Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 229. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 229. Ayet

    اَلطَّـلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـٔاً اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ettalâku merratân(i)(s) fe-imsâkun bima’rûfin ev tesrîhun bi-ihsân(in)(k) velâ yahillu lekum en te/ḣużû mimmâ âteytumûhunne şey-en illâ en yeḣâfâ ellâ yukîmâ hudûda(A)llâh(i)(s) fe-in ḣiftum ellâ yukîmâ hudûda(A)llâhi felâ cunâha ‘aleyhimâ fîmâ-ftedet bih(i)(k) tilke hudûdu(A)llâhi felâ ta’tedûhâ(c) vemen yete’adde hudûda(A)llâhi feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Boşama iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakmak vardır. Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz; ancak çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamama endişesi duymaları müstesna. Siz de -ey müminler çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz, bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde ikisi için de bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın aşmayın. Şu bir gerçektir ki Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar zâlimlerin tâ kendileridir.

      Boşama iki defadır. Bu beyanda kocanın iki niyetle ve iki defa boşayacağının ispatı yer alır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle serbest bırakmak vardır. Ayetin başlangıç kısmında "iki defa buyurulmak suretiyle erkeğin iki talâk verdikten sonra dönüş yapma hakkının bulunduğuna işaret edilmiştir. Yine aynı yerde dönüş yapmaksızın üçüncü temizlik halinde boşamayı sürdüren kimsenin Sünnete bağlı boşama yaptığının da işareti bulunmaktadır, çünkü böylesi birine eşini tutmakla bırakmak (boşamak) arasında tercih yapmasına imkân verilmiştir. Bu anlayış [İmam] Mâlike karşı cevap içermektedir, zira o, "eşine dönmesi durumu hariç erkek birden fazla boşama hakkına sahip değildir" demektedir. Ayette yer alan "güzellikle serbest bırakma" üçüncü boşama anlamına gelir. Nitekim Resûlullah'tan (s.a.) rivâyet edildiğine göre kendisine güzellikle serbest bırakmanın mahiyeti sorulmuş, o da, "Üçüncü boşamadır" şeklinde cevap vermiştir.

      Eğer denilirse ki: İyilikle tutma ve güzellikle serbest bırakmanın hikmeti nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: Serbest bırakmada nikâhın gerektirdiği hakları ortadan kaldırma eylemi vardır. Koca bu eylemi gerçekleştirirken eski eşine hemen o sırada ihsanda bulunmakla emredilmiştir. İhsan türündeki iyilik daima eylemin gerçekleşmesinden sonraki mükafatlandırma biçiminde değil, fiilin başlangıcında bulunur. Eşini tutma sırasında iyilik (maʻrûf) yapmasına gelince, nikâh zaten bunu gerektirmektedir, tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu nasıl geri alabilirsiniz? Vaktiyle birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve eşleriniz sizden sağlam bir teminat aldığı halde nasıl olur da onu geri alırsınız?". Denildi ki bu sonuncu âyette yer alan "sağlam teminat" nikahın gerekli hale getirdiği haklardır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya, kadını iyilikle tutma ve güzellikle serbest bırakmanın hikmeti bundan ibaret olmalıdır. Ayette yer alan ma'ruf nikâhta eşlerin üzerinde anlaştıkları husûslar, ihsan ise anlaşmada yer almayıp kocanın kendinden yapacağı iyiliklerdir.

      Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz; ancak çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamama endişesi duymaları müstesna. Siz de -ey müminler çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz, bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde ikisi için de bir sakınca yoktur. Bu âyet-i kerîmenin dış görünüşü (zâhiri) kocalara hitap edilmiş olmasını gerektirir, devamı ise eşlerin ikisine hitap eder, daha sonraki kısmı da üçüncü şahıslara yönelik olup, eşlerin birlikte oluş kurallarına uymalarına toplumun dikkat etmesi istenir. Öyle anlaşılıyor ki âyette dolaylı olarak yer alan bir ifade mevcut olup burada iki aileden birer hakemin belirlenmesi öngörülür. Buna göre âyet Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer karı kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden de bir hakem belirleyip görevlendirin. Eşler barışmak isterse Allah aralarını düzeltir" meâlindeki beyanına benzemiş olur. Bu durumda eşler için belirlenen sınırın korunması görevini hakemler üstlenir. Siz de çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz meâlindeki hitabın hâkimlere yönelik olması da ihtimal dâhilindedir, çünkü insanlar arasındaki anlaşmazlıkları inceleyip sonuca bağlama görevini hâkimler üstlenmiş olup Allah'ın belirlediği sınırları onlar koruyacaktır.

      Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz: Bize göre anlaşmazlık koca tarafından baş gösterirse, "Eğer biri eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın" meâlindeki beyana dayanmak suretiyle fidye olarak herhangi bir şey alması kendisine helâl olmaz. Buna mukabil anlaşmazlık kadın tarafından baş gösterirse kocanın önce ödediği mehir kadar bir fidye almasında sakınca yoktur, fazla alması caiz olmakla birlikte hoş karşılanmayan bir davranıştır (mekruh). Tekrar edelim ki anlaşmazlık kadın tarafından başlamışsa kocanın mehiri aşmayacak kadar bir fidye almasının sakıncası bulunmamaktadır; bu görüşün dayanağı bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde iki taraf için de bir sakınca yoktur, meâlindeki beyandır. Allah Teâlâ burada mehir veren erkekten sakıncayı kaldırdığını beyan etmiştir, oysaki o diğer bir âyette böyle bir şey yapması yasaklanmıştı, aslında o, veren kimsedir. Bu sebeple biz anlaşmazlık kadın tarafından baş gösterdiği takdirde kocanın ödediği mehir kadarını alması caiz olur, demiştik. Daha fazlasına gelince Hz. Peygamber'den nakledilen habere dayanarak bunu mekruh görürüz: Kadının biri Resûlullah'a (s.a.) gelerek kocasını sevmediğini söylemiş; o, "Sana mehir olarak verdiği bahçeyi iade etmek ister misin?" diye sorunca kadın, tabii, fazlasını da, diye cevap vermiş, Resûl-i Ekrem ise, "Fazlası olmaz" buyurmuştur. Bu hadiste anlaşmazlığın kadın tarafından başlaması halinde kocanın mehir kadar bir fidye almasının caiz olduğuna dair delil vardır.

      İbn Dâvûd şöyle demiştir: Şâfiî, kocanın, verdiği mehiri ve fazlasını alabileceğini benimsemekle Kitab'ın zahirine muhalefet etmiştir. Kitap kocanın ödediği mehir kadarını almasının günah doğurmadığını belirtmiştir, şu beyanıyla: Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz; ancak çiftlerin Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamama endişesi duymaları müstesna. İbn Şüreyh şöyle dedi: Burada zikredildiği üzere kocanın alabileceği şey boşama sırasında olmayıp başka durumlarda ve istenmese de evliliğin devam ettiği zamandadır, zira âyette talâktan söz edilmemektedir. İbn Şureyh bu kanaate varırken, "Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla verin. Eğer gönül hoşluğuyla o mehirden bir kısmını size bağışlayacak olurlarsa onu afiyetle yiyin" meâlindeki âyete dayanmıştır; o, kocanın geri alabileceği yegâne şeyin bundan ibaret olduğunu kabul etmiştir. Belirtmek gerekir ki koca, eşinin gönül rızasıyla vereceği şeyi boşama dışında alabildiğine göre boşama halinde de durum aynıdır, hatta bu durumda daha rahat olabilir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Bize göre isabetli olan kadının kendi rızasıyla verdiği miktarı almanın meşru olduğudur, nitekim İbn Şureyh boşama hali dışında bunun meşru olduğuna istidlâl etmiştir. Aslında bu fiil boşamada daha meşru bir duruma gelir, çünkü kadın bundan faydalanmaktadır, şu kadar var ki biraz önce zikrettiğimiz âyet ve hadis karşısında mehirden fazlasını alması mekruhtur. Bu fiilin caiz oluşunun bir sebebi de işlemin mal karşılığında kocalık mülkiyetinin devredilmesi konumunda bulunmasıdır. Bu çerçevedeki işlem yaygın olan kârı aştığından mekruh görülen akidlere benzemektedir; bu meselede durum bundan ibarettir. Belirtilmesi gereken bir husûs da şudur ki kadının fidye vermesi şartıyla vâki olan boşama onu kesinlik derecesinde kocasından ayırır. Koca şartsız olarak kesin boşama hakkına malik olmasaydı şartlı olarak da mâlik olamazdı; demek ki o, bu hak ve yetkiye sahip bulunmaktadır. Bu tür bir tertipte kesin ayrılık talâkla oluşmaktadır, kocanın nikâh akdi yoluyla sahip olduğu hakkı bu defa boşamaya harcamış, kadın da verdiği fidye ile kendisine fayda sağlanmıştır. Bu açıdan kocanın aldığı fidye kendisine helâl olmuştur. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      İbn Şureyh şöyle demektedir: Eşini boşayacak kocanın ödediği mehirden fazla bir şey alması mekruhtur, çünkü bu, fidye karşılığında nikâhı ortadan kaldırma işlemidir; bu durumda koca ancak zamanında ödediği şeyi geri alabilir, bundan fazlasının karşılığında bir bedel yoktur, bu ise faiz niteliğindedir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan ancak çiftler endişe duyarsa meâlindeki kısma "karı ve koca bilip anlarsa" anlamı verildiği gibi "hakemler Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarını anlarsa mânası da verilmiştir.

      Siz de -ey müminler çiftlerin, Allah'ın belirlediği evlilik sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz: Âyetin bir önceki kısmına bağlı olarak "endişe ederseniz" meâlindeki ifade, anlarsanız mânasına alınmış, bir de buradaki "havf" kavramına doğrudan korku anlamı verilmiştir ki bu, gerçeğe daha yakın görünmektedir; çünkü bilip anlamak geçmişteki yaşantılarından evlilik sınırlarını koruyup koruyamadıklarının tespit edilmesine aittir. Korku ise şu an için söz konusu olup maksadı anlatmaya daha müsaittir, zira bu husûs kesinlik derecesinde bilinemez; bizim tercihimiz de bu esasa bağlı olmuştur. Bu, şu ilâhî beyandaki anlamın seyrettiği çizgi üzerinde bulunmaktadır: "Ben Rabbime isyan edecek olursam gerçekten büyük bir günün azabından korkarım".

      Bu durumda kadının erkeğe fidye vermesinde iki taraf için de bir sakınca yoktur: Farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu kısımda yer alan "aleyhima" zamirinin kocaya dönecek şekilde aleyhi konumunda olduğunu söylemiş ve böyle bir kullanışı dil açısından mümkün görmüştür: Bir şeyin diğer iki şeye nispet edilmesi, fakat sadece birinin kastedilmesi. "İkisinden de inci ve mercan çıkar" meâlindeki âyette olduğu gibi ki aslında inci ve mercan sadece birinden çıkar; bunun örnekleri az değildir. Diğer âlimler ise karı ile kocanın ikisi de kastedilmiştir; kadın fidye vermek, erkekse almak açısından, demiştir. Çünkü kocanın, verdiği mehirden herhangi bir şeyi geri alması yasaklanmıştır. Şu ilâhî beyanla: Kadınlara verdiğiniz mehirden boşama sırasında herhangi bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Bu defa sözü edilen husûs kendisine belli bir şarta bağlı olarak mubah kılınmış ve günah üzerinden kaldırılmıştır. Denildi ki Allah bu beyanıyla sadece kocayı kast etmiştir, bu biraz önce belirttiğimiz husûstur. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Haberi Sıfatlar

      İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın aşmayın. Denildi ki "Allah'ın sınırları" cercevesine giren herhangi birinden yaratıklara ait sınır manası anlaşılmadığına göre Rabbe atfedilen "istiva" "meci" gibi kavramlardan yaratıklara özgü istivâ (dikilip durmak) ve mecî' (gelmek) mânaları nasıl çıkarılabilir? Yani Kur'ân'da, "Rabb'iniz sonra arş üzerine istivâ etti" ve "Rabb'in (O'nun melekleri) geldi" meâlindeki âyetlerde olduğu gibi. Aslında istivâ ve mecî kavramlarının, Allah'ın yaratıklara benzerliğini nefyeden mahiyette taşıyabileceği anlamları "hudud" kelimesinin duyulur âlemdeki mânalarından daha fazladır. Kur'ân'da Allah'a atfedilen hudûd kelimesinden (hudûdullah) maddî-beşerî mâna anlaşılmadığına göre istivâ ve mecî' kavramlarından da beşerî anlamların anlaşılmaması gerekir, kaldı ki Allah, kendisi hakkında "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir" buyurmuştur.

      Allah'ın koyduğu sınırlar. Bunlar Allah'ın hüküm ve kanunları, emirleri ve yasakları veya vazettiği ahlâki kuralları diye yorumlar yapılmıştır. Sonuç olarak hepsi aynı hedefe yönelmektedir.

      Şu bir gerçektir ki Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar zâlimlerin tâ kendileridir. Bu iki yoruma açıktır: Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar, yani onları helâl görerek; böylesi bu tecavüzü yüzünden küfre girer ve küfür zulmü anlamında zâlim olur. Bir de Allah'ın emir ve yasağını meşru telakki etmeden aşan anlamına alınabilir; bu ise kâfir olmayıp kendine zulmeden kimsedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Et-Talâk (الطَّلَاقُ)

        İbn Fâris, t-l-k kökünün temel anlamının bir bağı çözmek, serbest bırakmak ve bir şeyi kendi haline terk etmek olduğunu belirtir; kelimenin kökenini devenin bağının çözülüp salıverilmesi eylemine dayandırır. Râgıb el-İsfahânî, evlilik bağının kaldırılması anlamındaki bu kelimenin köken itibariyle bir esirin veya hayvanın bağından kurtarılması eyleminden türetildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin analizinde İslam öncesi Arap örfündeki bağlama dikkat çekerek, Kur'an'daki kullanımın daha önce sınırı olmayan bir boşama uygulamasını düzenleme ve sınırlandırma amacı taşıdığını vurgular.

        İmsâk (إِمْسَاكٌ)

        İbn Fâris, m-s-k kökünün bir şeye tutunmak, onu elde tutmak ve bırakmamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir şeyi sıkıca kavramak ve korumak olduğunu, bu ayet bağlamında evlilik akdini sürdürme, kadını nikah altında tutmaya devam etme iradesini ifade ettiğini söyler.

        Ma'rûf (مَعْرُوفٍ)

        İbn Fâris, a-r-f kökünün ardışık bilgi, sükûnet ve bir şeyin kokusunu veya mahiyetini tanıma, bilme anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ma'rûf kelimesini akıl ve şeriat tarafından iyi, güzel ve doğru olarak kabul edilen her türlü eylem olarak tanımlar; ayetteki bağlamıyla eşe karşı bilinen, toplumca onaylanan güzel bir muameleyi ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel analizinde ma'rûf'u merkezi bir ahlak terimi olarak ele alır; Kur'an'ın kabilevi normatif iyiyi (örfü) alıp İslamileştirdiğini, onu salt kabile geleneği olmaktan çıkarıp ilahi bir buyruk haline getirdiğini savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an bağlamında kelimenin, vahyin onayından geçmiş toplumsal sağduyu ve ahlaki kabulleri yansıttığını ifade eder.

        Tesrîh (تَسْرِيحٌ)

        İbn Fâris, s-r-h kökünün serbest bırakmak, salıvermek, özellikle de hayvanları otlamak üzere meraya özgürce salmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, evlilik bağlamında bu kelimenin, tıpkı bir sürünün zarar verilmeden meraya salınması gibi, kadının evlilik bağından nezaketle, zarar verilmeden ve güzellikle serbest bırakılması anlamında mecazen kullanıldığını açıklar.

        İhsân (إِحْسَانٍ)

        İbn Fâris, h-s-n kökünün güzellik, iyilik ve çirkinlik ile kötülüğün zıddı olma durumuna işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi, kişinin üzerine düşen asgari görevden daha fazlasını vermesi ve kendi hakkı olandan daha azını alması şeklinde tanımlayarak kelimenin ahlaki derinliğine vurgu yapar. Toshihiko Izutsu, ihsân kavramını İslam ahlakının zirve noktası olarak değerlendirir; kelimenin salt adaletin ötesine geçerek mutlak ahlaki güzellik ve karşılıksız iyilik alanına geçişi ifade ettiğini belirtir.

        Hudûd (حُدُودَ)

        İbn Fâris, h-d-d kökünün iki şey arasındaki engeli, ayırıcı çizgiyi ve men etmeyi ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, had kavramını iki varlığın birbirine karışmasını engelleyen bariyer olarak tanımlar ve ayette geçen hudûdullah tamlamasının, Allah tarafından belirlenen ve insanların aşması yasaklanan ilahi kurallar, sınırlandırmalar olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Kur'an'daki kullanımında hukuki ve ahlaki çerçevenin ihlal edilemezliğine vurgu yapıldığını ifade eder.

        Cunâh (جُنَاحَ)

        İbn Fâris, c-n-h kökünün meyletmek, eğilmek anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, cunâh kelimesinin günah veya vebal anlamına geldiğini, kavramsal olarak haktan veya doğru yoldan sapmak, eğilmek eyleminden türetildiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenine dair farklı bir yaklaşım sunarak cunâh kelimesinin Orta Farsça/Pehlevice "gunâh" kelimesiyle bağlantılı olduğunu, İslam öncesi dönemde Aramice veya doğrudan Farsça teması yoluyla Arapçaya geçmiş bir alıntı kelime olabileceğini savunur. El-Cevâlîkî, Arapçaya yabancı dillerden geçen kelimeleri incelediği eserlerinde bu tür kelimelerin Araplaşmış formlarına dikkat çekerken, klasik filolojide kelimenin kökeni hakkındaki tartışmalara temel oluşturur.

        Ez-Zâlimûn (الظَّالِمُونَ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün temel olarak bir şeyi kendi hakkı olan yerin dışına koymak ve adaletten yoksun olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını adaletin sınırlarını aşmak olarak açıklar; bu ayette Allah'ın koyduğu sınırları aşanların, eylemlerini yanlış bir bağlama oturttukları için zalimler olarak nitelendirildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, zulüm kelimesini İslam'ın tam karşıtı olarak kapsamlı bir şekilde analiz eder; kelimenin Allah tarafından belirlenen sınırların kibirle aşılmasını temsil ettiğini, itaatten ziyade cahiliye zihniyetiyle hareket etmeyi ifade ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X