Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 262. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 262. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yunfikûne emvâlehum fî sebîli(A)llâhi śumme lâ yutbi’ûne mâ enfekû mennen velâ eżen(ﻻ) lehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Mallarını Allah yolunda harcayıp da verdiklerinin arkasından başa kakmayı ve gönül kırmayı reva görmeyenlerin mükafatları Rab'lerinin katındadır. Böyleleri ne korkacak ne de üzüleceklerdir.

      Mallarını Allah yolunda harcayanlar. Müfessirler "fi sebilillah" ifadesini cihad için diye yorumlamışlardır. Onların geniş alana sahip bulunan bu ifadeyi cihada özgü kılmasının sebebi -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki düşmanlar müslümanlara karşı savaşa çıktıklarında şeytan için çıkmış ve onun izinden gitmiş olurlar. Müminler ise Allah Tealanın yoluna girmek, onun dinine ve dostlarına yardım etmek amacıyla savaşa çıkarlar. Bundan ötürüdür ki müfessirler anılan ifadeyi cihada tahsis etmişlerdir. Aslında Allah'ın rızası için yapılan bütün itaat ve hayırlar Allah yolundadır. Çünkü bu davranışlar Allah'a ve O'na itaate götüren yollardır. "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağüt yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır".

      Verdiklerinin arkasından başa kakmayı ve gönül kırmayı reva görmeyenler. Denildi ki Allah'a karşı başa kakma tavrı takınmayanlar ve fakire eziyet etmeyenler. Yine denildi ki fakirin başına kakmayanlar ve gönlünü kırmayanlar. Bir de şöyle denildi: zenginin fakirin başına kakması yaptığı harcamayı sayıp dökmesidir, eziyeti ise iyiliğini fırsat bilip sitemde bulunmasıdır. Böylesinin, Allah'a karşı başa kakma tavrı takınması şu ayet-i kerimede belirtildiği gibidir: "Onlar İslamiyet'i kabul ettikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer samimi kimseler iseniz, sizi imana erdirdiği için asıl Allah'ın size lütufta bulunduğunu bilmelisiniz".

      Onların mükafatları Rablerinin katındandır. Böyleleri ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir, bunun yorumunu daha önce yapmıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Emvâl (أَمْوَالَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "m-v-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının insanın sahip olduğu ve kalbinin meyil gösterdiği her türlü değerli şey olduğunu belirtir; nitekim mal kelimesinin kalbin ona "meyletmesi" ile etimolojik bir bağı bulunduğunu savunur. Râgıb el-İsfahânî, mal kavramının dünyevi zenginliği ifade ettiğini, ayetteki bağlamında ise inananların en çok değer verdikleri ve tutkuyla bağlandıkları şeyleri feda etmelerinin vurgulandığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemindeki sosyo-ekonomik bağlamına dikkat çekerek, burada bahsedilen malların sadece ihtiyaç fazlası ufak tefek yardımlar değil, yeni kurulan İslam toplumunun ayakta kalmasını sağlayacak ciddi servet aktarımları olduğunu ve bu durumun inananlar için büyük bir fedakârlık testi anlamına geldiğini analiz eder.

        Sebîl (سَبِيلِ)

        İbn Fâris, "s-b-l" kökünün uzayıp giden yol, menzile ulaştıran açık güzergâh anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sebîlullah" (Allah yolu) tamlamasının, ilahi rızaya ulaştıran her türlü meşru ve erdemli eylemi kapsadığını, ancak Kur'an'ın ıstılahında özel olarak cihad ve toplumsal dayanışma amacıyla yapılan infak eylemlerini nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerindeki ortak kullanımına işaret ederek, Süryanice ve Aramice "ş-b-l" (şebîlâ) formundan Arapçaya geçtiğini, dini literatürde mecazi bir "kurtuluş yolu" anlamı kazanmasının bölgedeki inanç sistemlerinin ortak dilsel mirası olduğunu savunur.

        Yutbi'ûne (يُتْبِعُونَ)

        İbn Fâris, fiilin "t-b-a" kökünden türediğini ve bir şeyin peşine düşmek, ardı sıra gitmek veya bir şeyi diğerine eklemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayetteki kurgusuna dikkat çekerek, yapılan maddi bir iyiliğin peşine, o iyiliğin manevi değerini yok edecek psikolojik bir kötülüğün (başa kakmanın) takılmasını ve böylece eylemin ardışık bir yıkıma dönüştürülmesini anlattığını ifade eder.

        Mennen (مَنًّا)

        İbn Fâris, "m-n-n" kökünün iki temel anlama sahip olduğunu; birinin "iyilik yapmak, nimet vermek", diğerinin ise "kesmek, koparmak ve zayıflatmak" olduğunu kaydeder; ayetteki "başa kakma" anlamının ikinci kök ile bağlantılı olduğunu, zira bu eylemin yapılan iyiliğin değerini kestiğini ve yok ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin, verenin alan kişiye karşı sahip olduğu nimeti sözlü olarak dile getirip onu ezmesi ve psikolojik baskı kurması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelime üzerinden Cahiliye ahlakı ile Kur'an ahlakı arasında derin bir semantik zıtlık kurar; Cahiliye döneminde kabilevi gururu okşayan ve sosyal bir üstünlük taslama aracı olan gösterişçi cömertliğin, Kur'an tarafından "menn" kelimesiyle mahkûm edildiğini, İslam'ın egoist bir güç gösterisini değil, verenin tamamen aradan çekildiği saf bir ahlaki eylemi merkeze aldığını tahlil eder. Celaleddin el-Suyuti, menn eyleminin, sadakanın ruhunu öldüren en büyük manevi hastalık olarak görüldüğünü ve bu yüzden ayette şiddetle yasaklandığını aktarır.

        Eżen (أَذًى)

        İbn Fâris, "e-z-y" kökünün insanın hoşuna gitmeyen, ona hafif veya orta dereceli bir rahatsızlık veren, zarar dokunduran her türlü şeyi kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kişinin bedenine, malına veya onuruna yönelik saldırıları ifade ettiğini; ayette "menn" ile birlikte kullanıldığında, iyilik yapılan kişinin gururunun incitilmesi, şahsiyetinin zedelenmesi ve sözlü olarak taciz edilmesi şeklinde psikolojik bir şiddete işaret ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kelimenin (menn ve eza) ardışık kullanımındaki tamamlayıcılığa değinerek, "menn"in iyiliği başa kakmak suretiyle verenin egosunu şişirmesi, "eza"nın ise alanı aşağılayarak onun insanlık onurunu kırması olduğunu, böylece infakın sosyal adalet gayesinden saparak bir tahakküm aracına dönüşmesinin yasaklandığını analiz eder.

        Ecr (أَجْرُ)

        İbn Fâris, "e-c-r" kökünün yapılan bir iş veya katlanılan bir zahmet karşılığında hak edilen bedel, ücret ve mükâfat anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dünyevi ticari bir terimken Kur'an'da uhrevi bir karşılığa dönüştürüldüğünü, Allah rızası için yapılan hiçbir eylemin karşılıksız kalmayacağını, ilahi adaletin bir yansıması olarak mutlaka telafi edileceğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice "agrâ" ve Süryanice "agrâ" kelimelerine dayandığını, Yakın Doğu'nun dini-ticari sözdağarında çok yaygın olan bu kelimenin, amellerin ilahi bir hesap defterine kaydedildiği inancıyla Kur'an'a yerleştiğini iddia eder. Christoph Luxenberg de bu görüşü destekleyerek kelimenin Süryani-Arami kökenli dini metinlerdeki litürjik kullanımına vurgu yapar.

        Havf (خَوْفٌ)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün, gelecekte başa gelmesi beklenen bir kötülükten veya zarardan dolayı duyulan endişe, ürperti ve kalp huzursuzluğu anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, korkunun insanın doğasında var olan savunmacı bir duygu olduğunu, ancak ayette inananların ahiret yurdundaki akıbetlerine dair her türlü gelecek kaygısından (ilahi azap, cehennem) emin olacaklarını, mutlak bir psiko-spiritüel güvenliğe kavuşacaklarını ifade ettiğini belirtir.

        Yahzenûn (يَحْزَنُونَ)

        İbn Fâris, "h-z-n" kökünün yeryüzündeki engebeli, pürüzlü ve yürünmesi zor arazi anlamına geldiğini; bu fiziksel zorluğun insan psikolojisine uyarlanarak, kalpteki ağırlık, keder ve iç sıkıntısını ifade edecek şekilde evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hüznün, insanın geçmişte kaybettiği veya elinden kaçırdığı fırsatlar, nimetler ve sevdikleri için duyduğu derin keder olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın psikolojik tasvirlerindeki edebi inceliğe dikkat çekerek, ayetin sonunda yer alan "havf" ve "hüzün" kelimelerinin birleşimiyle zamanın her iki yönünün (gelecek ve geçmiş) güvence altına alındığını tahlil eder; inananların geleceğe dair hiçbir korku (havf) duymayacakları gibi, geride bıraktıkları dünya hayatı veya kaçırdıkları fırsatlar için de en ufak bir geçmişe dönük keder (hüzün) hissetmeyeceklerini, böylece insan ruhunu esir alan iki büyük anksiyetenin ilahi müjdeyle tamamen ortadan kaldırıldığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X