Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 236. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 236. Ayet

    لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ cunâha ‘aleykum in tallektumu-nnisâe mâ lem temessûhunne ev tefridû lehunne ferîda(ten)(c) vemetti’ûhunne ‘ale-lmûsi’i kaderuhu ve’ale-lmuktiri kaderuhu metâ’en bilma’rûf(i)(s) hakkan ‘ale-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      El sürmediğiniz ve mehir belirtemediğiniz kadınları boşamanızda herhangi bir vebal yoktur. Ancak kendilerini faydalandırın. Eli geniş olan durumuna göre, fakir de durumuna göre münasip hediyeler vermelidir. Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur.

      El sürmediğiniz ve mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda herhangi bir vebal yoktur. Bu ayette zifafa girilmemiş kadınları her zaman birimi içinde boşamanın mümkün oluşunun delili vardır. Çünkü Kur'an'da yaygın olan üsluba göre -sakıncasız olduğunun bildirilmesi durumu hariç- günah ve vebalin bulunmadığının söylenmemesidir, Cenab-ı Hak bu ayette herhangi bir zaman tayinine de işaret buyurmamıştır. Zifafa girilmiş kadınları boşama konusunda ise aziz ve celil olan Allah, "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve iddetin hesabını tutun" buyurmak suretiyle vakit tayin etmiştir. Bundan dolayıdır ki [Hanefi] alimlerimiz kişinin zifafa girmediği eşini hayız halinde boşamasının sakıncası yoktur, demişlerdir. Bunun yorumu şöyledir ki koca onunla zifafa girmişse geçmiş ilişkileri sayesinde temizlik (tuhur) zamanını bilir. Bunun için temizlik halinde boşama yapmakla emredildi ki pişman olduğu takdirde dönüş yapmasına özendirici olsun. Zifafa girmediği kadının ise temizlik halini bilemez, çünkü onunla bu özelliğini bilmesine vesile olacak bir ilişkisi olmamıştır, bunun için de boşamayı bu süre içinde yapması kendisinden istenmemiştir. Bir de koca eşiyle zifafa girmemişse yapacağı boşama dönüşe mahal kalmadan karısını kesin olarak ayırır. Bu sebeple bütün zamanları boşama fiili için elverişli kılınmıştır; zaten dönüş yapma hakkı tanınmadığından vakitlerin temizlik dönemine rastlayan bir kısmının daha özendirici olması söz konusu değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır, ikinci olarak zifafa girilen eşin kocasından hamile olma ihtimali mevcuttur. Hamile olup olmadığının anlaşılması için boşanmanın (talak) verilmesi temizlenme zamanına bağlanmıştır, ta ki koca pişmanlık duymasın. Genelde koca karısını boşadıktan sonra hamile olduğunu anlayınca pişman olur. İşte kişinin, zifafa girmediği karısını ay halinde boşamasının caiz olduğu şeklindeki görüşün izahı bundan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ayetin bu kısmında eşini kesin (bain) talakla boşayan kişinin yaptığı bu fiilinin meşruiyetine dair delil vardır, ancak bu, pişmanlık duyması halinde onu tutma imkanına sahip bulunmaması halindedir, çünkü zifaf yapılmadan gerçekleşecek boşama kadını kocasından kesin biçimde ayırır. Bu meselede aslolan her iki boşama şeklinde de (ric'i, bain) talakın kadının kocasına helal olduğu temizlik vaktinde olmasıdır. Ancak zifafa girilmemiş kadın hakkında bütün zaman birimleri helal vaktidir.

      Ve mehir belirlemediğiniz kadınları. Anlamı, "Ve mehir belirlemediğiniz kadınları" şeklindedir. Bu kısım "la cünaha 'aleyküm" diye başlayıp "ma lem temessuhünne" diye biten kısımla bağlanmış konumundadır. Bunun delili ayetin ancak kendilerini faydalandırın mealindeki kısmıdır. Burada yer alan faydalandırma emri, mananın "mehir belirlemediğiniz kadınları" şeklinde olduğunu gösterir. Aziz ve celil olan Allah'ın (bir sonraki ayette), "Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin" mealindeki beyanı, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette kastedilenin mehiri belirlenmemiş olduğunu gösterir. Dikkat edilirse mehir belirlenmiş olana belirlenenin yarısını, burada ise faydalandırmayı gerekli kılmıştır. Mantık açısından mehir belirlenmemiş olanında faydalandırma değil mehr-i mislin (o konumdaki bir kadının mehirinin) yarısının verilmesinin gerekli olmasıdır, çünkü koca kadınla zifafa girdiği takdirde mehr-i mislin tamamına borçlu olur, nitekim zifafa girdiği takdirde belirlenmiş mehirin tamamım, girmemesi halinde yansını ödemeye mecbur oluşu gibi. Şu kadar var ki şari'in tartışılan meselede müt'ayı gerekli kılışının iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi, mehr-i mislin takdir edilmesinin şartı kocanın zifafa girmesidir, koca zifafa girmediği takdirde mehr-i mislinin ne olacağını bilemez, tabii olarak onun yarısını da takdir edemez. İkincisi, fakihler müt'anın gerekli kılınışının hikmetini mükellefiyetin hafifletilmesi ve uygulamayı kolaylaştırma şeklinde anlamışlardır, çünkü hakim mehr-i mislin tesbiti bağlamında kadının hem kendisini hem de içinde yer alacağı kadınlar kategorisini bilmekte oldukça zorluklarla karşılaşır, mehr-i mislin tesbiti kadının dahil olduğu kategori ile mümkünken müt'a öyle değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ayette söz konusu edilen müt'anın miktarı kadının değerine göre tesbit edilir, zira müt'a kadının kendisinin ve ailesinin sahip olduğu zenginliğin daha az, fakat mehr-i mislin üstünde takdir edilse müt'ayı mehr-i mislin üstüne çıkarma durumu oluşur, halbuki biz müt'anın mükellefiyeti hafifletmek için meşru kılındığını belirtmiştik. Şimdi, müt'a mehr-i misil göz önünde bulundurulmadan belirlenecek olursa koca güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulmuş olur. Bu sebeple müt'a miktarının belirlenmesi için mehr-i mislin göz önünde bulundurulması gereklilik kazanmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ve mehir belirlemediğiniz kadınları. Burada yer alan "ev" edatı "ma lem temessuhünne" üzerine atfedilmiş olup manası "ve mehir belirlemediğiniz sürece" şeklindedir; "Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp da henüz zifafa girmeden boşayacak olursanız onları hesap edeceğiniz bir iddet süresince bekletmeye hakkınız yoktur. Ancak onları faydalandırın ve güzellikle serbest bırakın" mealindeki ayet de bu esas üzerine kurulmuştur. Alimlerin mehir belirlemeden nikahın meşru olduğu noktasında ittifak edişi de aynı esasa dayanır. Ayrıca burada, "Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla istemeniz size helal kılındı" mealindeki beyanda yer alan "malla isteyiş"te nikahın mehiri belirleme ile değil doğrudan malla oluştuğunun delili vardır; nikah akdi doğrudan malı (mehiri) gerekli kılmakta olup ancak bu sayede kadından faydalanma hakkı doğar, sadece belirleme ile değil. Bundan dolayıdır ki kadına, kocanın vereceği maddi şeyleri teslim etmedikçe kendisini ondan ayrı tutma hakkı verilmiştir, ancak belirlenmiş olsun veya olmasın mehir hariç [çünkü mehir her durumda sahip olacağı öz hakkıdır] ; nitekim şu ayetler de bunu desteklemektedir: "Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla ... size helaldir"; "Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını . . . sana helal kıldık". Mehir belirlemeden nikah caiz olunca hükümsüz kalacak şekilde (yanlış) belirlenmesi de nikahı bozmaz, aksine yapılan belirleme hükümsüz kalır ve olmamış sayılır. Buna bağlı olarak kişinin şarap, besmelesiz kesilmiş hayvan eti vb. helal olmayan şeyleri mehir göstererek yaptığı nikahın geçerli olduğu noktasında ittifak vardır. Bu noktadan iki mesele ortaya çıkar. Birincisi bir şeyin meşruiyeti şarta bağlı değilse herhangi bir sebeple koşulacak şartın geçersiz oluşu o şeyi geçersiz hale getirmez. İkincisi Cahiliye dönemine ait olan (ve iki kişinin mehirsiz birbirlerini evlendirmeleri esasına dayanan) şigar evliliğinin yasaklanma sebebini anlamamızdır ki aslında bu nikahta cinsel ilişkinin sağlanıp bir nevi mehir yerine geçmesi akdi bozan şey değildir, çünkü Allah mehirin belirlenmesini nikah için şart koşmamıştır ki bunun geçersiz oluşuyla nikah da geçersiz hale gelsin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Cinsel ilişki olmadan gerçekleştirilen boşama nikah akdinin gerektirdiği bazı mükellefiyetlerin düşünülmesine sebep kılınmıştır. Bu -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yapılan evlilikle nikahtan amaçlanan hedefe tam olarak ulaşılamamasından dolayı olmalıdır. Bilindiği üzere evlilik iffeti korumak içindir, bunun da gerçekleşmesi sadece akidle değil cinsel ilişki ile olur. Bu olmasaydı evlilik de olmazdı. Zifafsız boşama mehirin tamamını ortadan kaldırmamıştır, zira boşama bedeli bulunan mülkiyetteki değişimden ibarettir. Mehir ise cinsi faydalanmaya değil sahip olmaya (mülkiyet) aittir, bunun delili cinsel faydalanmanın çoğalmasıyla mehirin artmamasıdır. Şu halde onun mülkiyetin bedeli olduğu anlaşılmıştır. Mülkiyette talak yoluyla değişim yapmak kocadan bedelin tamamını kaldırmaz, çünkü boşama, karşılığında mehir bedeli bulunan mülkiyetin varoluş sebebini tamamen ortadan kaldıran bir faktör olmayıp sadece onda değişim yapan bir vasıtadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Aziz ve celil olan Allah mehirin yarısını vermeyi gerekli kılmış, yarısını da düşürmüştür, zira iki amaçtan biri olan cinsel faydalanma bulunmamış, diğeri olan mülkiyet ise mevcut olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Şimdi, [kadına el sürülmediği ve] mehir belirlenmediği durumunda Allah Tebareke ve Teala müt'ayı, belirlenmesi halinde ortaya konan miktarın yarısına denk tutmuştur. Düşünelim ki biz, el dokunulmayan ve mehiri belirtilmeyen kadını boşama konusunda yapılacak işlemle baş başa bırakılsak, bunun yanında mehirin önceden belirlenmemesi halinde belirlenmişin benzerinin gerektiği de bize beyan edilse, mutlaka tasavvurumuza hakim olacak şey mehr-i mislin yarısından başka bir çözümün bulunmayacağı şeklinde olurdu. İşte yüce Allah bu problemin çözümünü bizzat üstüne almıştır ki insanlar -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenab-ı Hakk'ın beşer türünün muhtaç olduğu her şeyi anlayış güçlerinin yettiği ve akıllarının ulaşabildiği kadarıyla açıkladığını, kavrayamadıkları şeyleri de işaret yoluyla beyan ettiğini bilsinler. O'nun, kullarına yönelik olan bu lütufkarlığının hedefi de onları birbiriyle anlaştırmak ve çekişmelerden korumaktır. Niahi gerçeği bilen Allah'tır.

      Cenab-ı Hak ayet-i kerimede bize müt'anın mahiyetini işaret yoluyla açıklamıştır. Öyle anlaşılıyor ki O'nun, beşer tefekkürünün hikmetine vakıf olmaktan aciz kalacağını bildiği hususlarda yaptığı açıklama miktarının bir benzeri yapmadıklarında da bulunmaktadır. Bunu sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki Allah Teala insan aklının, açıklamadığı hikmetlere nüfuz edebileceğini ve beyan ettikleri üzerinde yapılacak fikri çalışmalar sayesinde beyan etmediklerine ulaşılabileceğini ezeli ilmiyle bilmiştir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Yine Cenab-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz ayette mehirin tesbit edilmesinin, hakkın oluşması açısından belirlenmemesinden daha sağlam bir yöntem olduğunu iki şekilde beyan etmiştir. Birincisi, zifaf olmadan gerçekleşen boşamadaki müt'a hakkında eli geniş olan durumuna göre, fakir de durumuna göre, diye buyurmasıdır. Mehirin belirlenmesi halinde ise, gücü yetsin veya yetmesin, belirlenen şeyin yarısını vacip kılmıştır. Bilindiği üzere bir şeyi gücü oranında yerine getirme, gücünü aşacak şekilde yerine getirmekten daha kolaydır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, bilindiği kadarıyla eşlerden birinin ölmesi halinde mehirin tam olarak ödenmesi konusunda insanlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlık mehirin önceden belirlenmemesi durumunda vuku bulur, bu tür anlaşmazlıkların ortadan kalkması için ortada bir belirlenmişliğin bulunması gerekir. İşte bu söylediklerimiz mehirin tesbit edilmesinin edilmemesinden daha sağlam bir yöntem olduğunun delilini teşkil eder. Şu da var ki bütün akitlerde ve bunların feshedilişinde önceden belirleme yapıldığı takdirde bedel gündeme gelir, sadece akitle hiçbir bedel teşekkül etmez ki onun bir kısmı ödenmiş olsun; zaten hiçbir zaman belirsizlik statüsündeki "bir kısmı" ifadesinde herhangi bir şey gerekli niteliği kazanmaz. İşte bütün bunlarla zikrettiğim şekilde mehirin tesbit edilmesinin edilmemesinden daha sağlam bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Yine bu söylediklerim ayette geçen müt'a ile mehr-i mislin yarısının kastedilmediğini apaçık ortaya koydu. Çünkü yukarıda geçen birinci açıklama ile insan aklının mehirin daha fazlasına gerek görmediği kanıtlanmış oldu; ikinci açıklama ile de müt'adaki hareket noktasının kolaylaştırma ve hafifletmeye yönelik olduğu anlaşıldı. Hafifletme esası üzerine oturtulan bir işin zorlaştırma esası üzerine oturtulana çevirmek hakkaniyetten uzak bir harekettir. Müt'anın neden ibaret olduğu da bize anlatılmamıştır. Bilindiği gibi müt'a kendisiyle faydalanılan şey demektir. Mehr-i misil de genelde faydalanılan şeylerden biridir. Şimdi biz mehr-i mislin yarısını müt'anın en yüksek noktası olarak kabul ettik, zira bu, zorlaştırma esası üzerine kurulan yöntemin nihai noktasıdır; binaenaleyh müt'ada bu sınır aşılamaz.

      Aslında tartışılan müt'a konusunun iki yönü bulunmaktadır. Birincisi, kadının mehr-i mislinden fazla olmasının imkansızlığıdır, çünkü bu durumda kadınla zifafa girmek mehir hakkından düşürme yapılmasına sebep teşkil eder, halbuki Allah zifafı hakkının düşmesine engel kılmıştır. Şu halde müt'anın belirlenmesinde mehr-i mislin göz önünde bulundurulacak bir kriter olduğu anlaşılmıştır. İkincisi müt'a mehr-i mislin bir alternatifi olup bunun ispatı iki şekilde gerçekleşir. Birincisi, kocadan istenecek şey mehr-i mislden ibarettir. Kocadan vuku bulacak boşama evlilik hukukunun yeniden gereklilik kazanması değil düşürülmesidir. Buna göre müt'a kocadan istenen mehr-i mislin yerini tutmakta olup boşama fiiliyle yeni bir gereklilik oluşmuş değildir.

      İkincisi koca için mehr-i misil gereklilik arzederse müt'a ile değil, mesela zifaf ile olur. Şu halde müt'anın mehr-i mislin yarısının karşılığı olduğu anlaşılmaktadır, hiçbir zaman bedel aslını geçemez. Bir de müt'anın mehr-i mislin dışındaki bir kritere bağlı kılınması -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- herhalde mahiyetini tesbit etmenin mümkün olmaması yahut da bu hususun ancak kadının durumu, kendisinin ve mensup olduğu ailenin toplum içindeki konumunun sarfedilecek gayret ve araştırmalarla bilinmesini gerektirir. Bunda ise zorluk ve meşakkat vardır. Bu hususlar bilindikten sonra ailesinin toplum çevresindeki konumuna ve kadının aile camiası içindeki yerine de nüfuz edebilmek için gayret göstermek gerekmektedir. İşte Allah Teala lütuf ve keremiyle söz konusu ettiğim bu zorluklar yerine [mehr-i mislin yarısından fazla olmaması biçiminde] kişi için bilinebilecek bir çözüme işaret etmiştir. Bir başka çözüm şekli de problemin hakime götürülmesidir, çünkü hakim zikrettiğim fikri çabayı sarfetmeden meselenin künhünü bilebilir. Müt'a meselesi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- Cenab-ı Hakk'ın develer için kendi cinslerinden olmayarak farz kıldığı zekata benzemiştir; şu durumdaki develerin zekatı kendi cinslerinden hesap edilecek olsa onun bir parçasını koparıp fakirlere dağıtmak imkan dahiline girmez. Bunun için Allah deve zekatına mukabil (koyun cinsinden olmak üzere) başka bir kriter koymuştur. Mamafih mükellef aynı cinsten verecek olsa geçerli sayılır. Bizim meselemiz de buna benzemektedir. İşte Cenab-ı Hakk'ın müt'ayı mehr-i mislin mukabili olarak meşru kılmasının yorumu bundan ibarettir. Şunu da belirtmek gerekir ki [faydalandırma, geçimini sağlama manasına gelen] müt'a kocanın eşini tutmak istemesi halinde de kendi üzerine gerekli olan bir borçtur, çünkü eşinin yeme-içme ve giyimini sağlamakla mükelleftir. Koca eşini boşayınca müt'a mehr-i misil yerine ikame edilmiştir, zira geçimini sağlamayı gerektiren sebep (nikah) ortadan kalkmış, müt'a artık onun dışındaki bir hakkın gerçekleşmesi için vacip olmuştur, ta ki daha önce bulunmayan, yani evlilik halinin sürmesi istendiği takdirde söz konusu olmayan kocaya yönelik bir gereklilik boşama fiiliyle ortaya çıkmasın. Kadının müt'a hakkı içinde giyim masrafının mehirinin tamamından hatta yarısından fazla olması uzak bir ihtimaldir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Boşamayla ilgili ayetin zahirinde önceden belirlenme yapılmadığı takdirde mehirin iptali, yapıldığı takdirde ise yarısının gerekeceğine dair bir beyan yoktur. Sadece ilk ayette [ki tefsirini yapmakta olduğumuz ayettir] müt'a emri, onu takip edende ise belirlenen mehirin yarısının kadına verileceği hususu yer almaktadır. Mesela, "Şu kölenin yarısı falana aittir" yahut, "Falan için şu kadar hak vardır" sözü diğer bütün hakları kaldırmadığı gibi kölenin diğer yarısına ait hakkı da iptal etmez, burada sadece mevcut hakkın beyan edilmesi bahis konusudur, diğer haklar ise kendilerine ait konumlarda bulunur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. "Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp da henüz zifafa girmeden boşayacak olursanız onların üzerinde hesap edeceğiniz bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur" mealindeki beyan da aynı mahiyette olup burada kadınların iddet bekleme mecburiyetinin bulunmadığına dair bir hüküm mevcut olmayıp sadece erkeklerin, onların üzerinde bir hakkının bulunmadığının ifadesi yer almaktadır. İddetin kadına yönelik olmasının yanında erkekle bir ilgisinin bulunmaması mümkündür. Benzer şekilde bize göre erkek, haşhaşa kalmanın ardından iddet süresi içinde kadını tutamaz, fakat geçimini sağlamakla mükelleftir, bir bakıma buradaki iddet uygulama açısından kadının değil erkeğin mükellefiyetidir. Dile getirdiğim bu bakış açısı sebebiyle, "Cinsel ilişki olmadan mehirin ve iddetin gerektiğini söylemek nasların zahiriyle bağdaşmaz" diyen kimsenin iddiası kökünden çürümüş olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şu da var ki nassın zahirinde böyle bir şey varsa "dokunma"dan kast edilen şeyin gerçek manası (cinsel ilişki) değil, bunun imkanının mevcut bulunması olmalıdır. Bunun delili şudur ki bir grup insanın görebileceği yerde öpme veya kucaklaşma olsa sözlük (hakikat) manasında temas gerçekleşmiş sayılır, ne var ki bu hareketlerle ne mehirin tamamı ne de iddet gerekir. Bundan da temastan kastedilen şeyin sadece lafzın karşılığı değil, onda mevcut olan özel bir anlamdan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.

      Temasın cinsel ilişki imkanı ve baş başa kalmaktan (halvet) ibaret olduğunu teyit eden iki husus vardır. Birincisi, "Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve açık günah işleyerek onu nasıl geri alırsınız ki vaktiyle birbirinizle kucaklaşarak haşir neşir olmuş ve onlar sizden sağlam teminat almıştı?" Cenab-ı Hak bu beyanında karı ile kocanın vaktiyle birbirine sarılıp haşir neşir oldukları halde kocanın eşine verdiği şeylerden bir kısmını bile almasını hiçbir şekilde tasvip edilmeyecek bir davranış olarak nitelemiştir. Ayette yer alan "ifza" kavramı sözlükte cinsi ilişki değil bir arada bulunmak, sarılmak demektir. Bir de cinsel ilişki fiili, naslarda kocalara nispet edilirken burada eşlerin her birine izafe edilmiştir. Buradaki anlam ise eşlerden her birinden sadır olan fiilin diğerinden de sadır olduğu şeklindedir, bu da sadece bir arada bulunmakla gerçekleşir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, ashaptan halife durumunda bulunan beş seçkin zatın ve diğerlerinin beyanı olup ilgili ayetlerin bunlara gizli kalması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Allah'ın hitabına bizzat şahit olan kimseler onun anlam ve mahiyetini anlamaya, ortada şayet kapalı kalan bir husus varsa onun iç yüzünü kendilerine bildirecek birine sormaya elbette en layık olan kimselerdir; özellikle ümmetin imamları oldukları bilinen ve kendilerine uymalarına dair müslümanları teşvik edici beyanların öznesi teşvik beyanları yöneltilen seçkin sahabiler olunca. Üstelik ileri sürülen karşı iddiada nassın zahirinden uzaklaşma ve anlaşılmayacak hüküm ve manaya gidiş vardır. Sonuç olarak sözü edilen sahabilere atf edilen görüşün, ya Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden kendilerine intikal ettiği yahut da ilahi kastın en belirgin olanını teşkil eden bir delile dayandığı kanıtlanmış oldu. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Şu da var ki ayette cinsel ilişki açıkça yer alsaydı bile bunun biraz önce zikrettiklerimden başka iki sebeple halvet olarak anlaşılması gerekirdi. Birincisi, Kitap ve Sünnet'te yer alan, hem isimleri hem de mahiyetleri itibariyle amaçlanan hususlara dair olan bedel hükümlerinin onları yerine getirmeyi sağlayacak şekilde cereyan etmiş bulunmasıdır; mesela Cenab-ı Hakk'ın rehinleşmede rehin verilecek şeyin fiilen alınmasını, ganimetten pay alabilmek için savaşmayı, kadınlara ait ücret ve mehirlerin fiilen verilmesini, hicret sevabına nail olabilmek için vatanından çıkıp hicret yoluna girilmesini şart koşması, ayrıca İbrahim aleyhisselamın gördüğü rüya üzerine oğlu İsmail ile Allah'ın emrine teslim oluşları gibi. Halvet (haşhaşa kalma) oluştuğu takdirde mehir ve iddetlere dair hükümler de aynı şekilde yürürlüğe girer, çünkü kadın kendisini kocasına teslim etmiş durumdadır. Emanetlerin uhdesinden çıkması da bu konumun diğer bir örneğini teşkil eder: "Allah size emanetleri ehli olanlara vermenizi emreder" mealindeki ayette olduğu gibi. Şayet bu emir emanetleri ehil ellere fiilen koymaktan başka bir şekilde yerine getirilemez olsaydı Allanın bize yüklediği görevi yapmak imkan dahilinde bulunmazdı. Faydalanılması mümkün olan kiralamalarda da durumun böyle olduğu noktasında icma vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, kadınlar kocalarına karşı kendilerine düşen vecibeyi onlarla halvette bulunmaktan öte bir şeyle yerine getiremezler [Bilindiği üzere mehir almaya hak kazanmaları Üzerlerine düşen vecibe ile dengelenmiştir]. Onlara, Allah Teala'nın bahşettiği imkan ve kudretten daha fazlasının gerekli olması muhaldir. Şu halde kadınların yaptıklarından başka bir vecibelerinin bulunmadığı ve bu fiilleri ile mehir vb. haklara layık oldukları kanıtlandı. Cenab-ı Hakk'ın, "Kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır" mealindeki beyanı da bu esasa dayanır.

      Eşlerden birinin ölmesi halinde mehirin gerekliliğini koruduğu noktasında ittifak vardır, çünkü zifaf olmasa da ölüm mehiri düşürmez. Bunun izahı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki nikahın hedefi mülkiyetten ibaret olup evlilik eşlerden birinin ölümüne kadar devam eder. Evlilik şayet cinsel ilişki için ise sahip olma ve haşhaşa kalmakla tamamı gerçekleşmiş sayılır. Daha önce mehirin ilişkiye değil mülkiyete bağlı olduğunu açıklamıştık. Eşlerden birinin ölmesi halinde de -mülkiyet sona erdiğinden- mehirin tamamının ödenmesi gerekir. Mehirin belirlenmemesi durumuna dair kanaatimiz de bu esasa dayanır, çünkü mehr-i misil mülkiyetin bedelidir, bunun da delili önceden belirlenmese de tahakkuk ettiği takdirde kadının onu isteme hakkına sahip oluşudur. Meselenin aslı açıkladığımız üzere nikah mülkiyetinin -şart konumunda olmasa bile- hükmen bedel ile ilişkili olmasıdır, bu mülkiyet tartışmakta olduğumuz konuda da aynı ilişkiye sahip olmuştur. İbn Mesud radıyallahu anhın benzer konuda verdiği fetva da bunun gibidir. Onun bu fetvası münasebetiyle aynı mecliste bulunan Makıl b. Sinan ayağa kalkmış ve "Resulullah'ın (s.a.) Berva bint Vaşık hakkında senin verdiğin fetva gibi hüküm verdiğine tanıklık ederiz" demiş, Abdullah b. Mesud, kendi görüşünün Resul-i Ekrem'den rivayet edilen görüşe uygun düşmesinden memnun olmuştur. Bu husus anlatıldığı gibi sabit olunca verilecek hüküm de bundan ibaret kalır, zira nikah yoluyla üzerinde anlaşma yapılan şey kadının kendini kocasının faydalanmasına verimesinden ibarettir. Bu çerçevede halvet gerçekleşince nikahla amaçlanan şeyin tamamı gerçekleşmiş bulunur, tıpkı eşlerden birinin ölümüyle gerçekleştiği gibi. Bu durumda -ölüm haline benzer şekilde- mehirin tamamı lazım gelir. Bu meselede mehr-i misil ile önceden belirlenmiş mehir arasında bir fark yoktur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu konumda mehirin tamamının gerekli kılınmaması, mehiri, fiilen faydalanmanın bedeli olarak kabul etme fikrine dayanır, çünkü o, cinsel ilişkinin bedelidir; nesnelerin değerinin ödenmesi onların yok edilmesine bağlıdır, meselenin bu şıkkında ise böyle bir şey yoktur. Bize göre mehir her ne kadar kadınlığın bedeli ise de bunu bizzat faydalanmanın değil mülkiyetinin bedelidir, çünkü zinada bedel (mehir) gerekmiyor. Demek ki mehir mülkiyet veya onun benzeri için gerekiyor. İşte bu, halvette faydalanmaya engel olmaksızın bulunmuştur, şu halde daha önce anlatıldığı üzere mehir gerekli hale gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bazı alimler nikahtan sonra yapılan mehir belirlemesinde zifaf [ve halvet] olmadan boşama vaki olduğunda, ayetin zahiriyle istidlal ederek mehirin yarısını gerekli görmüştür. Ne var ki halk arasında devam eden uygulamaya göre belirleme akit sırasında olup, bunun dışında vuku bulduğu bilinmemektedir, evet, mehir belirlemesi akit sırasında olur, kız talebiyle kastedilen de bundan ibarettir, zaten teşebbüsün amacı hakkında bilenen de budur. Bunun dışında kalan bir hareket tarzı istidlale dayanır. Şayet delil kadına akit sırasındaki belirleme hakkını tanımışsa bedel gerekir, aksi takdirde gerekmez. Şimdi, bedel talep etmenin bütün sebeplerinin mevcut olması durumunda bedelin gündeme getirilmesi sebepten sonraya kaldığı takdirde onu gündeme getirilmemiş hükmünde kılar; işte nikah konusu da bunun gibidir, şekli belirtilen nikahta belirlemenin önceden yapılmaması sonraki belirlemeyi geçersiz hale getirir. Buna göre sonraki mehir belirlemesi sadece delilin gerekli kılması halinde geçerli olur, gerektirici delil ise kadınla ilişkide bulunma hükmünün mevcut olduğu duruma yöneliktir, şayet bu varsa belirleme geçerlidir, yoksa değildir.

      Söz konusu edilen çerçevede mehirin gerekliliğine hükmetmek birkaç şıkka ayrılır. Birincisi, mehir belirlemesinin yapılması caiz olunca mehr-i misil statüsünde caiz olur, çünkü hukuk açısından bedeli olmayan her sebebin tahakkukundan sonra belirleme yapmak caiz değildir. Hatırlamak gerekir ki mehr-i misil zifaftan önce düşer, şu halde onunla vacip olan da düşer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, hukuk açısından akit sırasında kadının konumuna denk gelen mehirin belirlilik kazanması gerekir ki kadına verilme durumu gerçekleşsin, zira kadın mehir olmaksızın nikahtan vazgeçme hakkına sahiptir. Akitten sonra eşler arasında yapılacak belirlemede erkek kendi başına miktar beyanı hakkına sahip olduğundan kadın söyleneni kabul etmeye mecbur kalır; şayet belirlemeyi [zifaftan önce boşama vuku bulduğundan] hakim yapacak olursa mehir düşer. İşte tartıştığımız mesele böyle bir konuma sahiptir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü, bilindiği üzere Allah Teala'nın ilminde zifaftan önce boşanacağı biçiminde yer alan bilgi mehir belirlemesi sırasında bilinmiş olsaydı kadının hakkı müt'adan ibaret kalırdı, bu durumda onun mihr-i mislini araştırmak sadece müt'anın sınırlandırılması açısından gerekli olurdu. Zifaftan önce boşamanın vaki olması halinde de sonuç aynıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Tartışılan meselede şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Burada aslolan müt'ayı talakın değil, nikahın gerektirmiş olmasıdır. Şu var ki nikah münasebetiyle vacip olan hususun mahiyeti bilinmemektedir: Mehr-i misil mi yoksa müt'a mı? Zira ikisinin birden gerektiği mümkün olmadığı gibi talakın, bunlardan birinin açıklayıcısıymış gibi kendiliğinden gerektirmesi de mümkün değildir. Şu halde bunlardan sadece birinin gerçek anlamda gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak işin zahiri açısından bakış yapılacak olursa kadının mehr-i misil talep etme hakkı olduğu gibi kocanın belirleme yapmasını istemesi de mümkündür. Zira örf açısından nikah süresizdir, bir de cinsel faydalanma içindir. Bu durum nassın dış görünüşüne (zahır) göre anlaşılmış ve bu sebeple de böyle bir adlandırma caiz görülmüştür. Fakat zifaftan önce boşama vuku bulunca asıl gereken şey ortaya çıkmış ve mehir verilmesini gerektiren durum geçersiz hale gelmiştir, çünkü Allah'ın ilminde gerçekleşen şey müt'adan ibaretti. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Göz önünde bulundurulması gereken bu temel esastan hareket edildiği takdirde nikah bedeli olarak kararlaştırılan değerin semen türünden (para veya başka şeyler) olduğu anlaşılır. Bu ise artabilen, fakat eksilmeyen bir özellik taşır. Buna göre zifafa girmemekle birlikte mehir belirlemesi yapılan boşamarda mehirin yarısı gerçekleşir. Mehir eğer artmaya ve eksilmeye müsait ise bu iki alternatiften biri gerçekleşecektir, ama Kur'an'da bu türün belli bir ölçüde şekillendirilmesine dair herhangi bir beyan bulunmadığı gibi örf açısından bir biçimde hükme varmak da mümkün değildir. Malum olduğu üzere artış gösteren bedel şayet erkeğin uhdesinde bulunsaydı zifaftan önce yapacağı boşamada bunun yarısını vermek gerekir ve bu durumda önceden bu kadarı belirlenmiş olurdu. Ama aslında vuku bulacak bu husus kazanılmış bir haktan doğmadığı gibi Allah'ın hükmünde bu konudaki vecibenin artış gösteren bedelin yarısından ibaret bulunduğu söylenemez. Çünkü bu, zifaftan önce yapılan boşamada nassın beyanıyla gerçekleşen miktar olup öteki yarısı kocaya aittir, yahut da mehir esasından neşet etmiştir. Buradan artakalan kısmın mehir konumunda tutulması muhtemel olup bu durumda hukuk açısından geçerliliği bulunan, "füruu usule ilhak etme" kuralına girer. Boşama eğer mehirin kadının eline geçmesinden sonra vuku bulursa onun alacağı hak yerini bulmuş ve meydana gelen değer değişikliği onun mülkünde oluşmuştur, zaten onun elinde iken olmuştur. Burada şunu da belirtmeliyiz ki kadının elinde bulunan mehir ayni olarak eksilmiş olsa onun yarısı hem tutma hem de akit statüsü açısından kocaya ait olacaktı. Peki, yine kadının elinde bulunan mehirde meydana gelecek artış yarı hisse ile birlikte kocaya iade edilecek olursa daha önce kadına teslim edilmeyen bir şey kendisine iade edilmiş olur. Bu, geri aldığı pay üzerine reel olmayan bir yolla sahip olduğu bir fazlalıktır ve faiz niteliği taşır, çünkü koca önceden bu fazlalığı belirlememiş ve yine bu önceden kendisine iade edilmemişti. Boşanmak suretiyle mehirin bu yarım kısmına kadının sahip oluş sebebi de ortadan kalkmıştır. Bu durumda kocanın söz konusu artışı bir karşılığı olmaksızın alması mübadele akdi çerçevesinde faiz olur. Şayet önceden kadına teslim edilmiş mehirin yarısına ait artış mehir ve akit sebebiyle alıp tutma konumunun feshedilmesine rağmen koca için muhafaza edilse veya ona verilse karşılıksız bir fazlalık olur, bu ise Allah'ın haram kıldığı ribanın (faiz) niteliğidir. Bunun sebebi söz konusu artışın (boşama yapmak suretiyle) feshedilmiş bir akdin sermayesinden neşet etmesidir, zira kadının elinde bulunan bu asıl kadınlık bedeli karşılığında kendisine verilmişti. Tasvir edilen bu durumda önceden belirlenmiş mehir kaçınılmaz biçimde yok olmuş konumunda sayılır ve mehr-i mislin yarısı takdir edilir, ta ki faiz niteliği oluşmasın. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ebu Yusuf'un kira geliri ve hibe konusunda bunların her birinin hükmi-itibari bir vecibeyi ifade ettiğine dair verdiği fetva da belirttiğim esasa dayanır. Ebu Hanife'ye göre ise söz konusu edilen hükmi durum artışta değil eksilmede söz konusudur. Bunun delili de kocanın elinde olsaydı değişiklik yapma imkanına sahip olmayışıdır. Bir de şu var ki mehirin bedelinde meydana gelen eksilme mehir konumunda bulunmayan (ve kocaya iade edilecek olan) kısma şamil olmaz. Buna göre eksilmeye maruz kalan kısım boşamadan önce olduğu gibi kadının uhdesinde kalır, çünkü boşama mehirdeki mülkiyeti eksiltmek demektir, kocaya dönecek olan kısım ise mehir niteliği taşımaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Zifaftan sonrasına ait olmak üzere anılan faydalandırmanın (müt'a), nikah halinde iken iddetin tamamlanmasına kadar gerekli olan giyim ve yeme-içme çerçevesinde düşünülmesi muhtemeldir. Buna göre ayet ayrılıktan sonraki nafakanın anlatılmasına yönelik olur, zira talakın daha önce bulunmayan bir hakkın devreye girmesine sebep teşkil etmesi mümkün değildir. Bunun yanında herhangi bir vecibe söz konusu olmaksızın sırf iyilik yapmak isteyen kimseye yönelik olması da mümkündür, böylesine şart koşulması güzellikle serbest bırakmanın oluşması için olur, tıpkı zifafa girilmemiş kadın hakkında elden geleni yapmaya teşvik edildiği gibi, çünkü bunun bedel konumunda bulunması düşünülemez, zira o takdirde bir mülkiyetin iki bedeli gündeme gelir. Şunun da hatırlatılması gerekir ki Allah Teala boşamayı koca üzerinde mevcut hukukun hafifletilmesi ve vecibelerinin kaldırılmasının sebebi kılmış ve O, eski eşlerin bundan sonraki durumunu şu beyanıyla ileride oluşacak genişliğe havale etmiştir: "Eşler birbirinden ayrılacak olursa Allah onların her birini bol nimetleriyle zenginleştirir". Binaenaleyh boşama sebebiyle yeni vecibeleri gerektirecek bir durumun meydana gelmesi ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur. Ayetin bu son kısmında Ebu Hanife'nin şu ifadesinde yer alan kanaatinin delili bulunmaktadır: Azınlığa mensup biri (zimmi) mehir belirlemeden bir kadınla evlense, sonra zifafa girmeden boşasa kadının müt'a hakkı doğmaz, çünkü Allah Teala müt'ayı iyiliği şiar edinenlere (muhsinin) borç kılmıştır, zimmi ise onlardan biri değildir.

      İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Bu, iyiliği şiar edinenler için vicdani bir borçtur. Cenab-ı Hakk'ın bu beyanıyla müminleri kast ettiği söylenmiştir. Bu yorumda Ebu Hanife'nin zimmiye müt'anın lazım gelmeyeceği şeklinde belirttiği görüşün delili vardır. Bir de şöyle denildi: Bu, amaçları eşlerine iyilik yapmak ve anlaşmazlıktan uzak kalmak olan kimseler için vicdani bir borçtur, zira evlilik iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakmak esasına dayanır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Müt'anın vecibeyi hafifletmek için meşru kılınıp mehr-i mislin ise böyle olmadığının delili şudur ki mehr-i misil mali imkanı taşısın veya taşımasın kocaya farz kılınmıştır, müt'a ise imkanının elverdiği kadarıyla gerekli görülmüştür, demek ki müt'a vecibeyi hafifletmek için meşru kılınmıştır. Böyle olunca da mehr-i misli aşmamıştır. İkinci olarak müt'a mehr-i mislin yarısının karşılığı (bedel) olarak meşru kılındı. Öyleyse bedel ile yerini tuttuğu şeyin kastedilmiş olması mümkün değildir, tıpkı diğer bedellerde olduğu gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Müt'a üç parça elbiseden ibarettir. Zira kadının evinden çıkmasını sağlayan budur. Evet, kadın evden çıkarken en az üç parça elbiseye bürünerek çıkar.

      Eğer denilirse ki: Kur'an müt'ayı, zifafa girmeden ve mehirini belirlemeden kocanın boşadığı kadın için zikretmiş, belirleme yapmakla birlikte zifafa girmeden boşadığı kadın için de belirlenen mehirin yarısını gerekli kılmıştır. Siz ise belirlenen mehirin tamamını, mehr-i mislin de tamamını kocanın zifafa girmemesi, fakat halvetin oluşması durumunda gerekli gördünüz?

      Buna şöyle cevap verilir: İlgili ayetlerde, oluşan bir durumda mehirin yarısı, diğer bir durumda da müt'anın gerekli olduğunun beyanı vardır. Ancak mehirin yarısının gerekli görüldüğü beyanda tamamının lüzumlu olmayacağına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Zira, "Şunun yarısı falan adama aittir" ifadesinde diğer yarısının ona ait olmadığının delili yoktur. Durum belirttiğimiz gibi olunca muhalifımizin, Kur'an'ın zahiriyle karşı delil getirmeye ve bizi ayete muhalefet etmek gibi bir davranışa nispet etmeye hakkı yoktur. Bu durumda halvetle ilgili meselenin bilinmesi Kur'an'la değil, başka bir fikri çaba ile imkan dahiline girer. Şunun da belirtilmesi gerekir ki mehirin tamamı sadece cinsel ilişkiden ötürü gerekli hale gelmemektedir. Bir bakıma biz ve muhalifımiz, beraberce, mehirin gerekli oluşu hususunda ittifak etmiş durumdayız, ancak bu, Kur'an'a dayanarak değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Dilersen şöyle diyebilirsin: Mehirin tamamını halvet değil sahih akit gerektirir. Bunun delili nikahın gerçekleşmesinden sonra kadının mehirin tamamını kocasından isteme hakkının bulunmasıdır. Bu da mehirin halvetle değil, sahih akit sebebiyle gerekli hale geldiğini gösterir. Buradaki tartışma mehirin bir kısmının düşürülmesi hakkındadır. Düşürmeyi gerektiren delil mevcut olunca elbette mehirin bir kısmı gerekliliğini kaybeder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İstersen şöyle de diyebilirsin: Kadın kendisini (bedenini) (kadınlığını) kocasına teslim etmekten başka bir imkana sahip değildir. Nikah akdi kadının anılan bu yönünü kocasına teslim edeceği esası üzerine yapılmıştır, imkanına sahip bulunmadığı öte noktası üzerinde değil, çünkü kadın cinselliğini ona teslim etme kudretini taşımamaktadır. Şayet nikah akdi bu nihai nokta üzerine gerçekleşseydi esastan geçersiz olurdu, zira alıcısına teslim edemeyeceği bir şeyi satan kişinin akdi esastan geçersizdir. Benzer şekilde nikah akdi kadının cinselliğini erkeğe teslim edişi üzerine yapılmış olsa sözünü ettiğimiz satımdaki duruma benzer şekilde esastan geçersiz hale gelirdi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Zifafa girmeden ve mehir belirlemesi yapmadan kocası ölen kadın hakkında farklı kanaatler belirtilmiştir. Abdullah b. Mesud'tan rivayet edildiğine göre böylesine mehr-i mislin lazım geldiğini söylemiştir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edildiğine göre de bu durumda bulunan Berva bint Yaşık için mehr-i misil hükmünü vermiştir. Ali b. Ebu Talib'in ise şöyle dediği nakledilmiştir: Böylesinin Allah'ın Kitab'ının şahadetiyle müt'a hakkı vardır, Allah Tealanın kitabını bedevi Arab'ın sözüyle göz ardı edemeyiz. Hz. Ali -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle düşünmüş olmalıdır ki Kur'an müt'ayı boşama konusunda zikretmiştir. Sonra bu hüküm boşama dışındaki bazı durumlarda da boşamada olduğu gibi yer almıştır. Ölümle meydana gelen ayrılık da boşamadaki ayrılık gibi müt'ayı gerekli hale getirmiştir, mesela, "Boşanmış kadınlar evlenmeksizin üç ay hali bekler" mealindeki ayette olduğu gibi. Burada boşanmış kadınlardan söz edilmiş, ancak boşama dışında meydana gelen (ölüm gibi) ayrılıkta da boşanmış kadına benzer şekilde görev ve durumlar oluşmuştur. Bu konunun benzerleri, zikredilmesi uzun zaman alacak kadar çoktur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bize göre ise bu meselede birkaç sebepten ötürü müt'a değil mehr-i misil gerekir. Birincisi, "Kadınları mehir belirlemekle birlikte el sürmeden boşarsanız belirlediğiniz mehirin yarısını ödeyin" mealindeki ilahi beyandır. Cenab-ı Hak, zifafa girmeden yapılan boşamada belirlenen mehirin yarısını, zifaftan sonra ise tamamını zikretmiştir. Buna bağlı olarak zifafa girmemiş ve mehir belirlemesi yapmamış olanın ölümü halinde ölüm zifaf hükmünde sayılarak mehr-i misil durumunda olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi, nikahla amaçlanan hedefler eşlerden birinin ölümüne kadar devam eder. Böyle olunca duruma göre belirlenenin tamamı veya mehr-i mislin tamamı gerekir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü daha önce de kaydettiğimiz üzere Hz. Peygamber'in mehr-i misil ile hükmetmesidir. Bu tür olayları rivayet edenlerin verdiği haber, olay özel bir konuma sahip olduğu takdirde kabul edilir, çünkü bu nevi münferit olaylarla insanların içinden sadece belli kişiler karşılaşır, bu sebeple ravinin naklettiği olay gerçekleşmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cünâh (جُنَاحَ)

        Kelimenin kökü c-n-h harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "meyletmek, bir tarafa eğilmek" olduğunu belirtir; günah ve vebal de haktan ve doğrudan sapmayı, yanlışa eğilimi ifade ettiği için dilde bu isimle anılmıştır. Râgıb el-İsfahânî de kelimenin asıl anlamının "eğilmek, yönelmek" olduğunu teyit eder ve bu ayetin bağlamında haktan bir sapma durumu olan "günah, vebal, dini sakınca" manasında kullanıldığını ifade eder. Konuyu çağdaş tefsir metodolojisi açısından değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette geçen "lâ cünâha" (sakınca/vebal yoktur) ifadesinin Kur'an'ın yasal dilinde hukuki ve ahlaki bir rahatlatma işlevi gördüğünü, mehir belirlenmeden gerçekleşen boşanma gibi istisnai ve zorlu durumlarda kişilere tanınan bir mesuliyet muafiyetini gösterdiğini vurgular.

        Talâk (طَلَّقْتُمُ)

        Kelimenin kökü t-l-k harflerinden meydana gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün dildeki temel karşılığının "serbest bırakmak, salıvermek ve bir düğümü çözmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde bir hayvanı bağından çözüp serbest bırakmak anlamındaki bu kelimenin, Kur'an'ın hukuki zemininde ve bu ayetin bağlamında kadını evlilik bağından ve akdinden serbest bırakmak anlamında mecazen ve terimsel olarak kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ahlaki ve hukuki kelime dağarcığı içinde analiz ederek, terimin İslam öncesi keyfi boşanma uygulamalarından farklı olarak, evlilik bağının serbest bırakılmasının erkeğe kadını mağdur etmeme yönünde yepyeni ve kurallara bağlı ahlaki sorumluluklar yükleyen bir kavrama dönüştüğünü ifade eder.

        Mes (تَمَسُّوهُنَّ)

        Sözcüğün kökü m-s-s harfleridir. İbn Fâris, bu kökün dildeki en temel anlamının "hafifçe dokunmak, eliyle bir şeyi hissetmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin zahiri anlamının fiziksel temas olmakla birlikte, Kur'an'ın edebi üslubu gereği bu ayette cinsel ilişkinin son derece kibar bir kinayesi (örtülü anlatımı) olarak kullanıldığını, bunun da vahyin dilindeki ahlaki nezaket standardını belirlediğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın belagat ve edebi tasvir gücünü incelerken bu tür kelimelere dikkat çeker; metnin hem insan onurunu hem de muhatapların mahremiyetini korumak adına "dokunmak" gibi son derece ince ve zarif bir mecazı tercih ederek meseleyi en nezaketli şekilde ifade ettiğini belirtir.

        Ferîda (فَرِيضَةً)

        Kelimenin kökü f-r-d harflerinden oluşur. İbn Fâris, sözcüğün kök anlamının "sert bir şeyi kesmek, bir şeye çentik atmak ve kesin bir sınır/işaret belirlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel olarak bir parçayı kesip ayırma eyleminden türeyen bu kelimenin, mecaz yoluyla "belirli bir payı veya görevi kesin olarak tayin etmek" anlamına evrildiğini; evlilik bağlamında ise kadına verilecek mehir miktarının kesin, bağlayıcı ve net sınırlarla kesilip belirlenmiş bir hak olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin İslam hukukundaki gelişimini değerlendirirken, "fard/ferîda" kökünün kaçınılmaz ve ilahi olarak sınırları çizilmiş yükümlülükleri temsil ettiğini, bu ayette kadının evlilikteki ekonomik haklarının isteğe bağlı sıradan bir hediye değil, sınırları kesin olarak "kesilip ayrılmış" dokunulmaz bir yasal hak olarak çerçevelendiğini vurgular.

        Metâ (مَتَاعًا)

        Sözcüğün kökü m-t-a harfleridir. İbn Fâris, bu kökün "ileri doğru uzanan, belli bir süre devam eden fayda ve geçici yararlanma" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "metâ" kelimesini, insanın ondan geçici bir süre fayda sağladığı, haz veya rahatlama duyduğu ancak eninde sonunda tükenmeye mahkum olan her türlü dünyalık eşya ve menfaat olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında bu kavramı incelerken, kelimenin genellikle ahiretin kalıcılığına zıt olarak dünyanın geçiciliğini vurgulamak için kullanıldığını; ancak bu ayetin özel bağlamında tamamen pratik ve ahlaki bir boyut kazanarak, boşanmanın sarsıcı etkisini hafifletmek amacıyla kadına sağlanan geçici ama hayati bir telafi edici maddi imkan anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin İslam aile hukukundaki karşılığı olan "mut'a" kavramını değerlendirirken, bu uygulamanın beklenmedik bir ayrılıkla yüzleşen kadının mağduriyetini önlemek üzere tasarlanmış, erkeğin mali gücüyle orantılı olarak kadına sunulan ahlaki ve vicdani bir sosyal güvenlik ağı olduğunu ifade eder.

        Ma'rûf (الْمَعْرُوفِ)

        Kelimenin kökü a-r-f harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, kökün temel anlamlarının "bilgi, tanıma, bilme ve bir şeye karşı duyulan sükunet/huzur hali" etrafında şekillendiğini; "ma'ruf" olan şeyin, insan ruhunun yadırgamayıp tanıdığı ve huzur bulduğu şey olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi hem insan aklının hem de ilahi şeriatın güzel, doğru ve haklı olarak kabul ettiği, toplum tarafından yadırganmayan her türlü eylem ve norm olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu terimi Kur'an'ın en hayati etik kavramlarından biri olarak ele alır; Kur'an'ın İslam öncesi Arap kabile geleneklerinde bilinen ve kabul gören uygulamaları alıp nasıl İslamileştirdiğini ve onu evrensel bir sosyal adalet ile nezaket standardına dönüştürdüğünü açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette boşanma sonrası verilecek maddi imkanın miktarının katı rakamlarla değil de "ma'ruf" (örf, toplumsal olarak kabul gören makul miktar) kavramına bağlanmasının, Kur'an'ın dönemsel ekonomik koşulları, toplumun değişen gerçekliklerini ve örfi normları dikkate alan dinamik ve esnek hukuk yapısını gösterdiğini vurgular.

        Muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)

        Kelimenin kökü h-s-n harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, kökün "hem fiziksel hem de soyut anlamda güzellik, iyilik, estetik ve simetri" anlamları taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramını iki farklı boyutta ele alır: Birincisi başkalarına iyilik etmek ve nimet sunmak, ikincisi ise bir işi, görevi veya ameli olabilecek en kusursuz ve güzel şekilde yerine getirmektir; bu ayette her iki anlamın da birleşerek, boşanılan kadına hakkını en güzel ve incitmeden teslim etmeyi kapsadığını söyler. Toshihiko Izutsu, ihsan kavramını Kur'an'ın ahlaki sisteminin mutlak zirvesi olarak analiz eder; iman ve İslam'ın temel yapı taşları olmasına karşın, "muhsin" olmanın ahlaki yasayı o kadar derinden içselleştirmek olduğunu, kişinin iyilik yapmayı (bu ayette boşandığı eşine karşı cömert ve adil olmayı) asgari bir yasal zorunluluktan çıkarıp, kendi doğasının bir gereği olan estetik ve ahlaki bir reflekse dönüştürdüğünü ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X