لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 225. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi, bakara 225, yemin, niyet, bağışlama, bakara suresi 225. ayet, allah, kalp, mağfiret
-
Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz ama kalplerinizin azmettiği yeminlerden ötürü sorumlu tutar. Bununla beraber Allah kusurları bağışlayan, cezalandırmada acele etmeyendir.
İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz ama kalplerinizin azmettiği yeminlerden ötürü sorumlu tutar. Kalplerin azmettiği şey yemin akdi olmadığı gibi yeminin bozulmasına da sebep teşkil etmez, o sadece yalan söylemeye azmetmekten ibarettir. Şu âyet-i kerîmede fiil ile birlikte olan azmin günah olduğu ifade edilmektedir: "Yanılarak yaptıklarınızdan dolayı herhangi bir vebaliniz yoktur, fakat kalplerinizin bile bile yöneldiği kötü şey günahtır". Kasıtsız (lağiv) yemin ile kasıtlı yeminin durumu da bu esasa bağlıdır. Bu husûs da şunu göstermektedir ki yemin ileride vuku bulacak şeye değil mevcut olan şey üzerine olur; çünkü yemin fiilinde günahkâr olma unsuru vardır. İleride vuku bulacak şeyden ötürü kalbin günahkâr olacağı herhangi bir fiili bahis konusu değildir. Buna bağlı olarak lağiv yemini geçmişe aittir. Kişi hata yoluyla yaptığı şeyden ötürü günahkâr olmaz, lağiv dışında kasıtlı olarak yaptığı yeminden ise günahkâr olur. Cenâb-ı Hak diğer bir âyette, “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar" buyurmuştur. Allah Teâlâ bilerek yapılan yemindeki sorumluluğun kefâreti olduğunu, kasıtlı yeminde (yemîn-i gamûs) günah oluştuğunu, lağiv yemininde ise bu sonuçların bulunmadığını beyan etmiştir. Bize düşen bu yeminler hakkında gelen ilâhî beyana teslim olmaktan ibarettir. Belirtilmelidir ki kalp yoluyla işlenen kötülüklerden doğan sorumluluk günahın teşekkül etmesi olup tövbe gerektirir; durum yemîn-i gamûsta da aynı şekildedir. Yemîn-i gamûsa benzer bir konu olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden birbirini zina ile itham eden eşler arasındaki lânetleşme (liân) konusunda şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Muhakkak ki ikinizden biri yalancıdır, tövbe edeniniz yok mudur?" Bilindiği üzere eşlerden biri gerçek dışı isnatta bulunmakta ve tövbe etmesi gerekmektedir. Onun tövbeyi terketmesinde ilâhî gazap ve lânet biçiminde şiddetli tehdit vardır. Liân yemininde kefâret olsaydı bunun mevcudiyeti ilâhî beyandan başka bir yolla bilinemezdi, böyle bir kefâret gerekli bulunsaydı beyan edilmeye en çok ihtiyaç duyulan bir husûs olurdu. Herhangi bir beyan gelmediğine göre kefâretin gerekli olmadığı anlaşılmıştır. Şu da belirtilmelidir ki kefâret yeminin bozulmasından dolayı gerekir. Yeminin bozulması ise akitten sonra olup yapılan yemini ortadan kaldırır, "Liân"da ise yemin ile bozulma olayı aynı anda mevcut olup yeminin oluşmasına mahal kalmaz; tıpkı nesne ve olayları geçersiz kılan bütün haramlar gibi, bu haramlar başlangıçta bir husûsun oluşmasına engel teşkil eder. Liân ve dolayısıyla yemîn-i gamûs boşama (talâk) ve benzeri fiiller gibi değildir, çünkü bunlar herhangi bir şart bulunmaksızın oluşabilen fiillerdir, yemin ise ancak şarta bağlı olarak teşekkül eder, halbuki yemîn-i gamûsta şart mevcut değildir. Sonuç olarak "vallahi" diye başlayan yemin dayanaksız bir duruma düşmüş olur.
Bazan yalan yere yemin etmek Allah'ın zâtı hakkında edebe aykırı ve cüretkâr davranma anlamına gelir ki küfre sebep teşkil edebilir, ancak müminin böyle bir şey kastetmeksizin işlediği fiile kendisini sevkeden derunî bir faktörün teşvikiyle hareket etmesi müstesna. Biraz önce sözü edilen eşler arası lânetleşme (liân) konusu da bunun gibi olup Resûlullah (s.a.) ikinizden biri kâfirdir, yeniden iman edeniniz yok mudur, dememiştir, çünkü eşler Allah'ın zâtı hakkında herhangi bir kasta sahip değillerdi. Bile bile yalan üzere yemin eden kimsenin durumu da aynı konumdadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Saîd b. Cübeyr bu ilahî beyanın. "Yaptığınız yeminlerden dolayı Allah'ın engel teşkil ettiğini ileri sürmeyin meâlindeki ayetle bağlantılı olduğunu söylemiştir; yani Allah masiyet konumunda yaptığınız yeminleri bozmanızdan dolayı sizi sorumlu tutmaz. fakat bu yeminleri tutup gereğince hareket etmenizden ötürü sorumlu tutar.
Alimler lağiv yemini hakkında farklı görüşler belirtmiş, bazıları günah olan bir şeye yemin, bazıları da yanlış bildiği şeye yemin, demiştir. Ayette Allah'ın, sahibini sorumlu tutmayacağını haber verdiği lağiv yemini kişiyi günahla sorumlu tutmayacağı mânasına geldiği gibi kefâretle yükümlü kılmayacağı anlamına da gelebilir, çünkü O, sadece isteyerek yapılan yeminde kefâreti gerekli kılmıştır. Diğer bir âyette ise, "Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar" buyurmuştur. Şayet bu yeminde de günah sebebiyle hesaba çekmeyeceği mânası anlaşılacak olursa ilâhî kelâm faydasız bir tekrardan ibaret kalır. Alimlere göre aslolan ilâhî beyanın sonuç ifade etmeyecek şekilde değil, ifade edecek biçimde yorumlanmasıdır. Şu halde tefsirini yapmakta olduğumuz âyet günahın nefyedilmesine, ikinci olarak zikredilen Mâide sûresindeki âyet de kefâretin kaldırılmasına dair olmalıdır. Buna göre yemîn-i gamûs hakkındaki görüş dinî vebal ve günahının büyük olması sebebiyle kefârete tâbi tutulmadığı ve sonuç olarak bu tür yeminde kefâretin bulunmadığı şeklindedir.
Yemîn-i gamûs hakkında yapılacak ikinci bir yorum vardır. Şöyle ki, bu tür and içmede yemin sebebi akidle beraber bulunur, bu açıdan da yemin gerçekleşmez. Çünkü bozuluş (hins) yemini düşürür, bozuluş yeminle yan yana gelince onun sıhhatini ve gerekliliğini ortadan kaldırır. Bu tür bir yemin akit açısından sahih olmayınca şartın dışına çıkmış bulunması karşısında kefâret gerekmez, ancak kasıtlı olarak yalan söylediğinden gamûs yeminini yapan kimseden günah kalkmaz.
Yalan Yere Yeminin Kötü Sonuçları
Fakih Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Bana göre yalan üzerine kasten yemin eden kimsenin kural olarak küfre nispet edilmesi gerekir, zaten üzerine binen günah da buna yönelik görülmektedir; çünkü yeminler and içilmek suretiyle Allah'ı yüceltmeyi amaçlamaktadır, gamûs yemininde bulunan kişi ise Allah'a karşı cüretkâr ve edep dışı davranan biridir. Bundan dolayıdır ki Resûlullah (s.a.) atalar ve tâgûtlar (putlar vb.) üzerine yemin edilmesini yasaklamıştır. Zira böyle bir davranışta sözü edilen şeyleri yüceltme ve üstün tutma gibi bir ruh hali hâkimdir. Yalan yere yemin eden kimse o haliyle cüretkâr ve hafife alma davranışını sergileyen biridir. Bundan dolayı da günahkârdır. Tekrar edelim ki kasten yalan üzerine yemin eden kimse bu fiilinin doğru olmadığını bildiği halde cüretkâr davranan ve yüce Allah'a karşı hafife alma derecesine varacak kadar edep dışında hareket eden bir kişi olup onun benimsediği yol münafıkların yoludur: Dış görünüşü itibariyle yüceltmeye vesileymiş gibi görünüyorsa da gerçekte hafife alma tavrı içinde iman olgusunu izhar etmeleri yöntemi. Böylelerine hafife alma tavırlarından dolayı azap gerçekleşmiştir. Yalan üzere yemin eden kimsenin durumu da buna benzemektedir. Şu kadar var ki öylesinin yemin etmek suretiyle işlediği fiil Allah'a karşı bir kasıt değil kendi arzu ve isteklerine ulaşma cüretidir. Ebû Hanîfe radıyallahu anha yöneltilen soruya verdiği şu cevap da bu esasa dayanır: Günahkâr insan şeytana itaat etmektedir, şeytana itaat eden kimse ise kâfir olur, şu halde günahkârın kâfır olmayışının izahı nasıldır? İmam cevabında şöyle demiştir: Çünkü söz konusu kişinin fiili sadece görünüşte şeytana itaat etme konumunda olup kendisi bu fiili ona itaat niyetiyle işlemiş değildir; kişinin küfre düşmesi, fiilinin mâsiyet konumunda görünmesi değil kasıt ve niyeti sebebiyle gerçekleşir. Yalan yere yemin edenin durumu da bunun gibidir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. Nitekim Resûlullah'ın, eşlerin lânetleşmesi olayındaki sözü de bu esasa dayalı olup, "Muhakkak ki ikinizden biri yalancıdır, tövbe edeniniz yok mudur?" buyurmuştur. Resûl-i Ekrem'in bu beyanında iki önemli nokta göze çarpmaktadır. Birincisi o lânetleşen çiftlere yeniden iman etmelerini emretmemiş ve ikinizden biri kâfirdir dememiştir. Şu halde bu durumdaki kişinin küfre girmediği anlaşılmaktadır. İkincisi Hz. Peygamber, ikisinden birinin tövbe etmesini istemiştir; bilindiği üzere yalan söyleyenin tövbe etmesi gerekmektedir, ayrıca Kur'ân'da lânetleşen çiftlerden yalancı olanına ilâhî lânet ve gazabın geleceği ifade edilmiştir. Bununla birlikte Resûlullah kefâreti de emretmemiştir. Aslında böyle bir sonuç, ancak beyan edilmekle bilinebilen bir husûstur, şayet gerekli olsaydı haber verilmesine en çok ihtiyaç hissedilen konulardan biriydi. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Bize göre yalan yere yemin eden kimse günahkâr olup tövbe etmesi gerekir, onun tövbesi kefâreti demektir. Bunun gibi akdedilmesinde mâsiyet bulunan her yemine kefâret gerekli olup buradaki kefâret tövbeden ibarettir. Malî kefârete gelince bu, akdedilen yeminin bozulmasıyla oluşur. Çünkü yemini yapan kimse onu bozmak suretiyle günaha girer, daha doğrusu bozma fiilinin kendisi günahtır. Bu sebeple de kefâret ancak yeminin bozulmasıyla oluşur. Hz. Peygamber'e nispet edilen bir hadiste, "Bir husûsta yemin edip de başka türlü yapılmasının daha hayırlı olacağı kanaatine varan kimse [yeminini bozup] kefâret ödesin, sonra da daha hayırlı olanı yapsın" buyrulmuştur. Burada sözü edilen yemin mâsiyet içerip yerine getirilmesinde günahkâr olunan and içmedir, böylesi tövbeden ibaret olan kefâretle yükümlüdür.
Eğer denilirse ki: Boşama, köle azat etme ve hacca gitme fiilleri üzerine geçmiş zaman ifadesiyle yemin etmek haddizatında gerçekleştiği halde bunlara kefâretin gerekmemesi nasıl açıklanabilir?
Buna şöyle cevap verilir: Çünkü boşama, köle azat etme ve hacca gitme söz konusu edilen yemin şekilleri zikredilmeden de mükellefin şu ifadesiyle borç haline gelir: "Hacca gitmek borcum olsun, sen boşsun, o hürdür". Böylesi sıralanan fiilleri zikretmeden bin defa da and içse yemin oluşmaz ve kendisine hiçbir sonuç gerekmez, bu sebeple tartışılan iki konu birbirinden farklı şeylerdir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Yuâhızu (يُؤَاخِذُكُمُ)
İbn Fâris, "e-h-z" kökünün temel anlamının bir şeyi almak, tutmak ve kavramak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, muâhaze kavramının kişinin yaptığı bir işten veya söylediği bir sözden dolayı sorumlu tutulması, hesaba çekilmesi ve cezalandırılması anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında hukuki ve ahlaki bir sorumluluk yüklemeyi anlattığını, Allah'ın insanları dillerinden kasıtsız dökülen yemin sözleri yüzünden cezai bir yaptırıma tabi tutmayacağını vurguladığını belirtir.
Allah (اللَّهُ)
İbn Fâris, kelimenin "e-l-h" kökünden türediğini ve ibadet edilen, mutlak sığınılan varlık anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Allah lafzının ilah kelimesinden kaynaklandığını ve bütün kemal sıfatlarını barındıran yüce yaratıcıyı ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Sami dil ailesindeki Tanrı tanımlamalarıyla akraba olduğunu ve İslam öncesi dönemde de en yüce varlığı nitelemek için kullanıldığını aktarır. Theodor Nöldeke, el-İlah formundan zamanla kaynaşarak Allah ismine dönüştüğünü dilbilimsel bir süreç olarak değerlendirir.
Lağv (اللَّغْوِ)
İbn Fâris, "l-ğ-v" kökünün boş, anlamsız söz, yanılma ve dikkate alınmayıp düşen şey anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, lağv kelimesinin üzerinde düşünülmeden, kalbin ve aklın onayı olmadan dilin alışkanlığıyla söylenen sözler olduğunu; yemindeki lağvın da kişinin yemin etme kastı taşımadan, gündelik konuşma refleksiyle ağzından çıkan bağlayıcılığı olmayan ifadeler olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, lağvın etimolojik olarak hükümsüzlük taşıdığını, Kur'an ahlakında insanın sadece bilinçli eylemlerinden sorumlu tutulması ilkesinin bir gereği olarak, kasıtsız sözlerin ahlaki ve hukuki bir yükümlülük doğurmadığını belirtir.
Eymân (أَيْمَانِكُمْ)
İbn Fâris, "y-m-n" kökünün sağ taraf, sağ el, kuvvet ve bereket anlamlarına geldiğini; Arapların yeminleşirken birbirlerinin sağ ellerini tutarak güç verdikleri için edilen yemine ve antlaşmaya da yemin denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eymân kelimesinin yeminler anlamına geldiğini, sözü pekiştirmek için kullanıldığını kaydeder.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünün bir şeyi aramak, talep etmek, çalışıp çabalayarak elde etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kesb eyleminin kişinin kendi iradesi ve yönelimiyle, fayda veya zarar getirecek bir işi bilerek işlemesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde kesb kavramının insanın kişisel sorumluluğunu (ahlaki otonomiyi) simgelediğini, ayette lağvın zıddı olarak insanın niyet ederek, kasten işlediği eylemlerin ancak manevi bir sonuç ve ilahi bir karşılık doğuracağını analiz eder.
Kulûb (قُلُوبُكُمْ)
İbn Fâris, "k-l-b" kökünün bir şeyi çevirmek, döndürmek, bir halden diğerine sokmak anlamına geldiğini; insanın kalbinin de düşünce, niyet ve duygular arasında sürekli dönüp değişen hareketli bir yapıya sahip olması sebebiyle bu ismi aldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kalp kelimesinin Kur'an'da insanın idrak merkezini, aklını, şuurunu ve niyetini temsil ettiğini; Allah'ın kişiyi dilinin sürçmesinden değil, kalbinde tasarlayıp bilinçli olarak kararlaştırdığı niyetinden dolayı hesaba çekeceğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde kalbin sadece biyolojik bir organ değil, inancın, inkarın ve tüm ahlaki kararların üretildiği en temel varoluşsal ve kognitif (bilişsel) merkez olduğunu vurgular.
Ğafûr (غَفُورٌ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve korumak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mağfiretin Allah'ın kulunu azaptan koruması ve günahlarını örtmesi olduğunu, Ğafûr isminin de kasıtsız hataları ve boş bulunarak edilen yeminleri ilahi bir şefkatle örten, hesaba katmayan anlamında kullanıldığını kaydeder.
Halîm (حَلِيمٌ)
İbn Fâris, "h-l-m" kökünün aceleciliği ve öfkeyi terk etmek, sabırlı ve tahammüllü olmak, aynı zamanda akıl sahibi olmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Halîm sıfatının, isyan edenleri veya hata yapanları cezalandırmakta acele etmeyen, öfkesine hakim olan ve kullarına tövbe etmeleri için mühlet tanıyan Allah'ın yüce affediciliğini anlattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda hilm kavramının kabile reislerine ait soylu bir sabır erdemi iken, Kur'an'da bu kavramın cehl (kaba ve kontrolsüz duygu) durumunun tam zıddı olarak Allah'ın sonsuz şefkatini, rasyonel adaletini ve cezalandırmadaki merhametli sükunetini ifade eden merkezi bir teolojik sıfata dönüştüğünü analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla