حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 238. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: namaz, bakara suresi, bakara suresi 238. ayet, bakara 238, orta namaz, ibadet, allah, salat, dua, destek, salavat, dualar
-
Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşu içinde Allah'ın huzurunda durun.
Namazlara devam edin. Ayette yer alan "muhafaza" kavramı mufüale kalıbındadır. Bu kalıp iki kişinin fiilini yansıtır (muşareket).
Ayetin bu kısmından çıkarılacak sonuç -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki kişi beş vakit namazı yerine getirdiği ve hiç aksatmadığı takdirde namazlar onu korur. Bu anlam bir bakıma şu ayet-i kerimenin muhtevası ile paralellik arzeder: "Şüphe yok ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyup korur". Bu sonuncu ayet İbn Mesud'un kıraatinde, "Şüphe yok ki namaz iyiliği emreder, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyup korur" manasında okunmaktadır. Buna göre kişi beş vakit namaza kendilerine ait hükümleri ve sünnetleriyle birlikte devam ettiği, bu ibadette dünya kelamı konuşmak, sağa sola bakmak ve benzeri şekillerde yasaklanmış fiilleri işlemediği takdirde namazlar tarafından koruma altına alınır. Kur'an-ı Kerim'de "koşun", "yarışın" manasındaki kelimelerle başlayan ve bir fiili karşılıklı olarak yapmayı ifade eden mufüale kalıbında bulunan ilahi beyanların konumu da aynı şekildedir. Kişi söz konusu fiilleri yerine getirdiği takdirde bu hayırlı ameller onu koruma altına alır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Özellikle orta namaza. Ayetin bu kısmıyla ilgili olarak farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları Cenab-ı Hak bu beyanı ile herhangi bir ayrım olmaksızın bütün namazları kast etmiştir, demektedir. Bu durumda mana -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olur: Namaz dini hayatın orta derecesini teşkil eder. Bu yorum, "iman şu kadar derecedir, en üstünü şu, en alt derecesi de şudur" diye rivayet edilen hadise benzemektedir. İşte yorumunu naklettiğimiz kişinin, "Namaz dini hayatın orta derecesidir" şeklindeki sözü dini hayatın en üst veya en alt derecesi değil, fakat orta seviyesinde bulunur, anlamına gelmektedir. Diğer bazı alimler orta namazın ikindi namazı olduğunu söylemişlerdir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin de bunun ikindi namazı olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Hz. Hafsa'nın kıraatinden de bunun ikindi namazı olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda görüş beyan edenlerin bir kısmı da onun sabah namazı olduğunu söylemişlerdir; onların kanaatine göre gündüz iki namazı, gece de başlangıcı ve sonu tarafından iki namazı cemeder, sabah namazı ise bu iki çiftin arasında yer alır. İbn Abbas'ın da salat-i vustanın (orta namaz) sabah namazı olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Diğer bir grup da salat-i vustanın öğle namazı olduğunu belirtmiştir. Bunlara göre adı geçen namaz günün ortasında ikame edildiğinden orta namaz diye anılmıştır. Abdullah b. Ömer'den de bunun öğle namazı olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Orta namazı için yapılan yorumların gerektirici sebeplerine gelince, şayet o, ikindi namazı ise izahı şöyledir ki kafirler bir ikindi namazı vaktinde Resulullah'ın ashabına hücum etmiş, bu sebeple de onlar için namazın kılınması mümkün olmamıştır. Kafirler ise müslümanları, kendilerince canlarından, mallarından ve ailelerinden daha değerli olan bir namazdan alıkoyun demişlerdir. Bu nakil ile ikindi namazının Allah ve Resulü nezdinde fazileti ve özelliğinin bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bir de Hz. Peygamber'in bir hadisinde şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "İkindi namazını kaçıran kimse aile ferdini ve malını kaybetmiş gibi olur".
Salat-i vusta sabah namazı ise faziletli oluşunun izahı şudur: Kur'an-ı Kerim, "Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl; bir de sabah namazına dikkat et, çünkü sabah namazı şahitlidir" buyurmak suretiyle bu namazı ismen zikretmiştir. Bir de gece meleği ile gündüz meleğinin sabah namazında bir arada bulundukları nakledilmiştir. Bu suretle de sabah namazının özellik ve üstünlüğü sabit olmaktadır. Salat-i vustanın öğle namazı olduğunu söyleyen ise şu kanaati benimsemiştir ki, öğlenin özelliği ve fazileti Resulullah'tan nakledilen şu habere dayanmaktadır: Kendisi öğlenin farzından önce ve güneş tepe noktasından ayrıldıktan sonra dört rekat namaz kılar ve şöyle buyururdu: "Gök kapısı bu vakitte açılır".
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Salat-i vusta konusunda iki şekilde açıklama yapabiliriz. Birincisi, namaz dinin orta derecesini teşkil eder, şöyle ki, din konusunda en üstün derece tevhid ve imandır. Bu husus hiçbir mazeretle düşmez ve imtihan aleminin (ölüm yoluyla) ortadan kalkmasından sonra da varlığı sona ermez, çünkü tevhid ve iman hem dünya hem de ahirette var olan dini bir unsurdur. Sözü edilen bu esas kişinin bütün dini davranışlarını Allah rızasına yöneltmesi, varlığına ve birliğine iman etmesi ve ilahi zatını bütün yaratılmışlık özelliklerinden tenzih etmesidir. Dindeki diğer kulluk vazifeleri dünya umurunun mevcudiyetine ve hayatın şartlarına bağlı olarak devam eder, bu arada kendilerinin varlığına sebep teşkil eden durumlarla da ilişki içinde bulunur. Tevhid ise böyle değildir. Namaz, diğer ibadetler için yerine getirilmeleri sırasında ilgili bulundukları dünyevi fiillerle ilişkili olmaları tarzında belirttiğim bütün hususiyetlerden uzak bulunan bir ibadettir. Bu açıdan namaz imana benzemektedir. Bunun yanında o, meşru mazeretler sebebiyle mükelleften düşer ve imtihan alemi olan dünya hayatından sonra diğer ibadetlerde olduğu gibi gerekli olmaz. Bu suretle namaz din alanında orta bir yer işgal etmiştir. Başarıya ulaştıran sadece O'dur.
İkincisi, salat-i vustanın orta namazın beş vakit namazdan herhangi biri olma ihtimalidir, bu durumda diğerlerinin arasından özellikle zikredilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, farz namazların tamamının çift değil tek olduğunun beyan edilmesidir, çünkü çift sayının ortası yoktur. Bu sayede namaz ibadetinin belli bir sayısının olmadığını söyleyen kimselerin görüşü kökünden yıkıldığı gibi namazın iki vakitten ibaret bulunduğunu söyleyenlerin iddiası da boşa çıkar. Nihal gerçeği bilen Allah'tır. İkincisi, salat-i vusta buyurulmak suretiyle beş vakit namazdan biri için bir üstünlüğün kast edilmiş olmasıdır, bu yolla bu namazın yerine getirilip aksatılmamasına yönelik teşvik amaçlanmış olabilir. Söz konusu namazın, tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin nazil olduğu dönemdeki muhataplarca ya ismen veya vuku bulan bir olay sebebiyle halen bilinmiş olması mümkündür. Zira yapılmasına teşvik edilen bir fiilin neden ibaret olduğunun bilinmemesi ihtimal dahilinde değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ne var ki ayet-i kerimede kast edilen namazın hangisinin olduğunu belirleyen olaylara şahit olmayanlar bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunların her biri elden gelen gayreti sarfederek kendi kanaatinin yöneldiği teşvik çerçevesinde "şundan ibarettir" demiştir. Bu konuda kanaat sahipleri arasında yorumunu rekat sayısına yönelten ve en çoğu dört, en azı iki rekattır, diyenler olmuştur, bu ikisinin ortası ise üçtür. Böylece o, yorumunu akşam namazına yöneltmiştir ve bu namaza teşvik için de, "Şüphe yok ki Allah tektir ve tek olanı sever" hadis ile ayrıca namazın geciktirilmeden eda edilmesine yönelik nebevi teşvikle istidlalde bulunmuştur; öyle ki akşam namazının vakti gelince nafile bir ibadet veya bir ihtiyaç ile meşgul olunmasına izin verilmemiştir. Vakti gelen namazı geciktirmeden kılmak "muhafaza" kavramının içerdiği anlamlardan birini teşkil eder. Bir de beş vakit namazın vakitleri birbirlerine bitişik iken bu onların ortasında yer alır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazı alimler salat-i vustayı sabah namazı diye yorumlamışlardır, zira Kur'an'da bu namazla ilgili teşvik ve özel emir bulunmaktadır. "Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl, bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir"; bir de Hz. Peygamber'in gece ve gündüz meleklerinin sabah namazında buluştuğunu haber veren hadisi. Bunlardan başka sabah namazı insanın günlük hayatının orta zamanını teşkil eder, şöyle ki, insanların hayatı bir dönemde dinlenme diğerinde ise çalışma şeklinde seyreder, dinlenme vaktinin sona erip çalışma zamanının başlaması sabah namazıyla gerçekleşir. Bir şeyin ortası iki tarafın da ilgisinin bulunduğu nokta demektir, işte bu özellik sabah namazında bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bazı alimler de salat-i vustayı ikindi namazıyla yorumlamıştır. Çünkü bu namazın kılınması ile ilgili özendirme ifadeleri bulunduğu gibi terkine yönelik uyarılar da mevcuttur; ayrıca günlük çalışma süresince insanın yapabileceği bazı hatalı davranışlar ikindi vakti sona erer, bu namazla hatalardan dönüş yapıp Allah'tan af dilemek imkan dahiline girer. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Ayetin başında yer alan ve "devam edin" demek olan "hafız(ı" kelimesi ortaklık manası ifade etmek üzere herkese yönelik bir hitaptır, çünkü mufüale kalıbının kuruluşu (binası) bu anlama yöneliktir. Bunun da hedefi cemaatle namaz kılmaya özendirme yahut kılınacak namazların sayısının çok olmasının gereği veya diğer ayette zikredildiği üzere hayırlı davranışlara gecikmeden girişmek ve bu yolda yarış içinde bulunmaktan ibarettir. Bu sayılanların hepsi "hafızlı" kavramında yer almaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şunun da belirtilmesi gerekir ki öğle namazı "ilk" diye isimlendirildiğine göre akşam orta namaz konumunda bulunur.
Allah'ın huzurunda tam bir itaat ve teslimiyet içinde durun. Ayetin bu kısmında yer alan "kanitin" kelimesi, ürperti ve teslimiyet içinde durun, öyle ki namaza ondan olmayan hiçbir şey girmesin diye yommlanmıştır. Nitekim Zeyd b. Erkam'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Biz önceleri namaz içinde konuşuyorduk, daha sonra Allah'ın huzurunda tam bir itaat ve teslimiyet içinde durun mealindeki ayet nazil olunca namazda susmakla emredilerek konuşmamız yasaklanmıştır. Kelimenin bu anlamına bağlı olarak duaya kunut da denilmiştir. Diğer bir grup alim ise "kanitin" itaat edenler demektir şeklinde yorum yapmıştır. Bu yorum nakledilen şu bilgiye bağlı olmalıdır ki diğer din mensupları namazlarını asi ve gafil kişiler olarak kılıyorlardı. Müslümanlar ise bu vecibeyi itaat hisleri içinde yerine getirmekle emredilmişlerdir. Kunut kavramı ayakta durup ibadet etmek anlamına da gelir, nitekim Hz. Peygamber'e hangi namazın en faziletli olduğu sorulmuş o da, "Ayakta durma rüknü (kıyam-kunut) en uzun olanıdır" buyurmuştur. Kunutun esas anlamı değindiğimiz üzere ayakta durmaktır. Şu kadar var ki bir büyüğü için ayakta duran kimse teslimiyet, ürperti ve suskunluk içinde durur, ayet-i kerimede böyle durulmasına dair bir emir bulunmuyorsa da te'vil ehli ayetteki kunuta bu anlamı vermişlerdir, çünkü kelime namazdan söz edilişin ardından zikredilmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Hâfizû (حَافِظُوا)
Kelimenin kökü h-f-z harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi dikkatle korumak, gözetmek, kaybolmasını, zayi olmasını veya bozulmasını engellemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde bir şeyi özenle muhafaza etmek, aklında tutmak ve korumak anlamındaki bu kelimenin, ayetin bağlamında namazların vakitlerine, şartlarına ve rükünlerine azami dikkat göstererek onları titizlikle ve süreklilik içinde yerine getirmek, zayi olmalarına fırsat vermemek anlamında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "hıfz" (koruma ve gözetme) emrinin, sadece namazı şeklen eda etmek anlamına gelmediğini; bilakis bireyin günlük hayatın yoğun meşgaleleri, krizleri ve zorlukları karşısında namazın insan hayatının merkezindeki yerini savsaklamadan muhafaza etmesi gerektiğine dair güçlü bir bilinç inşası olduğunu vurgular.
Salavât (الصَّلَوَاتِ)
Sözcüğün kökü s-l-v harfleridir. İbn Fâris, kök anlamı üzerine farklı yaklaşımlar bulunduğunu, bir yönüyle ateşe girmek veya ateşte kızarmak anlamına gelirken, yaygın kullanımında dua etmek, yönelmek ve yüceltmek manalarını taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dildeki asıl ve saf karşılığının dua ve istiğfar olduğunu; şeriat terminolojisinde ise rüku, secde ve belirli şartları olan malum ibadetin (namazın) özel adı haline geldiğini, ayette de ibadet formundaki bu eylemi çoğul olarak nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenini incelerken, bu sözcüğün Arapça kökenli görünmekle birlikte aslında Aramice/Süryanice "tsloth" (dua, ibadet) kelimesinden Arapçaya geçmiş dini bir terim olduğunu ve Kur'an'ın bu terimi alarak kendi teolojik yapısına entegre ettiğini iddia eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemde Araplar arasında daha çok sıradan bir 'dua' veya 'kutsama' anlamına gelen bu kelimenin, Kur'an'ın nüzulu ile birlikte anlamsal bir devrim geçirdiğini ve tamamen yeni, bedensel ritüelleri olan İslami bir ibadeti ve Allah'a mutlak boyun eğişi ifade eden spesifik bir anahtar kavrama dönüştüğünü analiz eder.
Vüstâ (الْوُسْطَىٰ)
Kelimenin kökü v-s-t harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki ucun tam ortası, merkez, adil ve dengeli olan yer veya durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin mekânsal olarak bir şeyin merkezini ifade etmesinin yanı sıra, nitelik, değer ve fazilet bakımından en üstün, en hayırlı ve en dengeli olanı da anlattığını; ayette "orta namaz" ifadesinin hem günün vakitleri açısından ortada bulunanı hem de manevi derece ve faziletçe en üstün olanı kastedecek şekilde çok katmanlı kullanıldığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi üslubu bağlamında bu kelimeyi değerlendirirken, "vüstâ" sözcüğünün hem zaman çizelgesindeki "merkez" konumunu hem de manevi yoğunluk açısından "en kıymetli ve dengeli" olma halini barındırdığını, metnin bu iki anlamı aynı anda hissettiren mucizevi bir edebi tasvir ve vurgu sergilediğini kaydeder.
Kûmû (قُومُوا)
Sözcüğün kökü k-v-m harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kökün dildeki temel karşılığının dikilmek, ayağa kalkmak, bir duruş sergilemek, bir işi ayakta tutmak ve onda kararlılıkla devam etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel olarak oturmanın zıddı olan ayağa kalkma eylemini ifade ettiğini, ancak ayetin bağlamında bunun ötesine geçerek bir işi hakkını vererek, ciddiyetle, tam bir kararlılıkla ve bedensel bir teyakkuzla yerine getirmek (kıyam) anlamına geldiğini; Allah için derin bir saygı ile divana durmayı anlattığını söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki kıyam emrinin sadece fıkhi bir şart olan bedensel dikilmekten ibaret olmadığını, inanan kişinin Allah'ın huzurunda aktif bir bilinçle, saygıyla ve ruhsal bir uyanıklık haliyle (ontolojik bir duruşla) bulunmasını emreden derin bir eylem olduğunu ifade eder.
Kânitîn (قَانِتِينَ)
Kelimenin kökü k-n-t harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel anlamının mutlak itaat olduğunu; bununla birlikte huşu içinde sessizliğe bürünmek ve boyun eğmek anlamlarına da geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kunût kelimesinin sıradan bir itaati değil; sevgi, derin bir saygı (huşu) ve teslimiyetle boyun eğmeyi, bu itaati sürekli hale getirmeyi ifade ettiğini söyler ve ayette namaz esnasında başka her türlü dünyevi meşgaleyi ve kelamı terk edip, sükunet ve tam bir odaklanma ile sadece Allah'a yönelmeyi tanımladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, kunût kavramını Kur'an'ın itaat ahlakı ve semantiği bağlamında inceler; kunût'un dışsal bir güç korkusuyla yapılan zoraki bir itaat olmadığını, kulun yaratıcısının mutlak kudreti ve aşkınlığı karşısında tamamen kendi özgür iradesiyle, içsel bir eziklik duymadan, çok derin bir saygı, tevazu ve sessiz bir kabullenişle sergilediği en üst düzey ahlaki duruş ve teslimiyet olduğunu açıklar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla