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün ışık, parıltı ve yakıcı ateş anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ateşin yakıcılık ve yok edicilik vasfına vurgu yaparak, hortumun (i'sâr) içindeki ateşin, bahçedeki tüm o yeşilliği ve hayatı anında küle çeviren ilahi bir gazabı temsil ettiğini ifade eder.
İhterakat (فَاحْتَرَقَتْ)
İbn Fâris, "h-r-k" kökünün sürtünmek, aşınmak ve yanarak kavrulmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki içinden sular akan, hurma ve üzümlerle dolu o hayat dolu bahçe tasvirinin, kelimenin anlamsal şiddetiyle aniden kapkara bir küle (yanıp kül olmaya) dönüşmesinin muazzam bir görsel tezat oluşturduğunu; başa kakılarak ve gösteriş için yapılan yardımların (infakın), tam ihtiyaç duyulan anda ahirette bu şekilde yanıp kül olacağının son derece sarsıcı bir fiille ifade edildiğini analiz eder.
Tetefekkerûn (تَتَفَكَّرُونَ)
İbn Fâris, "f-k-r" kökünün zihni çalıştırmak, bir meseleyi enine boyuna düşünmek ve derinlemesine incelemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tefekkürün bilinen bir bilgiden bilinmeyen bir gerçeğe ulaşmak için kalbin ve aklın harekete geçmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, ayetin sonunda yer alan bu fiilin, anlatılan bahçe ve felaket meselinin salt edebi bir kurgu değil, inanan kişinin kendi niyetlerini, gösteriş arzusunu ve ahiretteki konumunu sorgulaması için sunulmuş varoluşsal bir "tefekkür" daveti olduğunu vurgulayarak, Kur'an'ın ahlaki uyanışı bu kavram üzerinden sağladığını aktarır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla