اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 258. Ayet
Daralt
X
-
Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımaran ve İbrahim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimseden haberin yok mu? Hani İbrahim, "Benim Rabbim hayat veren ve onu sona erdirendir" demiş, o da, "Ben de hayat verir ve onu sona erdiririm" diye cevap vermişti. İbrahim, ''Allah güneşi doğudan getirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir" deyince inkarcı adam şaşırıp kaldı. Allah zalimler zümresine muvaffakiyet vermez.
Münazaranın Meşruiyeti ve Kuralları
İbrahim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimseden haberin yok mu? Daha önce belirttiğimiz üzere "elem tere" ifadesi hayret veren bir hususun anlatılması için kullanılır, "Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?"; "Rabb'inin fil ordusuna neler yaptığını bilmiyor musun?" mealindeki beyanlarda olduğu gibi ayetin bu kısmında yer alan İbrahim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimse mealindeki ifadede, kelam ilmi alanında fikir beyan etme, ilmi tartışmaya girme ve istidlalde bulunmanın mubah oluşuna dair delil bulunmakta ve sözü edilen konuda fikir beyan etmeyi doğru bulmayan kimselere cevap verilmektedir. Evet, bu husus öyledir, çünkü biz bütün inkarcıları Allah Teala'nın birliğine, teklik ve yeganeliğin sadece O'na özgü olduğunu benimsemeye ve Allah hakkındaki bu gerçeği zihinlere yerleştirmeye çağrı yapmakla emrolunmuş kimseleriz. Tarih boyunca bütün peygamberler, kafirleri Allah'tan başka tanrı bulunmadığı, O'nun tek ve ortaksız olduğu gerçeğini kabul etmeye davet etmekle emrolunmuşlardır. Sözü edilen kimseleri tevhid inancına davet ettiğimizde mutlaka bizden delil isteyecekler, bu ilkenin açıklanmasını ve olduğu gibi ortaya konulmasını talep edeceklerdir, ta ki durum kendi zihinlerine ve gönüllerine yerleşmiş olsun. İşte bu faaliyetler ancak ilmi tartışma ve istidlal yoluyla imkan dahiline girer. Bu sebepledir ki kelam ilmi alanında söz sarf etmek ve ilmi tartışmaya girişmenin sakınca taşımadığını belirttik. Ayetin aynı kısmında tevhid ilkesi konusunda istidlalde bulunmanın mubahlığına da işaret edildiği gibi, ileri sürülecek istidlalleri akıl süzgecinden geçirmeye dair de izin bulunmaktadır, çünkü Hz. İbrahim düşünme fırsatı vermek için Nemrut'la istidlalde bulunmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımaran. İ'tizal ehli (Mütezile), Allah'ın kendisine hükümdarlık (mülk) verdiği kişinin İbrahim (a.s.) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü İbrahim'in tartıştığı kimse kafirdi. Cenab-ı Hak "Benim ahdim zalimleri kapsamaz" beyanıyla ahdinin, yani mülkünün zalime nasib olmayacağını haber vermiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette yer alan 'mülk' kavramı ahid demektir. Kanaatimize göre Mütezile'nin bu telakkisi birkaç sebepten ötürü hatalıdır. Birincisi Hz. İbrahim'in (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) hükümranlığa sahip kılındığı bilinmemektedir.
İkincisi ayet-i kerime söz konusu kafirin, İbrahim ile tartıştığı hakkındadır. Nemrut değil de İbrahim (a.s.) hükümdar olsaydı, Nemrut'un onunla tartışmaya girmesi imkan dahiline girmezdi, zira tartışma sadece hükümranlık ve iktidar kaynağından zuhur edebilir. Bu söylediklerimiz, Nemrut'un hükümdar olduğunu göstermektedir.
Üçüncüsü, Nemrut ben de hayat verir ve öldürürüm diye mukabelede bulunmuş ve nakledildiğine göre huzuruna iki adam getirterek birini öldürmüş, diğerini ise hayatta bırakmıştır. Nemrut hükümdar olmasaydı Hz. İbrahim'in huzurunda anlatılan bu hususu yerine getirmesi imkan dahiline girmez ve o zaman Allanın hükümdarlık verdiği kimse Nemrut değil İbrahim (a.s.) olurdu. Sonuç olarak ayet-i kerimede Allah'ın kendisine hükümdarlık verdiği kimse ile o kafirin kast edildiği ortaya çıkmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki insanlar içinde hükümdarlık iki şekilden biriyle oluşur: Ya şeref, güç, iktidar ve din üstünlüğü ile veya mal, servet, üstün kudret ve galip gelme özelliği ile. Hz. İbrahim ile tartışan kişinin, birinci şıkta belirtilen şeylerden nasibi olmayınca mal, servet vb. hususlarla hükümdarlığa ulaşmıştır. İşte sıraladığımız bu sebepler, hükümdarlığın Hz. İbrfıhim'de değil Nemrut'da olduğu anlaşıldı. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Nemrut'a hükümdarlık verilmesinin amacı sınava tabi tutulmasıdır, tıpkı zenginlik ve sağlık verilmek suretiyle kişinin imtihan edilişi gibi.
Hani İbrahim, Benim Rabbim hayat veren ve onu sona erdirendir demişti. İbrahim'in (a.s.) bu sözü söylemesinin sebebi, -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- kendisine yöneltilen bir sorudan ötürü olmalıdır, Nemrut Hz. İbrahim'e 'Şahsıma yönelik olarak çağrıda bulunduğun Rabb'in kimmiş?' diye sormuş olmalıdır. O da benim rabbim hayat veren ve onu sona erdirendir diye cevap vermiştir. Aksi takdirde Nemrut'dan gelecek bir soru olmadan bu tarz bir ifade ile söze başlamak ihtimal dahilinde görünmektedir. Bu husus, Firavun kıssasında olduğu gibi Hz. Musa'nın Firavun'u Rabb'ine iman etmeğe davet etmesi karşılığında onun, "Rabbiniz de kimmiş" diye sorması ve Musa'nın, "Bizim Rabbimiz her şeye yaratılış özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösteren varlıktır" diye cevap vermesine benzemektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette de durum bunun gibidir.
Ben de hayat verir ve onu sona erdiririm. Nakledildiğine göre Nemrut huzuruna iki adam getirtmiş, birini öldürüp diğerinin yaşamasına müsaade etmiştir. İbrahim, "Allah güneşi doğudan getirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir" dedi. Cedel ehlinden bazıları şöyle demiştir: İbrahim aleyhisselamın bu sözü, münazarayı başlangıçtaki konusunun dışına kaydırma özelliği taşır, böyle bir hareket dış görünüşü itibariyle gerekli cevabı veremeyip sözü başka tarafa çevirme niteliğinde olur, çünkü bir konuya bağlı olarak başkasıyla münazaraya girişen kimse, o konuya bağlı kalıp sonuna kadar sürdürmeyi üstlenmiş olur, kişi başka bir konuya dönüş yaptığı takdirde yerine getirmeyi üstlendiği konudan aciz kaldığı kabul edilir. İbrahim (a.s.) önce tartışma konusu yaptığı hususu terk edip başka bir konuya geçiş yapmıştır, bu ise cevap vermekten aciz olmaktır; şöyle ki, onun vereceği cevap, "Ben de senin gibi yapabilirim" yahut "bu sağ kalan adam zaten hayatta bulunuyordu, sen ölü haline gelen şu adamı dirilt de görelim" demesiydi. Ne var ki [bizim kanaatimize göre] Hz. İbrahim (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun), Nemrut'un aczini insanlara göstermek amacıyla böyle davranmıştır, zira Nemrut'un zikredilen fiili doğruyla eğriyi birbirine karıştıran yaldızlı bir hareketten ibaret olup mensuplarını kandırma ve gönüllerinde yer tutma hedefine yönelikti. İbrahim (a.s.) ise Nemrut'un aczini ortaya koymakla birlikte daha belirgin ve kalpler üzerine daha etkili olan bir istidlal yolunu göstermeyi kast etmiştir. İkinci olarak Nemrut'a şunu göstermek istemiştir ki başardığı iş kendinden olmayıp başkası sayesinde vuku bulmuştur. Çünkü Allah'ın kudret vermediği bir işi (fiili) herhangi birinin yapmaya gücü yetmez. Şu da var ki Nemrut'un gündeme gelen iki işten birini yapmaktan aciz olduğu ortaya çıkınca, öbürünü yapmaktan da aciz olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Denildi ki Hz. İbrahim'in Nemrut'la mücadelesi, bir delilden başka bir delile geçiş yapma hareketi olup cevap vermekten aciz oluş konumunda değildir. Bu ise caiz olan bir şeydir.
İnkarcı adam şaşırıp kaldı. Cevap veremeyip hayrete düştü, diye yorumlanmıştır.
Allah zalimler zümresine hidayete erdirmez. Cenab-ı Hak ayetin bu kısmında zalim kelimesini kullanmıştır, çünkü zulüm bir şeyi yerli yerine koymamak diye tanımlanır, sözü edilen lanet olası da istidlali yerli yerinde kullanmamıştır.
Allah zalimler zümresini hidayete erdirmez, kafirleri de. Bu tür ifadeler birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi Allah zalim ve kafirlerin hidayeti tercih etmemeleri halinde onlara tevfık (başarı) vermez, buna göre anlam şöyle olur: Cenab-ı Hak dalaleti tercih ettikleri sırada aslında onlardan zuhur edecek bir hidayeti yaratmaz. Diğer bir ihtimale göre Allah hidayeti benimsemeyeceğini bildiği kimseye tevfık verme anlamına gelir, bu durumda hidayetin verilme- yişi belli kişilere yöneliktir. Konu ile ilgili bir yorum da şöyledir: Allah Teala kendisini dünyada inkar eden kimseyi ahirette cennet yolunu göstermez. Bir de şöyle bir anlama gelmesi muhtemeldir: Allah zalim ve kafirleri iman ve salih amel sahibi olanlar konumunda tutmaz, tıpkı, "Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini inanıp iyi amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar" mealindeki beyanında olduğu gibi.
Yorumu Yorumla
-
Tera (ترى)
İbn Fâris, bu kelimenin "r-e-y" kökünden türediğini ve gözle görmek veya akılla idrak etmek, bilmek, düşünmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bu kullanımın fiziksel bir görme eyleminden ziyade, zihinsel bir yönelişi, ibret almak amacıyla bir olay üzerinde derinlemesine düşünmeyi ve o argümanı incelemeyi ifade ettiğini kaydeder.
Hâcce (حاج)
İbn Fâris, "h-c-c" kökünün temelinde bir şeye yönelmek, kastetmek ve bir iddiayı kanıtlamak için delil getirmek, hüccet sunmak anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili iki tarafın da kendi doğrusunu ispatlamak için karşılıklı olarak argüman üretmesi, tartışması ve çekişmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalektik yapısında bu kelimenin, genellikle kibrine kapılmış dünyevi otoritelerin sığ mantık oyunlarıyla ilahi hakikate karşı giriştikleri teolojik tartışmaları ve güç gösterilerini nitelediğini analiz eder.
İbrâhîm (إبراهيم)
Celaleddin el-Suyuti ve El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, yabancı bir dilden Arapçaya geçtiğini (mu'arreb) kaydederler. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Avraham" isminden geldiğini, büyük ihtimalle Hristiyan Süryanicesi veya Yahudi Aramicesi kanalıyla Arap yarımadasına ulaşarak Kur'an'daki özgün fonetik formunu kazandığını savunur. Gabriel Said Reynolds, bu ismin Kur'an'daki kullanımının, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dini literatüründeki peygamber algısının İslami tevhid paradigmasıyla nasıl yeniden formüle edildiğini gösterdiğini ifade eder.
Rabb (رب)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeye sahip olmak, onu gözetip büyütmek ve kemal noktasına ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin mutlak terbiye edici, yaratıcı ve sahip olan Allah için kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetteki tartışmanın tam merkezinde bu kavramın yer aldığını; yeryüzünde siyasi bir otoriteye sahip olan kralın (Nemrut) sahte bir rablik iddiasında bulunmasına karşılık, Hz. İbrahim'in ontolojik ve evrensel olan yegâne gerçek Rab tasavvurunu savunduğunu vurgular.
Âtâ (آتى)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün gelmek, ulaşmak, getirmek ve lütfetmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin özellikle bir şeyi ihsan etmek, bağışlamak manasında kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu ifadenin büyük bir ironi barındırdığını; tartışmaya giren kralın sahip olduğu mülkün ve iktidarın aslında bizzat inkar ettiği Allah tarafından kendisine verilmiş geçici bir lütuf olduğuna dikkat çeker.
Allah (الله)
İbn Fâris, bu kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini ve kulluk, ibadet etme anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin doğrudan Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Süryanice veya Aramice'deki "Alaha" ile etimolojik bir bağı olduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, bu ayette Allah isminin, yeryüzündeki hiçbir krallığın veya siyasi gücün asla boy ölçüşemeyeceği mutlak egemenliği ve hayat veren gerçek kaynağı temsil ettiğini analiz eder.
Mülk (ملك)
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün güç, kudret, tahakküm ve bir şeye tam anlamıyla sahip olma anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramını emir ve yasaklarla yönetmek, idare etmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki mülk kavramının siyasi iktidarı ve yeryüzü krallığını ifade ettiğini, bu gücün sahibini derin bir kibre sürükleyerek kendi sınırlarını aşıp tanrılık iddiasına kalkışmasına zemin hazırladığını vurgular.
Yuhyî (يحيي)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün canlılık, varoluş ve ölümün zıddı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili yokluktan varlığa çıkarmak, can vermek olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki tartışmada muazzam bir anlamsal kayma (mugalata) yaşandığına dikkat çeker; Hz. İbrahim bu kelimeyi evreni yoktan var eden mutlak biyolojik ve ontolojik yaratılış bağlamında kullanırken, kral kelimenin içini boşaltarak bunu elindeki siyasi güçle bir mahkumu affetmek (yaşatmak) seviyesine indirger.
Yumîtu (يميت)
İbn Fâris, "m-v-t" kökünün hayatın sona ermesi, canlılığın yitirilmesi anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bunu canı bedenden almak, hayatiyete son vermek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ölüm mefhumunun Kur'an'da sadece biyolojik bir son değil, Allah'ın mutlak tasarrufunda olan ontolojik bir eylem olduğunu, despot kralın ise idam yetkisini elinde bulundurmayı ilahi bir "öldürme" kudreti zannederek derin bir kavram kargaşası yaşadığını ifade eder.
Şems (شمس)
İbn Fâris, "ş-m-s" kökünün gökyüzündeki güneş anlamına geldiğini, ayrıca inatçı ve boyun eğmez kişiler için de mecazen kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin gündüzü aydınlatan ana ışık kaynağı olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin tüm Sami dillerinde ortak olduğunu (İbranice'de Şemeş, Aramice'de Şimşa) ve Arapçanın bu arkaik kökü muhafaza ettiğini kaydeder.
Maşrık (مشرق)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün güneşin doğması, aydınlanma ve parıldama anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism-i mekân formundaki bu kelimenin doğrudan güneşin doğduğu yer veya doğu yönü manasına geldiğini açıklar.
Magrib (مغرب)
İbn Fâris, "ğ-r-b" kökünün uzaklaşmak, gözden kaybolmak ve güneşin batması anlamı taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin güneşin battığı yer (batı) olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Hz. İbrahim'in güneşin doğuşu ve batışını argüman olarak sunmasının diyalektik zekasına vurgu yapar; kralın manipüle edebileceği sosyo-politik alandan (insan öldürmek/yaşatmak), hiçbir insanın veya siyasi gücün müdahale edemeyeceği makrokozmik evrensel düzene geçiş yapılarak tartışmanın kesin bir zaferle sonlandırıldığını ifade eder.
Buhite (بهت)
İbn Fâris, "b-h-t" kökünün aniden şaşırmak, donup kalmak ve beklenmedik bir durum karşısında afallamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edilgen fiilin, karşı konulamaz ve sarsılmaz bir delil karşısında aklın durması, kişinin cevap verecek hiçbir söz bulamayarak zihinsel bir felç geçirmesi manasına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kibirli kralın, Hz. İbrahim'in kozmik argümanı karşısında yaşadığı bu mutlak acziyet ve suskunluk halinin, sahte tanrılık iddialarının kof yapısını ortaya koyduğunu vurgular.
Kefera (كفر)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hakikati inkar etmek ve reddetmek anlamına geldiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu kelimenin kralı tanımlamak için kullanılmasının, küfrün pasif bir bilgisizlik değil; apaçık ve susturucu deliller karşısında dahi kibrinden dolayı gerçeğe boyun eğmeyip hakkın üzerini örtmek şeklindeki aktif ve nankör bir isyan karakteri olduğunu analiz eder.
Yehdî (يهدي)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün önden giderek yol göstermek, doğru yola nazikçe rehberlik etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını hedefe ulaştıracak yola lütufla kılavuzluk etmek olarak tanımlar ve ayetteki olumsuz kullanımın (lâ yehdî), kendi iradesiyle zulmü seçenlerin ilahi rehberlikten mahrum kalacaklarını ifade ettiğini kaydeder.
Kavm (قوم)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün ayağa kalkmak, bir işi üstlenmek ve birlikte durmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin aynı inanç, soy veya gaye etrafında toplanan ve birbirine destek olan insan topluluğu manasına geldiğini açıklar.
Zâlimîn (ظالمين)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün bir şeyi kendi hakkı ve asıl yeri dışında başka bir yere koymak, noksanlaştırmak ve karanlık anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi haddi aşmak, gerçeği saptırmak ve adaletten ayrılmak olarak detaylandırır. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki bu vurucu kelimenin Kur'an'daki ontolojik adaletsizliğe işaret ettiğini; aciz bir insanın evrenin mutlak yaratıcısına ait olan rablik vasfını gasp etmeye kalkışmasının varoluşsal anlamda en büyük zulüm ve sapkınlık (şirk) olarak nitelendirildiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla