Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 246. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 246. Ayet

    اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem tera ile-lmele-i min benî isrâ-île min ba’di mûsâ iżkâlû linebiyyin lehumu-b’aś lenâ meliken nukâtil fî sebîli(A)llâh(i)(s) kâle hel ‘aseytum in kutibe ‘aleykumu-lkitâlu ellâ tukâtilû(s) kâlû vemâ lenâ ellâ nukâtile fî sebîli(A)llâhi vekad uḣricnâ min diyârinâ veebnâ-inâ(s) felemmâ kutibe ‘aleyhimu-lkitâlu tevellev illâ kalîlen minhum(k) ve(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Musa sonrası İsrailoğulları'nın ileri gelenlerinin durumunu bilmez misin? Hani onlar peygamberlerine, "Bize bir hükümdar gönder de onunla birlikte Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O da, "Ya siz savaş üzerinize farz kılınır da savaşmayıverirseniz?" deyince, "Yurtlarımızdan çıkarılmış ve çocuklarımızdan mahrum bırakılmışken nasıl olur da savaşmayız?" diye cevap verdiler. Nihayet savaş kendilerine emredilince pek azı hariç dönüp kaçtılar. Ama Allah zalimleri çok iyi bilmektedir.

      Hz. Muhammed'in Risaletinin Delili

      Musa sonrası İsrailoğulları'nın ileri gelenlerinin durumunu bilmez misin? Hani onlar peygamberlerine, "Bize bir hükümdar gönder de onunla birlikte Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. Bu ayet ile ondan önce, "Sayılan binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkıp gidenleri bilmez misin?" mealiyle başlayan ayet-i kerimelerde Peygamberimiz Muhammed aleyhissalatu vesselam risaletinin ispatına dair delil vardır. Çünkü İsrailoğulları'na dair olan bu nakil her ne kadar kitap ehlince bilinen bir husus ise de Resulullah onların hiçbiriye görüşmemiş ve kitaplarını da incelememiştir, buna rağmen kıssayı olduğu gibi haber vermiştir. Bu husus, onun söz konusu bilgiye aziz ve celil olan Allah sayesinde ulaştığını kanıtlamaktadır. Ayrıca tefsirini yapmakta olduğumuz ayette eski dönem peygamberlerinden her birinin kavminin ileri gelenleriyle istişarede bulunduğunun da delili bulunmaktadır, çünkü kamuya ait işlerin yönetimi ayak takımı zümrelerine değil ileri gelenlere aittir. Bir de sözü edilen ayette gerektiği dönemlerde cihada ve savaşa çıkma işini bizzat peygamberlerin değil hükümdarların üslendiğinin de ispatı yer almaktadır. Bunun yanında onlar din ve ahiret işlerinin yürütülmesini peygamberlerin uhdesine verirler. Zira ayet-i kerimede belirtildiği üzere İsrailoğulları'nın ileri gelenleri emri altında düşmanları ile savaşmaları için peygamberlerinden bir hükümdar belirlemesini talep etmişlerdir.

      Nakledildiğine göre İsrailoğulları'nın inkarcı grupları onların mümin olanlarını yenilgiye uğratmış, bir kısmını öldürmüş, bir kısmını esir almış, diğerlerini de yurtlarından çıkararak çocuklarından mahrum bırakmıştı. Sözü edilen mümin gruplar bir süre düşmanları ile savaşacak hükümdarları olmaksızın hayatlarına devam ettiler. Nihayet Hz. Musanın kardeşi olan Harun b. İmran neslinden olan peygamberlerine, "Bize bir hükümdar gönder de düşmanımızla savaşalım" diye talepte bulundular. Peygamberleri ya siz savaş üzerinize farz kılınır [da savaşmayıverirseniz?] diye cevap vermiştir. Peygamberin amacı onların dile getirdikleri talebin gerçek bir arzu mu yoksa iyi düşünmeden ağızlarından çıkan bir sözden ibaret mi olduğunu anlamaktır, ta ki talep ve temennilerine olumlu cevap verildiğinde savaşı terkedip azaba müstahak olmasınlar, çünkü peygamber Allah yolunda düşmanla savaşıp cihad etmenin zor bir şey olduğunu ve bu tür bir işin her millet tarafından hoş karşılanmadığını bilmekteydi. Nihayet İsrailoğulları savaşı samimi olarak istediklerini beyan etmişlerdi, onlar kendilerini buna sevkeden, arzularını kamçılayan ve talepte bulunmalarına sebep teşkil eden şeyi şöyle dile getirmişlerdi: Yurtlarımızdan çıkarılmış ve çocuklarımızdan mahrum bırakılmışken nasıl olur da savaşmayız? Bu ifadede bir kısmının öldürüldüğü, mallarının alındığı aile fertlerinin de esir edildiği yer almaktadır. Nihayet savaş üzerlerine yazılınca, yani farz kılınınca, pek azı hariç dönüp kaçtılar. Bu ilahi beyanda, ümmet-i Muhammed içinde, "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?" ayet-i kerimesiyle ifade edilen duygu ve düşünceye sahip olan kimselerin, onların içinde de bulunduğunun delili vardır; burada sözü edilen husus Allah yolunda savaşmayı ve cihad etmeyi sevmemekten ibarettir. Bir yoruma göre kaçmayan grup 310 kişiden ibaretti, bunlar talep ettikleri sözden caymamıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mele' (الْمَلَإِ)

        Kelimenin kökü m-l-e harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doldurmak" olduğunu; dilde bir araya geldiklerinde görkemleriyle göz dolduran, saygınlıkları ve ağırlıklarıyla meclisleri dolduran seçkin topluluklara bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mele'" kelimesinin toplumun ileri gelenleri, sözü dinlenen yöneticileri ve kanaat önderleri olduğunu; bu ayetin bağlamında İsrailoğulları'nın siyasi, askeri ve kabilevi liderlerinden oluşan karar alıcı bir konseyi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-politik kavramlarını incelerken, ayetteki bu grubun kabileler konfederasyonundan merkezi bir devlet otoritesine (krallığa) geçiş ihtiyacını hisseden ve askeri bir tehdit altında birleşme kararı alan oligarşik yapıyı temsil ettiğini vurgular.

        Nebiyy (نَبِيٍّ)

        Sözcüğün kökü n-b-e veya n-b-v harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kök anlamının "yüksek yer (nebeve)" veya "önemli haber (nebe')" olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yalan ihtimali barındırmayan ilahi haberi getirdiği için "haber" kökünden veya manevi makamının yüceliğinden dolayı "yükseklik" kökünden türediğini; bu ayetteki bağlamında ise peygamberin sadece dini bir vaiz değil, askeri ve siyasi lideri (kralı) atama yetkisine sahip ilahi bir aracı ve meşruiyet kaynağı işlevi gördüğünü ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik arka planını incelerken, Arap dilbilimcilerin bu kelimeyi Arapça köklere dayandırmasına rağmen, terimin aslında Aramice/Süryanice "nbiyya" ve İbranice "navi" sözcükleriyle derin bir tarihi bağı olduğunu ve Kur'an'ın bu köklü Yahudi-Hristiyan peygamberlik kurumunu kendi terminolojisine entegre ederek anlattığı İsrailoğulları kıssasıyla tam bir dilsel-tarihsel uyum yakaladığını iddia eder.

        İb'as (ابْعَثْ)

        Kelimenin kökü b-a-s harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "uyandırmak, harekete geçirmek, kışkırtmak ve birini bir yere göndermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin sıradan bir gönderme (irsal) eyleminden farklı olarak, durgunluk, atalet veya ölüm halinden çıkarıp canlandırmayı ve belirli bir görev için diriltmeyi anlattığını; ayette dağınık ve ezilmiş haldeki İsrailoğulları'nın, kendilerini askeri bir deha ile ayağa kaldıracak, ataletten kurtaracak bir liderin "görevlendirilmesini" bu kelimeyle talep ettiklerini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette geçen "bize bir kral gönder/ata" (ib'as) talebinin, kadim İsrail geleneğinde siyasi ve askeri liderliğin mutlak surette peygamber onayı ve ilahi tayinle meşruiyet kazandığını gösterdiğini; ulusal kriz anlarında teokratik yapı ile monarşik yapının nasıl iç içe geçtiğini yansıtan bir ifade olduğunu vurgular.

        Melik (مَلِكًا)

        Sözcüğün kökü m-l-k harfleridir. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel karşılığının "bir şey üzerinde mutlak tasarruf sahibi olmak, ona güç yetirmek ve hükmetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir siyasi yapı veya halk üzerinde emretme ve yasaklama yetkisine (otoriteye) sahip olan yöneticiyi tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın siyasi kavramları bağlamında, kelimenin burada dağınık boyları tek bir komuta zincirinde birleştirecek somut ve insani bir yürütme erki olarak belirdiğini; insanların anarşiden kurtulmak için merkezi bir "hükümdar" etrafında kenetlenme ihtiyacını anlattığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin, toplumların meşru müdafaa (kıtâl) yapabilmek ve yurtlarını koruyabilmek için mutlaka düzenli bir orduya ve bunu yönetecek meşru bir siyasi başkana (melik) ihtiyaç duyduğu gerçeğini ortaya koyduğunu, dinin devlet ve teşkilatlanma gerçeğini yadsımadığını kaydeder.

        Kıtâl (الْقِتَالُ)

        Kelimenin kökü k-t-l harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi cansız hale getirmek, hayatına son vermek ve şiddet uygulamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mukâtele/kıtâl" formunun tek taraflı bir cinayeti değil, karşılıklı bir çarpışmayı ve savaşı anlattığını; ayetin bağlamında bu savaşma arzusunun sırf kan dökmek için değil, yurtlarından çıkarılma (sürgün) mağduriyetini gidermek ve "Allah yolunda" (fî sebîlillâh) adalet sağlamak gibi meşru ahlaki gerekçelere dayandırıldığını açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın metinsel stratejisinde, İsrailoğulları'nın yurtlarını savunmak için savaşma ve lider talep etme kıssasının, o dönemde baskı altında olan ve vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan (hicret eden) ilk Müslüman toplumun kendi silahlı mücadelesini ve devletleşme sürecini psikolojik olarak temellendiren tarihi bir model (paralellik) olarak sunulduğunu ifade eder.

        Kütibe (كُتِبَ)

        Sözcüğün kökü k-t-b harfleridir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "toplamak, bir araya getirmek, harfleri birbirine dikip bağlamak" ve buradan hareketle "yazmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yazma eyleminin kelimenin zahiri anlamı olduğunu, mecazen ise geri dönüşü olmayan, kesinleşmiş ilahi bir hükmü, farziyeti ve kanunu ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam hukuk felsefesi ve ayetin bağlamı açısından, savaşın "yazılması"nın (farz kılınmasının), insan psikolojisindeki bir kırılmayı gözler önüne serdiğini; insanların bir ideali sözlü olarak heyecanla talep etmeleri ile o idealin "bağlayıcı, ağır bir hukuki yükümlülük" (kütibe) haline geldiğinde yaşanan yüzleşme ve kaçış refleksini sarsıcı bir şekilde resmettiğini vurgular.

        Tevellav (تَوَلَّوْا)

        Kelimenin kökü v-l-y harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kökün dildeki asıl anlamının "yakınlık, arka arkaya gelmek ve yönelmek" olduğunu; kullanılan edata ve fiil formuna göre "yüz çevirmek, arkasını dönüp gitmek" manasına evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetin bağlamında bu kelimenin fiziksel olarak savaş meydanından kaçmanın yanı sıra, daha derin bir anlamda kendi verdikleri sözden dönmeyi, peygamberle yaptıkları ahdi bozmayı ve kendilerine emredilen sorumluluktan zihnen/ahlaken uzaklaşmayı anlattığını ifade eder.

        Zâlimîn (بِالظَّالِمِينَ)

        Sözcüğün kökü z-l-m harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak, eksiltmek, hakkını vermemek ve karanlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hak ve adaletin sınırlarını aşıp tecavüz edenlere bu ismin verildiğini; savaştan yüz çeviren bu azımsanmayacak kalabalığın, hem peygambere verdikleri sözü tutmayarak hem de vatan savunması gibi milli/dini bir görevi terk ederek "zulmettiklerini" açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki çerçevesinde zulüm kavramını incelerken, burada zikredilen zulmün sadece teolojik bir şirk (Allah'a ortak koşma) değil, doğrudan doğruya toplumsal bir sorumluluktan kaçış, korkaklık ve ahde vefasızlık şeklinde ortaya çıkan "ahlaki bir çöküş" olduğunu; kendi taleplerine ihanet eden bu kitlenin toplumsal adaleti ve nizamı bozarak zâlim vasfını hak ettiklerini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X