وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 250. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sabır duası, bakara suresi 250. ayet, bakara suresi, zafer, bakara 250, ilahi yardım, rab, sabır, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
Calut ve askerleriyle karşı karşıya geldiklerinde de "Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve inkarcı topluma karşı bize zafer nasip et!" diye dua ettiler.
Calut ve askerleriyle karşı karşıya geldiklerinde. Yani onlarla savaşmak için. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır dediler. Allah'tan sabır dileme duasında ayette görüldüğü üzere "efriğ" kelimesi kullanıldığı gibi "usbub" (dök, yağdır) ve "etmim" (peşpeşe lütfet) kelimeleri de kullanılır. Ayaklarımıza sebat ver ve inkarcı topluma karşı bize zafer nasip et. Düşmanla karşılaşan her mümin için benzer şekilde dua etmesi gerekli olan bir görevdir. Mutezile'nin telakkisine göre ise bu tür bir duanın sistem içinde yeri yoktur, çünkü Allah onlar için en elverişli olanı (aslah) yapmıştır.
Yorumu Yorumla
-
Berazû (بَرَزُوا)
Kelimenin kökü b-r-z harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gizli ve kapalı bir yerden açık, geniş ve görünür bir alana çıkmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "berâz" (geniş ve açık düzlük) kelimesinden türeyen bu fiilin, ayetin bağlamında ordunun korunaklı karargahtan veya siperden ayrılarak düşmanla yüz yüze gelmek üzere açık savaş meydanına (er meydanına) çıkmasını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ordunun düşmanla göz göze geldiği bu anı tahlil ederken, eylemin sadece fiziksel bir mekan değişikliğini değil, aynı zamanda ölümle burun buruna gelinen sarsıcı bir psikolojik eşiğin aşılmasını ve geri dönüşü olmayan bir açık çatışma evresine girildiğini anlattığını vurgular.
Câlût (لِجَالُوتَ)
El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kökenli olmadığını, yabancı dilden Arapçaya geçerek Araplaşmış (muarreb) bir özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin filolojik ve tarihsel kökenini incelerken, bu ismin İncil ve Tevrat geleneğindeki efsanevi dev savaşçı "Goliath" olduğunu; Kur'an'ın bu yabancı ismi dönemin fonetik estetiğine uyarlayıp metnin edebi ahengini sağlayacak şekilde "Câlût" formunda kendi dil dünyasına entegre ettiğini iddia eder; ayetin bağlamında bu isim, inananların açık alanda yüzleşmek zorunda kaldıkları devasa, acımasız ve mutlak fiziksel terörün somut bir simgesi olarak işlev görür.
Cunûd (وَجُنُودِهِ)
Kelimenin kökü c-n-d harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün dildeki temel anlamının sert, engebeli yer ve bir araya toplanmış yoğun kalabalık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, savaşmak gayesiyle toplanmış askeri birliklere (orduya) bu ismin verildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetin bağlamında düşmanın sadece Câlût'un şahsından ibaret olmadığını, arkasındaki organize, donanımlı ve devasa askeri aygıtın (cünûd) yarattığı kitlesel korkuyu yansıttığını, müminlerin tam da bu ezici askeri makine karşısında ilahi yardıma sığındıklarını ifade eder.
Efrıg (أَفْرِغْ)
Sözcüğün kökü f-r-g harfleridir. İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin boşalması, içindekinin dökülmesi ve kabın tamamen boşaltılması olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bir sıvı kabını tamamen ters çevirip içindekini boşaltmak (ifrâğ) eyleminin, ayette mecazen kullanıldığını ve askerlerin Allah'tan sabrı üzerlerine bir su gibi boca etmesini talep ettiklerini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi mucizesine ve psikolojik derinliğine dikkat çeker; Câlût gibi dehşet verici bir düşman karşısında askerlerin sıradan bir dayanma gücü istemediklerini, korku ateşini söndürmek için "sabrın" üzerlerine bardaktan boşalırcasına dökülmesini, kendilerini baştan aşağı yıkayıp kuşatmasını talep ettiklerini ve bu olağanüstü tasvirin savaş psikolojisindeki mutlak çaresizliği ve ilahi rahmete duyulan yakıcı ihtiyacı resmettiğini vurgular.
Sabr (صَبْرًا)
Kelimenin kökü s-b-r harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel anlamının bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve sarsılmadan direnmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefsi, aklın ve dinin sınırları içinde hapsetmek, büyük acı ve dehşet anında bile şikayet etmeden kararlılıkla durmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, sabır kavramını İslam'ın inşa ettiği ahlaki yapının savaş meydanındaki en hayati erdemi olarak analiz eder; korkunç düşman karşısında içgüdüsel olarak kaçma ve paniğe kapılma eğilimi gösteren insan nefsinin, mutlak bir inanç ve iradeyle (sabırla) dizginlenmesinin, cahiliye bedevisinin fevri cesaretinden (hamiyyet) farklı olarak disiplinli, soğukkanlı ve yenilmez bir İslami savaşçı modelini ortaya çıkardığını açıklar.
Sebbit (وَثَبِّتْ)
Sözcüğün kökü s-b-t harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, kök anlamının devamlılık, kalıcılık, bir şeyin yerinden oynamaması ve sarsılmazlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir nesneyi kaymayacak, sarsılmayacak ve düşmeyecek şekilde sağlamlaştırmak anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında içsel ve psikolojik bir eylem olan "sabrın" (direncin), dışsal ve fiziksel bir yansıması olarak bedenin ve taktiğin savaş meydanında "sabitlenmesinin" (sebat etmenin) istendiğini; korkuyla titreyen veya geri adım atan bedenin, ilahi bir dokunuşla yere çakılmış gibi sağlam ve hareketsiz kılınmasının talep edildiğini vurgular.
Akdâm (أَقْدَامَنَا)
Kelimenin kökü k-d-m harfleridir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin ön kısmı, öne geçmek, ilerlemek ve adım atmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kadem" (ayak) kelimesinin çoğulu olan bu sözcüğün, bedeni ayakta tutan temel uzuv olduğunu; "ayakların sabit kılınması" duasının savaşta fiziksel olarak düşmemek, geri çekilmemek ve mevziyi ölümüne savunmak anlamında çok güçlü bir kinaye olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, ayakların yere sağlam basmasının ontolojik bir duruşu simgelediğini, devasa bir küfür ordusu karşısında müminlerin fiziksel adımlarının gerilememesinin doğrudan doğruya kalplerindeki imanın ve tevekkülün sarsılmazlığıyla orantılı olduğunu ifade eder.
Unsur (وَانْصُرْنَا)
Sözcüğün kökü n-s-r harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kök anlamının daralan, sıkışan ve zor durumda kalan birine yardım eli uzatmak, onu desteklemek ve kurtarmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, düşman karşısında zayıf düşene güç vermek ve zafere ulaştırmak manasını taşıdığını söyler. Angelika Neuwirth, bu yardım/zafer talebinin (nusret) Kur'an'ın savaş teolojisindeki yerine değinerek; zaferin yalnızca sayısal üstünlükle, silahla veya insan çabasıyla elde edilebilecek dünyevi bir sonuç olmadığını, bilakis sabreden ve ayakları sabit kalan azınlığa mutlak kudret sahibi olan Allah tarafından bahşedilen metafizik bir lütuf olarak kodlandığını analiz eder.
Kâfirîn (الْكَافِرِينَ)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün dildeki temel karşılığının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın varlığını, birliğini veya nimetlerini inkar ederek hakikatin üstünü örten kişilere bu ismin verildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetin bağlamında Câlût ve ordusunun sadece askeri bir düşman olmadığını, aynı zamanda kaba kuvvete tapınan, ilahi otoriteyi reddeden ve kendisini yeryüzünün mutlak hakimi sanan "küfür" ontolojisinin somutlaşmış hali olduklarını; dolayısıyla inananların zafer talebinin sadece bir toprak veya hayatta kalma mücadelesi değil, hakikati örten kibre (küfre) karşı ilahi adaletin tesisi mücadelesi olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla