Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 259. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 259. Ayet

    اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev kelleżî merra ‘alâ karyetin vehiye ḣâviyetun ‘alâ ‘urûşihâ kâle ennâ yuhyî hâżihi(A)llâhu ba’de mevtihâ(s) feemâtehu(A)llâhu mi-ete ‘âmin śumme be’aśeh(u)(s) kâle kem lebiśt(e)(s) kâle lebiśtu yevmen ev ba’da yevm(in)(s) kâle bel lebiśte mi-ete ‘âmin fenzur ilâ ta’âmike veşerâbike lem yetesenneh(s) venzur ilâ himârike velinec’aleke âyeten linnâs(i)(s) venzur ile-l’izâmi keyfe nunşizuhâ śumme neksûhâ lahmâ(en)(c) felemmâ tebeyyene lehu kâle a’lemu enna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yahut o kimse gibi ki altı üstüne gelmiş ıpıssız bir kasabaya uğramış ve kendi kendine, 'Allah bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek?' demişti. Bunun üzerine Allah o kimseyi yüz yıl süre ile ölü bırakmış, sonra tekrar hayata döndürerek, "Bu halde ne kadar kaldın?" diye sormuş, o da, "Bir gün veya daha az" diye cevap vermişti. Allah "Hayır" demişti ''yüz yıl kaldın"; işte yiyeceğine içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de kemik halindeki eşeğine bak. Bütün bunları seni insanlara karşı kudretimizin bir belgesi olarak göstermemiz için yaptık. Şimdi sen şu kemiklere bak ki onları nasıl üst üste düzenliyor, sonra etle kaplıyoruz" Nihayet gerçek kendisince tam olarak açıklığa kavuşunca, "Şimdi Allah'ın her şeye kadir olduğunu anladım" demişti.

      Yahut o kimse gibi ki altı üstüne gelmiş ıpıssız bir kasabaya uğramış. Bu ayetin bir önceki ayette yer alan, "İbrahim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimse" veya ben de hayat verir ve onu, sona erdiririm mealindeki kısımlara atfedildiğine dair yorumlar yapılmıştır. Çünkü önceki ayette söz konusu edilen Nemrut'un bu sözleri ile öldükten sonra dirilmeyi inkar ettiği anlaşılmaktadır.

      Ayette bahis konusu edilen kasabaya uğramış kişinin kimliği hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları ayette nakledilen sözü bir kafirin, bazıları da hayır kafir değil, bir müslümanın söylediğini ileri sürmüştür. Tevil ehlinin çoğu ise bunun, Hz. Uzeyir olduğunu belirtmişlerdir, ayette yer alan Allah bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek mealindeki sözü söyleyen kafir ise bu ifade, öldükten sonra dirilmeyi inkar anlamına gelir; şayet müslümansa inkara değil, yeniden diriltmenin nasıl olacağını bilmek diye yorumlanır, böyle bir ifade Hz. İbrahim'in, "Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster. Rabb'i ona "Yoksa inanmadın mı?" deyince, "İnandım, fakat kalbimin iyice yatışması için" diye cevap verdi" mealindeki sözüne benzemiş olur. Ancak bizim bu sözü söyleyenin kimliğini öğrenmeye ihtiyacımız bulunmamaktadır. Bizim için gerekli olan şey, Cenab-ı Hakk'ın, ayette beyan ettiği hususları öğrenmekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Altı üstüne gelmiş ıpıssız kasabaya. Sakinlerinden boş kalmış diye yorumlandığı gibi tavanları duvarlarının üzerine, duvarları ise tavanları üzerine düşen, anlamı da verilmiştir.

      Allah bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek. Bu biraz önce söylediğimiz üzeredir [Ya kıyametin inkarı veya tekrar dirilmenin nasıl olacağının anlaşılması anlamına gelir.]

      Bunun üzerine Allah o kimseyi yüz yıl süre ile ölü bırakmış, sonra tekrar hayata döndürmüştür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, Cenab-ı Hak bu kimseye ayetini, yani yeniden diriltmeyi kendi şahsında göstermeyi kast etmiştir, ayetin sonra gelecek insanlar için olması da ihtimal dahilindedir.

      Bu halde ne kadar kaldın? Bu, aziz ve yüce olan Allah'tan gelmiş bir soru olup kişinin, nezdinde açık olan halin dış görünüş ile içtihatta bulunmanın helal oluşunu ifade etmeyi amaçlar, ta ki kişinin, gücünün erişebildiği noktaya kadar gayret göstermesi çerçevesinde bir delile dayanarak mı veya dayanmayarak mı istidlalde bulunduğu ortaya çıksın. Ayetin bu kısmından, müçtehidin idrak edebildiği olayın görünen yüzüne bakarak içtihatta bulunmasının meşru olduğu ortaya çıkmaktadır, burada içtihat konusu olan hususun duyular ötesi konumunda bulunması sonucu değiştirmez.

      İmam rahimehullah şöyle dedi: Cenab-ı Hak bu halde ne kadar kaldın? mealindeki beyanıyla muhatabını uyarmayı kast etmiştir; tıpkı, "Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?" mealindeki ayette olduğu gibi. O, bu uyarısıyla, karşı karşıya bulunduğu mucizeyi anlayışına en yakın olan yöntemle muhatabına göstermeyi dilemiştir.

      Ayet-i kerimenin bu kısmında hayret verici durum iki şekilde açıklanabilir: Biri, daha uzun zaman yaşaması tabii olan eşeğin öldürülmüş bulunması, diğeri de hemen değişip bozulması normal olan o kişiye ait yemeğin bozulmadan o güne getirilmesi. Evet, Allah Teala'nın, normalde hemen bozulması gereken yiyeceği olduğu gibi o zamana kadar koruyup devam ettirmesinde mucizevi bir durum bulunduğu gibi daha uzun yaşaması gereken eşeğin hayatına son verdikten sonra onu tekrar diriltmesinde de bir mucize bulunmaktadır. Bunun hikmeti, hitap edilen kişinin yıkılıp yok olmuş ve bir anlamda ölmüş kasabanın, Allah tarafından nasıl hayata kavuşturulacağı konusunda tereddüdünü açık bir şekilde gidermesine yöneliktir. Öyle ki sözü edilen adam, bu durumları müşahede ettikten sonra Şimdi Allah'ın her şeye kadir olduğunu anladım demişti.

      Cenab-ı Hakk'ın, hitap ettiği kimseye, bahis konusu mucizeleri nasıl gösterdiği konusunda farklı kanaatler belirtilmiştir. Bir görüşe göre Allah, onun gözlerini ve kalbini diriltmiş ve bu kişi onlar vasıtasıyla bedeninin geri kalan kısmının nasıl yeniden hayata kavuşturulduğunu idrak etmiştir. Diğer bir telakkiye göre Allah, o kimseyi diriltmiş, ölüyü hayata kavuşturma fiilini ise eşeğinde göstermiştir. Bir anlayışa göre de Cenab-ı Hak, ölüleri nasıl dirilttiği hususunu muhatabına kendi çocuklarının şahsında göstermiştir. Şöyle ki, muhatabı yeniden hayata bir genç olarak geldiği halde çocukları ihtiyarlık döneminde bulunuyordu, bu ise bir mucizedir.

      İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Sonra onu tekrar hayata döndürerek "Bu halde ne kadar kaldın?" diye sordu: Biri soracak olursa ki: Allah Teala muhatabının herhangi bir bilgisinin bulunmadığını bildiği halde ne kadar kaldığını nasıl sormuştur, nitekim muhatabı "bir gün veya daha az" diye cevap vermişti. Allah da "hayır" demişti, "yüz yıl kaldın" mealindeki beyan muhatabının hiçbir şey bilmediğini göstermektedir?

      Buna şöyle cevap verilir: "Ne kadar kaldın" ve "hayır yüz yıl kaldın" ifadeleri iki yoruma açıktır: Birincisi, ses ve harflerle bir diyalog bulunmayıp zihnine bırakılan bir anlam ve işitme merkezine ulaştırılan bir sesle olmuştur. İkincisi, ayette kendisinden söz edilen kişinin uyku halinde ne kadar kaldığı hususunda kendi içinde konuşup düşünmüş olabileceğidir. Muhtemeldir ki yeniden hayata kavuşturulduktan sonra, uyku dönemini hatırlayıp uyuma halinden önce müşahede ettiği hususları zihninde canlandırmış ve ayette belirtilen sözleri ifade etmiştir. Nihayet eşeğinin durumunu düşünüp çevresi hakkında bilgi edinince içinden gelen bir ses kendisine "hayır, sen yüzyıl kaldın" demişti. Daha sonra eşeği hakkındaki müşahedesini derinleştirmiş, kendi halinin değişmesi ve Allah Tealanın onu yeniden hayata kavuşturması hususlarında ayette belirtildiği üzere gözlem ve bilgisini güçlendirmiştir. Bütün bunlar iç dünyasına ait fikri hareketler olup onu, öz varlığının geçirdiği değişimler ile eşeğine ait müşahede ettiği merhaleler hakkında düşünüp sonuca ulaşmaya sevk etmiştir. Tartışılmakta olan konu hakkında ileri sürülebilecek diğer bir ihtimal de şudur ki, ayette muhatap tutulan kişi, bir ölüm halini geçirdiğini biliyordu, ancak bu halin kısa bir süre devam ettiğini zannediyordu, çünkü kendisini daha önce olduğu gibi müşahede etmişti. Fakat eşeğinin durumunu düşününce hayret verici bazı olaylar içinde bulunduğunu anlamış ve bunun korkusuyla Allah'a sığınmış, o da Kur'an'da beyan buyurduğu üzere, olup bitenleri kendisine haber vermiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Ayet-i kerimede yer alan karşılıklı konuşmalar, lafzi kelam konumunda idiyse, muhatabının habersiz olduğunu bildiği halde kendisine soru yöneltenin bu durumunda iki hikmet bulunmaktadır: Birincisi, sınava tabi tutulma ciheti olup sınanan kimsenin gerçeklere istidlal yoluyla ulaşabilmek için içtihada başvurması yahut da konuyu bilmekten aciz olduğunu itiraf ederek boyun eğmesi tarzındaki davranışlarının ortaya çıkması amaçlanır, tıpkı Cenab-ı Hakk'ın meleklere hitaben, "Şunların isimlerini bana bildirin" buyurmasına karşılık onların, "Senin öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur" demeleri gibi. Burada bahis konusu edilen birinci hikmetin ilk şıkkına ait örnek ise tefsirini yapmakta olduğumuz ayette muhatap tutulan kişi olup "bir gün veya daha az" diye cevap vermiştir. Ashab-ı Kehf'in durumu da buna benzemektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, soru yöneltmek suretiyle muhatabı, konu hakkında açıkça bilgilendirmek kastedilebilir, ta ki muttali olması istenen mucize hakkında dikkatli davransın, tıpkı Cenab-ı Hakk'ın Hz. Musa'ya, "Sağ elindeki nedir ey Musa" diye hitap etmesi gibi. Dış görünüşü itibariyle soru biçiminde olan bu yöntem hakikatte imtihan konumunda bulunur, biraz önce melekler ve Musa (a.s.) hakkında belirttiğimiz hususlarda olduğu gibi. Gerçekten sorulan soru ise bilgi isteme amacına yönelik olur, bunun gayesi soru vasıtasıyla gerçek duruma vakıf olmaktan ibarettir. Ancak yukarıda belirttiğim sorunun konumu, imtihan etme hakkına sahip bulunana ait bir özellik taşır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Denildi ki üzerinden yıllar geçmemiş, yani üzerinden yıllar geçmemiş gibi duruyor; yine denildi ki henüz bozulmamış: değişmemiş ve kokmamış. Birinci yorum daha münasip görünmektedir. Çünkü değişme ve kokma anlamları için yıllara maruz kalmamış kavramı kullanılır.

      Şimdi sen şu kemiklere bak ki onları nasıl üst üste düzenliyoruz. Buradaki sonuncu kelime za harfi ile okunduğunda yukarı doğru dikilmek anlamına gelir. Aynı kelime diğer bir kıraate göre ra harfiyle okunur ki, canlandırmak anlamından kaynaklanır; nenşuruha kelimesi ise dağıtmak yaymak, ölüyü diriltmek demektir.

      Nihayet gerçek kendisince tam olarak vuzuha kavuşunca "Şimdi Allah'ın her şeye kadir olduğunu anladım" demişti. Ayetin bu kısmında geçen "a'lemu" kelimesi "i'lem" şeklinde de okunmuştur. "A'lemu" şeklinde okuyan alim, "bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek?" ifadesini müslümana nispet etmekte, "i'lem" (bil ki) şeklinde okuyan alim ise kafiri muhatap kabul etmektedir, yani Cenab-ı Hak kafire "Bil ki Allah her şeye kadirdir" diye hitap etmektedir. Mamafih ikinci okuyuşun müslümana hitap mahiyetinde olması da ihtimal dahilindedir. "A'lemu" kelimesi ihbari niteliği taşımakta olup müslüman sanki şöyle demektedir: Duyular ötesi konumunda bildiğim bir şeyi şimdi gözlem yoluyla anlamış oldum.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayetlerde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risaletinin kanıtlanması vardır, şöyle ki, ayetlerin konu edindiği olaylar Hz. Peygamber' in muhatapları arasında bilinen kıssalardı. Diğer taraftan Resulullah bu kıssaları bilenlerle ilişki içinde bulunmamış, onların kitaplarına da bakmamıştı. Buna rağmen olayları gerçekleştikleri şekliyle haber vermiştir, ta ki bu hususları yüce övgülere sahip Allah sayesinde öğrendiği anlaşılmış bulunsun.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Karye (قَرْيَةٍ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "k-r-y" (toplanmak, bir araya gelmek, suyun havuzda birikmesi) olarak belirler ve insanların bir araya gelip yerleştiği mekânlara bu toplanma eyleminden dolayı karye denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî de bu görüşü destekleyerek kelimenin hem fiziksel yerleşim yerini hem de orada toplanan insan topluluğunu ifade ettiğini, ayetteki bağlamında ise cemaati dağılmış, ıssızlaşmış bir yapısal yıkım alanını vurguladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine dikkat çekerek, göçebe çadırlarından ziyade yerleşik düzeni ifade eden İbranice "qiryāh" ve Süryanice "qaryĕthā" kelimeleriyle bağlantılı olduğunu, ayetteki çatıları üzerine çökmüş yıkıntı tasvirinin bu yerleşik ve inşa edilmiş şehir yapısıyla tam bir uyum içinde olduğunu detaylandırır.

        Urûşihâ (عُرُوشِهَا)

        İbn Fâris, kelimenin "a-r-ş" kökünden geldiğini ve temel anlamının gölge vermek veya destek olmak amacıyla yükseğe inşa edilmiş yapı, çardak veya tavan olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arş" kelimesinin destekleyici yapı anlamına odaklanarak, ayette geçen "hâviyetün alâ urûşihâ" (çatıları ve duvarları üzerine çökmüş) ifadesinin tam bir felaket ve yıkım tablosu çizdiğini, binaların önce tavanlarının çöktüğünü, ardından duvarlarının bu tavanların üzerine yıkıldığını gösteren derin bir anlamsal tasvir olduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti, bu ifadenin Arap dilinde mutlak harabeyi ve geri döndürülemez yıkımı anlatan en güçlü metaforlardan biri olduğunu, tavanı çöken bir yapının artık yaşamsal işlevini tamamen yitirdiğini ifade eder.

        Yetesenneh (يَتَسَنَّهْ)

        İbn Fâris, bu fiilin "s-n-h" veya "s-n-y" kökünden türediğini ve "sene" (yıl) kelimesiyle doğrudan bağlantılı olup "üzerinden yıllar geçmek suretiyle değişmek, bozulmak" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin zamanın yıpratıcı etkisine maruz kalmayı ifade ettiğini, ayette yiyecek ve içeceğin "yıllanıp bozulmaması" şeklindeki kullanımının, zamanın doğal çürütücü işleyişinin ilahi bir müdahaleyle askıya alındığı mucizevi bir durumu anlattığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin sonundaki "he" harfinin aslî mi yoksa sekte (duraklama) harfi mi olduğu konusundaki dilbilimsel tartışmalara değinerek, her iki durumda da anlamın "zamanın geçmesiyle tağayyür etmemek (bozulmamak)" noktasında birleştiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dönemin Arap tasavvurundaki zaman (dehr) algısıyla ilişkisine dikkat çekerek, eşyanın tabiatını bozan temel unsurun zaman olduğu inancının bu kelime üzerinden tersyüz edildiğini, yüz yıllık zaman diliminin yiyecekler üzerinde hiçbir biyolojik tahribat yapmamasının ilahi kudretin zaman üstü niteliğini vurguladığını analiz eder.

        Âyeten (آيَةً)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünden gelen bu kelimenin bir şeyi diğerlerinden ayıran mutlak alamet, iz ve nişan anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayeti "zahir (görünür) olan bir şeyin, batın (görünmeyen) bir şeye işaret etmesi" şeklinde tanımlar ve ayette diriltilen kişinin, Allah'ın görünmeyen diriltme kudretine somut, fiziksel bir kanıt kılındığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Arapça dışına uzandığını savunarak, Hristiyan ve Yahudi literatüründe ilahi işaret ve mucize anlamında yoğun olarak kullanılan Süryanice "āthā" veya Aramice "ātā" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, Kur'an'ın bu kelimeyi dini ve mucizevi bağlamda ustalıkla kullandığını iddia eder. Christoph Luxenberg de benzer bir yaklaşımla kelimenin köklerini Süryani-Arami dil havzasında arar ve kelimenin salt bir işaretten ziyade, ayetin bağlamında olduğu gibi doğrudan ilahi bir müdahaleyi, liturgik bir uyanışı ve olağanüstü bir mucizeyi imlediğini belirtir.

        Nünşizühâ (نُنْشِزُهَا)

        İbn Fâris, "n-ş-z" kökünün temel anlamının "yerden yükselmek, tümsek olmak ve yukarı kalkmak" olduğunu, yere yapışmış bir şeyin yukarı doğru belirginleşmesini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kök anlamından yola çıkarak ayetteki kullanımı "kemikleri yerinden kaldırıp birleştirmek, onlara iskelet formunu vererek canlandırmak için ayağa kaldırmak" şeklinde detaylandırır. Toza toprağa karışmış kemiklerin (izâm) ilahi emirle adeta yerden tümseklenerek yükselmesi ve bir araya gelmesi bu kelimenin görsel gücüyle anlatılır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin seçilmesindeki fonetik ve semantik uyuma dikkat çekerek, cansız maddenin canlanma ve ayağa kalkma sürecindeki o mekanik ve diriltici hareketin "n-ş-z" harflerinin tınısında ve sözlük anlamında somutlaştığını, hemen ardından gelen "et giydirme" (neksûhâ) aşamasına zemin hazırlayan muazzam bir inşayı anlattığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X