وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 237. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bağışlama, mehir, cömertlik, bakara 237, bakara suresi, affetme, bakara suresi 237. ayet, takva, allah, amel
-
Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin. Ancak kendilerinin almak istememesi veya nikah bağı elinde bulunan kocanın (yahut da kadının velisi) vazgeçmesi müstesna. Sizin bazı haklarınızdan feragat etmeniz Allah'a karşı saygılı olma derecesine daha yakındır. Birbirinize karşı erdemli davranmayı unutmayın. Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin. Bazıları ayetin zahirinde "belirlediğinizin yarısı" diye zikredildiğini ve mehirin akit sırasında belirlenmesi ile akitten sonra belirlenmesi arasında ayırım yapılmayıp hepsinin belirlemeden ibaret olduğunu söyleyerek kadının belirlenen mehirin yarısına hak kazandığını, belirlemenin akit sırasında veya ondan sonra gerçekleşmesinin farklı sonuç doğurmayacağını ileri sürmüştür. Bu esastan hareketle bazıları şöyle demiştir: Kişi kendi cariyesini mehir karşılığında vererek bir kadınla evlense, bu arada cariye bedenen hayır getirerek bir çocuk doğursa, fakat koca zifafa girmeden ölse çocuğuyla birlikte cariyenin yarısı kadının hakkıdır, çünkü Allah Teala "belirlediğiniz mehirin yarısı" buyurmuştur; oysaki siz [çocuğu hesaba katmadığınız için] kocanın belirlediğinin yarısını vermiyor ve dolayısıyla Kur'an'ın zahirine muhalefet etmiş oluyorsunuz.
Nikah akdinden sonraki mehir belirlemesini akit sırasındaki belirlemeye eşit tutmak suretiyle kadına belirlenmiş mehirin yarısını veren kimseye cevabımız şudur ki Allah Tealanın hitabı akitten sonra değil akit sırasındaki belirlemeye yöneliktir, çünkü nikah akdinden sonra belirleme yapılması bilinen bir yöntem değildir; insanlar nezdinde akit sonrası söz konusu olmayıp akit sırasında yapıldığına göre ilahi hitap da bu yaygın uygulamaya yönelik olmuştur ki o, akit sırasında belirlenen şeydir; kadının payına bunun yarısı ayrılır. Akitten sonra belirlenen şey ise mehr-i misil konumunda belirlenmiş olur, bu da zifaf vaki olduğu takdirde yürürlüğe girer, değilse girmez.
Diğer itirazcılara verilecek cevaba gelince, onlara göre kişi, kadını, kendisine teslim ettiği cariye karşılığında nikahlar, cariye de çocuk doğurursa mehir olarak çocukla birlikte cariyenin yarısı kadının hakkı olur. Biz deriz ki tefsirini yapmakta olduğumuz ayet, yanında çocuk veya başka bir şeyin bulunduğu mehir belirlemesi hakkında değildir. Bilmez misin ki cariye mehir olarak belirlenmekle birlikte kadının değil de kocanın yanında bulunsa ve çocuk doğursa hem cariyenin hem de çocuğun yarısı kadının hakkıdır, çocuk akit sırasındaki belirlemede de yoktu. Buna göre ayet cariyenin yanında doğum yapan cariye örneği hakkında değil, fazlalığı bulunmayan mehir belirlemesi hakkındadır. Şimdi, tartışılmakta olan mesele örneğinde kadına ya çocuk olmaksızın cariyenin yarısı verilecek, bu durumda akit esas açısından feshedilmiş olacak ve çocuk, bağlanacağı bir asıl bulunmadığından riba konumuna geçecek yahut da kadına cariyenin ve çocuğun yarısı ayrılacak, bu ise zamanında belirlenenin dışında bir şey olacaktır. Halbuki Allah Tebareke ve Teala kadına kocanın belirlediğinin yarısını meşru kılmıştı. Buna göre itiraz edenin sözü asılsız hale gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bazıları Kur'an'da iddet beklemeyi ve tam mehiri gerektiren boşamalarda sadece talak zikredilmiş, hükmün tahsisine gidilmeksizin kadının serbest bırakılmasının bütün yönleri kastedilmiş olmasıyla istidlalde bulunarak, cinsi temas (mümasse) olmaksızın yapılan boşamalarda da temasın halvet değil tam anlamıyla bir cinsel ilişki olmasının gerektiğini savunmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
İmam Mâtürîdî şöyle dedi: Kocanın zifafa girmeksizin ve mehir belirlemesi yapmaksızın yapacağı boşamada mükellef bulunduğu müt'a kendi iradesi çerçevesinde bulunmakla birlikte eşini boşamadığı durumda ona sağladığı geçim miktarınca takdir edilmiştir. Buna göre onun giyimini temin etmesi gerekir ki bu masraftan kaçındığı için boşamadığı anlaşılmış olsun. Yahut da kadının evinden çıkıp dolaşmasını sağlayacak kadar giysiyi tedarik etmelidir. Evet koca, evinden çıkarken karısının giyeceği elbiseyi -ki bunun en azı üç parçadır- sağlamalıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Boşamaya dair olan bu ayetlerde basit bir şeyin mehir olamayacağının açık işareti vardır, çünkü Cenab-ı Hak akit sırasında belirleme yapılmadığı takdirde önemsenecek şeyleri vacip kılmıştır ki o da kocanın kadına sağlayacağı müt'adır, bunun da en aşağısı üç parça giysidir. Kocanın mehir belirlemesi yapması halinde ise Allah Teala bunun bir kısmının alınmayıp bağışlanmasını emretmiştir. Mehir -söz temsili- ekin tanesi kadar bir şey ise bunun bağışlanmasına teşvik olmayacağı gibi böylesi için eşlerin erdemli yolu tercih etmeleri de istenecek değildir. Demek ki mehirin, hakkında anlaşmazlığın çıkabileceği, tarafların onu kendi halinde bırakıp anlaşmayı sağlayacak miktarı benimsemelerine teşvik edileceği bir kıymet derecesi vardır.
Şu da var ki yüce övgülere layık olan Allah evliliğin kuruluşunu mal ile başlatmış ve onu bununla meşru kılmıştır. Bu meyanda ekonomik darlığı bulunan kimse için, "İçinizden mümin hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse ellerinizin altında bulunan mümin cariyelerinizden alsın" buyurmuştur. Hür kadınla evlenmenin mehiri ekin tanesiyle olsaydı kimse bundan aciz kalmaz ve dolayısıyla cariye ile evlenmek için mali imkansızlık şart koşulmazdı, özellikle cariye ile evlenmeyi zaruret dışında mubah görmeyenlerin kanaatine göre. Hangi insan var ki cinsel ilişkiye arzu duysun da bir ekin tanesine muhtaç bulunsun, nerede kaldı ki hür ile cariye arasında serbest bırakılmış olsun. Bir de Allah, benzer şekilde cariyeler hakkında da, "Mehirlerini geleneğe uygun olarak verin" buyurmuştur. Takdir edileceği üzere ekin tanesi anılmaya değmeyen bir şeydir. Sonuç olarak şu anlaşılmıştır ki hür kadınların mehiri ihtiyaç sahiplerinde tesirini gösterecek bir miktar ve seviyeye ulaşmaktadır. Bunun yanında ekin tanesini tam mehir sayan ve ona sahip bulunmayı mali güç diye niteleyen telakki de kale alınmayacak anlamsız bir iddiadan ibaret kalmaktadır.
Alimler, evlenmede kadının mehre sahip olup hak kazanmasının, kadınlığı karşılığında olmadığı noktasında ittifak etmişlerdir. Buna göre kocanın yapacağı mali fedakarlık bir bedel karşılığında değildir. Bir bakıma kocanın yaptığı akit kadına ait olan özel bir şey bulunmayarak gerçekleşmektedir. Kocanın üstlendiği mehir miktarından az bir şey ile çok bir şey düşürmesi arasında meşru olmaması açısından bir fark yoktur. Bu noktada uyulacak kural mehr-i misilden bir şeyin düşürülmemesidir. Mehir olabileceği ileri sürülen ekin tanesi yeryüzünde düşünülebilecek en işe yaramaz kadının bile mehr-i misli olamaz ve kocanın bundan düşürme yapması söz konusu edilemez. Ancak koca mehr-i mislin onda biri kadar düşürme yapabileceği noktasında ittifak vardır, daha fazlası için ise ihtilaf vardır. Biz burada işin uygulama açısından imkansızlığını anlatmış olduk. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ancak kendilerinin almak istememesi. Denildi ki kadının almak istememesi. Veya nikah bağı elinde bulunan kocanın (yahut da kadının velisi) vazgeçmesi müstesnadır. Bu kısmın yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Ali ve İbn Abbas bu, kocadır demişlerdir. Bazıları da onun kadının velisi olduğunu belirtmiştir. Bahis konusu kişinin veli olduğunu söyleyenin isabet etmesi mümkündür, çünkü eski dönemlerde mehirler kadınların velileri tarafından belirleniyordu. Bunun delili Hz. Şuayb'ın Musa'ya, "Bana sekiz yıl çalışman karşılığında şu iki kızımdan birini seninle evlendirmek istiyorum" demesidir, görüldüğü üzere Hz. Şuayb mehir belirleme şartını kendisine nispet etmiştir. Cahiliye döneminde kadına ödenen bir mehir olmaksızın uygulandığı rivayet edilen şigar evliliği de bunun gibidir. İslam döneminde bu tür uygulamalar neshedilmiş ve mehir kadına ait olmuştur, şu ayet-i kerimelerde belirtildiği üzere: "Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla verin. Eğer kendi istekleriyle mehirin bir kısmını size bağışlayacak olurlarsa onu da afiyetle yiyin"; "Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile ondan hiçbir şeyi geri almayın". Bir de alimler, hiçbir kimsenin diğerinin mülkünde onu izni olmadan meşru bir tasarrufta veya ondan ikramda bulunma hakkının olmadığı noktasında ittifak etmişlerdir. Sonuç olarak mehirin kadına ait olduğu sabit olunca velinin bundan ikramda bulunması caiz görülmemiştir.
Ancak kendilerinin almak istememesi. Yani kadının mehirin yarısını kocasına bırakıp bu kısımdan bir şey almaması; veya nikah bağı elinde bulunanın vazgeçmesi müstesna. Yani kocanın mehirin tamamını eşine vermesi, şöyle düşünmek suretiyle: Benim uhdemde bulundu, dolayısıyla ben evlilik yapmasına engel oldum. Kadın da mehirinin yarısını ona bırakırken şöyle düşünebilir: Avret yerime bakmadı, kadınlığımdan faydalanmadı. Bunların her biri bir erdemdir. Cenab-ı Hakk'ın birbirinize karşı erdemli davranmayı unutmayın mealindeki beyanı da bu esasa dayanır, yani birinizin ötekine karşı mehirin yarısını almaması veya onun mehiri tam olarak vermesi. Birbirinize karşı erdemli davranmayı unutmayın. Yani evliliğin başlangıç dönemindeki erdemli olmayı unutmayın, çünkü evlilik başlangıç döneminde anlayış gösterme ve erdemli davranma çizgisi üzerinde yürür. Aziz ve celil olan Allah evliliğin bitişi sırasında da eşleri, aynı esasa bağlı kalarak erdemli davranmaya teşvik etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ayet-i kerimenin bu kısmında "afv" kavramının sözlükte "fazl" demek olduğu ve fazlasıyla vermek anlamına geldiğinin delili bulunmaktadır. Araplar, "'Afevtü le-ke bi-mali" der ve "Sana çok mal verdim" anlamını kasteder. Şimdi, afv fazlasıyla vermek anlamına geldiğine göre Kur'an-ı Kerim'de adam öldürmenin diyetiyle ilgili ayette yer alan "Femen 'ufıye lehu" ifadesindeki afv kavramı "diyet ödemesi yapılırsa" anlamına gelir, devamı da "veli hakkaniyete uymalı" demek olur. Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz ayette [Hanefi] alimlerimizin diyet hakkındaki görüşlerini destekleyen delil bulunmaktadır. Sizin bazı haklarınızdan feragat etmeniz Allah'a karşı saygılı olma derecesine daha yakındır. Bu kısmın anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Allah'a karşı saygılı olan kimsenin bazı haklarından vazgeçmeye özen göstermesi yerine getireceği bir görevdir, şeklindedir. Nitekim bir önceki ayette yer alan, "Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani borçtur" beyanı da aynı konumdadır, yani buna özen göstermesi. Ayet-i kerimede boşanma sırasında mehirle ilgili ilahi hitapların erkeklere yönelik olması (müzekker sigaların kullanılması) hakkında iki yorum bahis konusudur. Birincisi, görevlerini yerine getirmeyen ve evliliğin bozulmasına yönelik bu hoş karşılanmayan davranış onlar tarafından sergilenmiştir. İkincisi mehiri teslim edip ilgili görevleri yerine getirmedeki eksiksiz icraat onlara aittir, kemal ile nitelendirilen onlar olup tam bir uygulama erkeklerin devreye girmesiyle gerçekleşir.
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Sizin bazı haklarınızdan feragat etmeniz Allah'a karşı saygılı olma derecesine daha yakındır mealindeki beyana eşlerin ikisinin de iştirak etmesi ihtimal dahilindedir, şu anlamdaki bazı haklarından feragat etmek ve erdemli yolu tutmak kötü ahlaktan sakınmak isteyen için yahut Allah'a muhalefet etmekten sakınma duygusuna mahzar kılınan erdemli kimseler için tercih edilecek bir yoldur. Bundan başka ayetin bu kısmının sadece kocalara hitap etmesi de muhtemel görünmektedir, zira onlar kadını iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakma fiillerini üstlenmişlerdi. Bu açıdan koca üzerine aldığı görevi yerine getirmeye ve bu konuda Allah'a muhalefet etmekten sakınmaya herkesten önce dikkat etmek durumundadır. Şu da var ki ayrılık sebebi (boşama hakkına sahip bulunan) kocadan gelmiştir. Buna göre vefasızlık ve kabalıktan sakınma hususunda kadının ailesine nispetle daha çok özen göstermesi ve onların sergileyecekleri bazı davranışları mazur görmeye daha yatkın olması gerekir.
Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Meşru çizginin ötesine geçme, sınırları aşma ve Allah'ın emrine karşı gelme eylemlerinden sakınmaya yönelik bir uyarı ifadesidir.
Yorumu Yorumla
-
Afüv (يَعْفُونَ)
Kelimenin kökü a-f-v harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi terk etmek, silmek, yok etmek veya bir şeye yönelmek olduğunu; rüzgarın yeryüzündeki izleri silip süpürmesi eyleminin bu kökle ifade edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel silme anlamından türeyen bu kelimenin, mecaz yoluyla cezayı düşürmek veya kendi hakkından vazgeçerek muhatabın borcunu silmek anlamında kullanıldığını; ayette ise boşanma durumunda kadının mehirden feragat etmesi veya erkeğin mehirin tamamını bırakması şeklindeki maddi haklardan vazgeçme eylemini tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kavramı incelerken, affetmenin ve haktan feragat etmenin İslam ahlakının temel taşlarından biri olduğunu belirtir; hakkı olduğu halde kendi özgür iradesiyle bundan vazgeçmenin, bedevi intikam veya katı hak arayışı kültüründen Kur'ani ahlak olan lütuf ve bağışlama kültürüne geçişi simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki af kavramının, boşanma gibi gerilimli ve çatışmaya açık bir süreçte tarafları soğuk bir hukuki çekişmeden ziyade ahlaki bir erdemliliğe ve cömertliğe davet ettiğini, hakkından vazgeçmenin "takvaya daha yakın" olarak nitelendirilmesiyle İslam aile hukukunun ahlakla taçlandırıldığını vurgular.
Ukde (عُقْدَةُ)
Kelimenin kökü a-k-d harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün dildeki ilk ve en somut anlamının ipin veya benzeri bir nesnenin iki ucunu birbirine sıkıca bağlamak, düğüm atmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ipteki bu somut ve sağlam düğümden yola çıkılarak kelimenin mecazen alışveriş, yemin ve evlilik gibi tarafları birbirine bağlayan sağlamlaştırılmış sözleşmeler ve ahitler için kullanıldığını belirtir; ayette geçen "nikah düğümü" ifadesinin, evliliğin basit bir anlaşma değil, çözülmesi zor ve sağlam bir bağ olduğunu gösterdiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam aile hukukunun inşasını değerlendirirken, nikahın bir "düğüm/bağ" olarak nitelendirilmesinin, evliliğin sıradan bir muamele olmadığını, tarafları birbirine bağlayan derin bir sözleşme olduğunu gösterdiğini ve bu ayette "düğümün kimin elinde olduğu" meselesinin, boşanma sürecindeki inisiyatif ve feragat yetkisinin fıkhî sınırlarını belirlediğini ifade eder.
Nikâh (النِّكَاحِ)
Sözcüğün kökü n-k-h harfleridir. İbn Fâris, kelimenin asıl ve etimolojik anlamının bir şeyin başka bir şeye karışması, nüfuz etmesi ve iç içe geçmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde aslen cinsel ilişki (birleşme) anlamına gelen bu kelimenin, zamanla bu ilişkiyi meşru ve yasal kılan evlilik akdinin (sözleşmesinin) bizzat kendisine isim olarak verildiğini, Kur'an'da da genellikle doğrudan akit anlamında kullanıldığını ifade eder. El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça kökenli olduğunu vurgulayarak, dilde hem akit hem de fiziki birleşme manalarını eşzamanlı olarak barındıran zengin bir kelime olduğunu teyit eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi adetlerinden İslam'ın kurumsallaşmış evlilik anlayışına geçişi tahlil ederken; Kur'an'ın "nikah" kavramını keyfi ve kuralsız bir eylem olmaktan çıkarıp, taraflara (özellikle kadına mehir üzerinden) karşılıklı hak, güvence ve ahlaki sorumluluklar yükleyen kutsal ve yasal bir sözleşmeye dönüştürdüğünü açıklar.
Takvâ (لِلتَّقْوَىٰ)
Kelimenin kökü v-k-y harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kendisine zarar veya acı verecek dış etkenlerden korumak, muhafaza etmek ve sakınmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu koruma eyleminin dini terminolojide nefsi günah olan, ahlaka aykırı düşen şeylerden korumak anlamına geldiğini; bu ayetin özel bağlamında ise, kişinin yasal hakkından feragat etmesinin (af ve cömertliğin) onu bencillikten, intikam duygusundan ve katı kalplilikten koruyarak ilahi rızaya en çok yaklaştıran bir kalkan işlevi gördüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, takvayı Kur'an'ın en merkezi ve kapsamlı ahlaki kavramı olarak tanımlar; ayette kişinin malından feragat etmesinin takvaya en yakın durum olarak belirtilmesinin, dindarlığın yalnızca şekli ibadetlerle değil, kriz anlarındaki (boşanma gibi) insan ilişkilerinde sergilenen yüce gönüllülük, fedakarlık ve Allah bilinciyle ölçüldüğünü gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki takva vurgusunun, hukuki meselelerin ve uyuşmazlıkların yalnızca katı kanun maddeleriyle değil, Allah'a karşı sorumluluk bilinci ve derin bir vicdani hassasiyetle çözülmesi gerektiğine dair Kur'ani ilkeye işaret ettiğini belirtir.
Fadl (الْفَضْلَ)
Kelimenin kökü f-d-l harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kökün dildeki temel karşılığının bir şeyin gereğinden, ihtiyacından veya asgari sınırından fazla olması, artması ve üstünlük/ziyadelik taşıması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fazlalığın iki boyutu olduğunu; ihsan, lütuf ve cömertlik bağlamında "fazl" kelimesinin, kişinin üzerine yasal veya mecburi olarak vacip olmayan bir iyiliği kendi isteğiyle fazlasıyla yapması anlamına geldiğini açıklar ve ayette taraflar arasındaki karşılıklı iyiliğin, lütfun ve erdemin unutulmamasının emredildiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette yer alan "aranızdaki fazlı (iyiliği/lütfu) unutmayın" uyarısının, evlilik gibi bir bağın kopuşu ve ayrılık sürecinde bile tarafların birbirine karşı düşmanlık gütmeden, asgari hukuki yükümlülüklerin ötesine geçerek insanî ve ahlakî bir zarafet sergilemelerini emreden olağanüstü ve çok ince bir Kur'anî ilke olduğunu açıklar.
Basîr (بَصِيرٌ)
Sözcüğün kökü b-s-r harfleridir. İbn Fâris, bu kökün ilme, bilmeye, bir şeyi net bir şekilde görmeye ve idrak etmeye delalet ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "basar" kelimesinin göz ile fiziksel görmenin yanı sıra, kalp gözüyle (basiret) derinlemesine kavramayı ve eşyanın hakikatine nüfuz etmeyi ifade ettiğini; Allah'ın sıfatı olarak "Basîr" isminin, kulların gizli veya açık bütün niyetlerini, eylemlerini ve iç dünyalarını eksiksiz, perdesiz bir şekilde görmesi anlamını taşıdığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonunda Allah'ın görme ve her şeye vakıf olma sıfatının gelmesinin edebi ve psikolojik derinliğini ele alır; evlilik bağı gibi son derece mahrem bir ilişkinin kopuşu sırasında tarafların sergilediği iyi veya kötü niyetlerin, hukuki boşluklardan yararlanma çabalarının yahut gösterdikleri fedakarlık ve zarafetin (af ve fazl) sadece Allah tarafından tam olarak görülebileceğini, bu bitirişin muhatabın vicdanında çok güçlü bir otokontrol ve ahlaki sorumluluk bilinci inşa ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla