Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 219. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 219. Ayet

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yes-elûneke ‘ani-lḣamri velmeysir(i)(S) kul fîhimâ iśmun kebîrun vemenâfi’u linnâsi ve-iśmuhumâ akberu min nef’ihimâ(k) ve yes-elûneke mâżâ yunfikûnekuli-l’afv(e)(k) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyâti le’allekum tetefekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sana şarap ve kumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat doğurdukları günah sağladıkları faydadan daha büyüktür. Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya hususunda da âhiret hususunda da iyice düşünesiniz. Onlar sana yetimleri de sorarlar. De ki onlar için iyileştirme ve düzenleme yapmak elbette daha hayırlıdır. Kendileriyle birlikte yaşayacak olursanız şunu bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Muhakkak ki Allah işleri bozan ile düzeltenleri bilip birbirinden ayırır. Allah dileseydi sizi güçlüğe sevkederdi. Şüphe yok ki Allah üstün kudret sahibidir, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olandır.

      Sana şarap ve kumarı sorarlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Denildi ki ikisinde de haram kılındıktan sonra büyük günah ve haram kılınmadan önce insanlar için bazı faydalar vardır. Haram kılındıktan sonra onların doğurduğu günah yasaklanmadan önceki faydalarından daha büyüktür. Kumardaki fayda bir kısmının bundan istifade etmesidir ki diğerleri zarara girer, kumar budur. Cahiliye devri kumarının izahı şudur ki dönemin insanlarından bazıları kesim devesini satın alıyor ve birkaç kişiden oluşan grubun her birine bir katılım payı belirleniyordu. Sonra kura çekiyorlardı, kuranın kendisine çıktığı kişi para ödemekten kurtuluyordu. Böylece en sona kalan kimse tek başına hayvanın parasını ödüyor, fakat herhangi bir hissesine sahip olamıyordu. Hayvanın eti kendi aralarında, bir görüşe göre de fakirler arasında bölüştürülüyordu. Cahiliye dönemindeki kumar bundan ibaretti. Cenâb-ı Hak birinci âyette ikisinde de büyük günah vardır, yani işlenmelerinde, buyurmuştur. Çünkü şarap ve kumarla meşgul olmakta namazın ve Allah'ı zikretmenin terkedilmesi, haramların ve çirkin işlerin yapılması bahis konusudur. Yine Cenâb-ı Hak insanlar için bazı faydaları vardır, buyurmuştur, yani ticaret yapma, lezzetinden tatma ve kâr etme gibi.

      Âyetin yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şarabın bu âyetle haram kılındığını ileri sürmüştür, çünkü Allah büyük günah buyurmuştur. Günah ise şu ilâhî beyanla haram kılınmıştır: "De ki Rabbim açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı... haram kılmıştır". Bazı âlimler ise şarabın (ve dolayısıyla kumarın bu âyetle haram kılınmadığını), zira burada faydadan da söz edildiğini hatırlatmış ve yasaklamanın şu âyet-i kerîmeyle gerçekleştiğini belirtmiştir: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları şeytan işinden kaynaklanan birer manevî kirliliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz". Âyette yer alan manevi kirlilik anlamına gelen "rics" haram kılınmış bir şeydir. Ayette yine şeytan işi denilmiştir, şeytan işi ise haramdır. Cenâb-ı Hak söz konusu âyetin devamında şarap ve kumarın insanlar arasında düşmanlık ve kin meydana getirdiğini, insanları Allah'ı zikretmekten ve namazdan alıkoyduğunu da haber vermiştir. Bunların hepsi yasaklanan şeylerdir.

      Bize göre bu meselede aslolan şudur ki âlimler -fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine bazı faydalar ve yardımlar sağlamış olsa da- kumarın haram oluşu noktasında ittifak etmişlerdir, Cahiliye Arapları kumar konusu edindikleri devenin etini fakirlere dağıtıyorlardı. Cenâb-ı Hak bazı faydalarına rağmen kumarı yasakladığına göre âyette onunla birlikte zikredilen şarabın da öncelikle yasaklandığı ortaya çıkar, zaten şarapta yukarıda sözünü ettiğimiz zararlar bulunmaktadır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Sana şarap ve kumarı sorarlar. Bu ilâhî beyan hakkında İmam Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi: Âyette yer alan soru ifadesi içinde şarap ile kumarın hangi husûsunun sorulduğu beyan edilmemiştir. Bununla birlikte de ki ikisinde de büyük günah vardır, şeklindeki cevaptan sorunun mahiyetini ortaya çıkarmak mümkündür. Buna göre sanki, "Şarap ve kumarda ne gibi sakıncalar vardır?" şeklinde bir soru yöneltilmiştir. Cevap olarak her ikisinde de şu sakıncalar bulunmaktadır, denilmiştir. Benzer şekilde sana yetimleri de sorarlar beyanında yer alan soru da malları konusunda ve çeşitli ihtiyaçları açısından yetimlerle beraber bulunmaya yönelik olmalıdır. Yine, "Resûlüm, sana kadınların ay halini sorarlar" beyanında da, "Ay halindeki kadınlarla ilişkide bulunmayı sorarlar" buyurmayı kast etmiştir, çünkü sorunun cevabı bu çizgi üzerinde seyretmiştir. Bu tür sorularda sorunun yöneldiği konunun zikredilmemesinin sebebi bunun verilen cevapta yer alması yahut da soranların bilinen kimseler olup sayelerinde hakikate ulaşmanın mümkün olmasıdır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Bir görüşe göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîme şarap ile kumarın haram olduklarını kanıtlamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak ikisinde de büyük günah vardır, buyurmuştur. Allah Teâlâ diğer bir âyet-i kerîmede de, "De ki Rabbim açık ve gizli kötülükleri, günahı... haram kılmıştır, buyurmaktadır. Şu halde günahın haram olduğu ortaya çıkmıştır. Selef âlimlerinin çoğunluğu ise şarap ile kumarın haramlılığının bu âyetle değil, "Ey iman edenler! Şarap, kumar şeytan işinin ürünü birer manevî kirliliktir" meâlindeki âyet-i kerîme ile gerçekleştiği kanaatindedir.

      De ki ikisinde de büyük günah vardır. İçki içme ve kumar oynama fiilleri büyük günah doğuracak bir noktaya ulaşabilir, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın Mâide sûresinde beyan ettiği üzere sarhoşluk ve kumar sebebiyle insanlar arasında düşmanlık ve kinin oluşması ayrıca orada zikrettiği iyiliklere engel teşkil etmesi gibi. Bununla birlikte her ikisinde de bazı faydaların bulunması söz konusudur. Şarapta sarhoşluk verme sınırına ulaşmamak şartıyla sağladığı ticarî fayda, kumarda ise Cahiliye döneminde olduğu gibi kumar konusu olan deve etinin fakirlere dağıtılması, ticarî hareket getirmesi vb. husûslar. İlk yoruma göre de ki ikisinde de büyük günah vardır beyanının mânası haram kılındıkları için şarap içmek ve kumar oynamakta günah vardır, haram kılınmadan önce ise göz önünde bulundurulabilecek faydaları vardı, şeklinde olur. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Bugün bize düşen görev şarap ile kumarın, ister bu âyetle ister bir başkasıyla sâbit olsun, haram olduğunu bilmekten ibarettir, artık bu ikisinden faydalanma ciheti yasaklanmalı ve bunlardan sakındırılmalıdır. Allah bu konuyu Mâide sûresinde yeterince beyan etmiş ve her ikisi hakkında hadislerde de rivâyetler yer almıştır. Kumarda tehlikeler ve bilinmezlik mevcut olup onun bu yönüyle faiz hükmünde olduğuna dair nakiller aktarılmıştır. Şaraba gelince, bugün artık o, faydalanmak için değil oyun ve eğlence için kullanılmaktadır. Bu tür davranışların hepsi bizim için yasaklanan şeyler türündendir. Şu da var ki şarap içmede beşer türünün en değerli yeteneği olan aklî dengenin bozulması ve içki bağımlılarında bir nevi geri zekâlılığın meydana gelmesi söz konusudur. Helâl olsa bile aklı başında olan kimse için böyle bir şeyden korunması en isabetli davranıştır; hem de şarapta faydasız harcama vardır; kaldı ki şarap içmenin haramlılığı sabit olmuştur. Şarabın haram oluşunun illeti -bilindiği üzere- içenin sarhoş olmasıdır. Kur'ân ise [az veya çok] şarabın haram olduğunu beyan etmiştir. Sarhoşluk illeti şarabın az olanında mevcut değildir, bu sebeple şarap dışında kalan az miktardaki içkinin hükmü şarapla eşit tutulmamıştır. Çok olması sebebiyle sarhoşluk fonksiyonu icra eden her türlü içki ise haram olanın hükmünde kabul edilmiştir. Çünkü sözü edilen sakınca onda bulunmaktadır. Aslında şarap yaygın duruma göre bazı ihtiyaçlar ve menfaatler için değil, yukarıda bahis konusu edildiği üzere, oyun ve eğlence için kullanılmaktadır. Onun kullanıcıları da dinî konularda umursamazlıklarıyla tanınmıştır. Bu açıdan şarabın haramlılığı, zikredilen hedefler sebebiyle bizzat kendisinden ötürüdür. Gayri meşru hedeflere yönelik olmayan her şey kendinden ötürü haram değildir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Bir de Allah için ne harcayacaklarını sorarlar. De ki ihtiyacınızdan artanı harcayın. Bu geçim miktarından artan şeydir. Şöyle ki, ziraatla meşgul olanlar bir yılın geçiminden, gelir sahipleri ise birkaç aylık geçimden, zanaat ve işçilikle uğraşanlar da bir günlük geçimden artan imkânlarını Allah yolunda harcıyorlardı. Daha sonra Enes b. Mâlik yoluyla Resûlullah'tan rivâyet edilen hadisle neshedilmiştir: "Zekât Allah rızâsı için yapılan her ödemeyi (sadaka), ramazan orucu diğer oruçları, kurban günlerindeki kesim diğer bütün kurban türlerini kaldırmıştır". Bu rivâyet sabit ise durum söylediğimiz gibidir. İbn Abbas'tan nakledildiğine göre şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Âyette yer alan bu husûs zekât ve sadaka farz kılınmadan önceki döneme aittir. Bu görüşün isabetli oluşunun delili ashâb-ı kirâmdan itibaren günümüze kadar birçok kimsenin azımsanmayacak derecede servetinin bulunuşudur, onlar geçimlerinden fazla olan bu servetleri mülkiyetlerinden çıkarmamış ve tasadduk etmemişlerdir, bunun yanında davranışlarını yadırgayan da görülmemiştir. Şu halde âyette yer alan "ihtiyacınızdan artanı harcayın" emrinin neshedildiği anlaşılmaktadır. Yahut da buradaki emir nafile konumundadır.

      Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki dünya hususunda da âhiret hususunda da iyice düşünesiniz. Denildi ki dünya hakkında düşünmek onun meşakkat ve ölüm yurdu olduğunu bilmektir, âhiret ise dünyadaki amellerin karşılığını bulma ve ölümsüz olma yurdudur, insanlar sözü edilen tefekkürle iki yurdun ölümsüz olanını bilip tercih ederler. Hasan-ı Basrî ise şöyle demiştir: "Evet vallahi, dünya ve âhiret hakkında tefekkürde bulunan kimse dünyanın imtihan yeri, âhiretin ise ölümsüzlük yurdu olduğunu mutlaka anlayacaktır". İbn Abbas'tan da şöyle dediği nakledilmiştir: "Dünya husûsunda da âhiret hususunda da iyice düşünesiniz", yani dünyanın ortadan kalkıp fani olacağı, âhiretin ise ileride gelip nihâyetsiz süreceği husûsunda düşünesiniz. Tefekkür etmek suretiyle dünyanın fâniliğini anlayan kimse kendisinin sürekli kalış yeri olan âhiret için yaratıldığını kavrar ve bütün gayretini âhireti öncelemeye, dolayısıyla boynundaki maddi yükten kurtulmaya sarfeder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Böylece Allah size âyetlerini açıklıyor ki iyice düşünesiniz. Bu ilâhî kelâmda bir husûsu beyan etme fiilinin, emredilmesinden sonraki zamana bırakılabileceğinin ispatı vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu âyette tefekkürü emretmiş ve insanların, hitabından murad ettiği şeye düşünme yoluyla ulaşabileceklerine işaret etmiştir. Şu halde bu husûs ilâhî beyanın insanların kulağına kadar ulaşan hitaptan sonra kalabileceğini göstermektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yes'elûneke (يَسْأَلُونَكَ)

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün temel olarak bir şeyi istemek, araştırmak ve talep etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sual kelimesinin, kişinin bilmediği bir şeyi öğrenmek veya ihtiyacı olan bir şeyi istemek amacıyla yönelttiği eylem olduğunu, bu ayetin bağlamında müminlerin toplumsal ve dini hayatta sınırlarını tam bilemedikleri meselelerin hükmünü Hz. Peygamber'den derinlemesine bir merakla sorup öğrenme çabalarını ifade ettiğini kaydeder.

        Hamr (الْخَمْرِ)

        İbn Fâris, "h-m-r" kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, perdelemek ve gizlemek olduğunu; aklın işleyişini örttüğü, onu sağlıklı düşünmekten alıkoyduğu için sarhoşluk veren içkilere bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hamr kelimesinin sadece üzümden yapılan şarabı değil, kişinin şuurunu bulandıran ve aklını örten her türlü sarhoş edici maddenin genel adı olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dillerinde ortak bir kültürel terim olduğunu ve muhtemelen Aramice şarap anlamına gelen kelimelerden türeyerek Arapçaya yerleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunda hamr kavramının sadece fizyolojik bir içeceği değil; cömertlik, misafirperverlik ve kabilevi gurur gibi derin kültürel değerleri simgelediğini, Kur'an'ın bu ayetle söz konusu kavramsal ağı ve değerler sistemini tamamen dönüştürmeye başladığını analiz eder.

        Meysir (الْمَيْسِرِ)

        İbn Fâris, "y-s-r" kökünün bir anlamının kolaylık, diğer bir anlamının ise parçalara ayırmak ve bölüşmek olduğunu; kelimenin, İslam öncesi Arapların kestikleri bir devenin etini kura veya zar atarak şansa dayalı, kolay bir şekilde bölüşmeleri adetinden türediğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, meysir kelimesinin zahmet çekmeden, emeksiz ve kolay yoldan mal elde etmeyi sağlayan her türlü şans oyununun ve kumarın ortak adı olduğunu, hamr ile birlikte zikredilmesinin sebebinin her ikisinin de aklı ve meşru çabayı devre dışı bırakması olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik arka planında cahiliye dönemindeki kura oklarıyla icra edilen uygulamaların yattığını, Kur'an'ın bu terim üzerinden başkasının malını şansa dayalı olarak haksızca elde etmenin her türlüsünü yasakladığını belirtir.

        İsm (إِثْمٌ)

        İbn Fâris, "e-s-m" kökünün yavaşlamak, geri kalmak ve kişiyi hayırlı, güzel işlerden alıkoyan şey anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism kavramının kişiyi sevap kazanmaktan alıkoyan, cezayı ve manevi çöküşü gerektiren kasıtlı günah eylemi olduğunu; ayette içki ve kumarın büyük bir ism olarak tanımlanmasının, bunların insanın ahlaki gelişimini durdurması gerçeğine dayandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak terminolojisi içinde ism kavramının sıradan, basit bir hata olmadığını; aksine Allah'ın koyduğu ontolojik ve ahlaki sınırları ihlal ederek kişiyi manevi felakete sürükleyen ağır bir sorumluluk ihlali olduğunu vurgular.

        Kebîr (كَبِيرٌ)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün hacim, yaş, mevki veya günahın şiddeti gibi konularda büyüklük, ululuk ve kapsayıcılık ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kebîr kelimesinin hem somut hem de soyut anlamda büyüklüğü anlattığını, ayette içki ve kumarın doğurduğu ahlaki ve toplumsal yıkımın derinliğini göstermek üzere büyük bir günah nitelendirmesiyle kullanıldığını; aynı kökten gelen "ekber" kelimesinin de bu zararın, varsayılan yüzeysel faydalardan kıyaslanamayacak derecede baskın ve felaket boyutunda olduğunu teyit ettiğini açıklar.

        Menâfi' (مَنَافِعُ)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün zarar kelimesinin zıddı olarak fayda vermek, yarar sağlamak ve bir ihtiyacı gidermek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, menfaat kelimesinin insanın hayatında ona iyilik getiren, işine yarayan olumlu sonuçlar olduğunu, ayette içki ve kumarda insanların elde ettiği bazı ticari veya anlık faydalar olduğu kabul edilse bile, nihai tahlilde bunların doğurduğu yıkımın bu kısıtlı menfaatleri tamamen hiçe saydığının vurgulandığını ifade eder.

        Nâs (النَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin sarsılmak, hareket etmek anlamındaki "n-v-s" kökünden veya alışmak, bir arada bulunmak anlamındaki "ü-n-s" kökünden türediği yönünde dilbilimsel yaklaşımlar olduğunu, ünsiyet kökünden gelmesi durumunda insanın tek başına yaşayamayan, kaynaşmaya muhtaç sosyal bir varlık olma yönüne dikkat çekildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin cinsiyet, ırk veya statü farkı gözetmeksizin bütün insan topluluklarını kapsayan genel bir isim olduğunu kaydeder.

        Yünfikûn (يُنْفِقُونَ)

        İbn Fâris, "n-f-k" kökünün tükenmek, bitmek, eksilmek ve bir şeyin elden çıkması gibi anlamlara geldiğini, infak kelimesinin malın veya servetin elden çıkarılıp harcanmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, infak kavramının, kişinin sahip olduğu malı, ilmi veya kudreti Allah'ın rızası doğrultusunda meşru ve topluma faydalı yerlere aktarması olduğunu; bunun sadece eksilen maddi bir tüketim değil, uhrevi ve ahlaki getirisi olan bir harcama kültürü olduğunu vurgular.

        Afo (الْعَفْوَ)

        İbn Fâris, "a-f-v" kökünün silmek, yok etmek anlamının yanı sıra, bir şeyin çoğalması, artması ve temel ihtiyaçtan arta kalan kısım anlamına da geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, afv kelimesinin bu ayetteki özel bağlamında bir hata bağışlama eylemi olarak değil; kişinin kendi ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra elinde kalan, zorlanmadan, gönül ferahlığıyla verebileceği ihtiyaç fazlası değer olarak kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında kesinlikle ihtiyaç fazlası veya kolaylıkla infak edilebilecek miktar anlamına geldiğini, İslam'ın ilk dönemlerindeki yardımlaşma psikolojisinin, bireyi ekonomik bir çöküntüye uğratmadan elindeki artı değeri paylaşmak üzerine inşa edildiğini belirtir.

        Yübeyyinu (يُبَيِّنُ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün iki şeyin birbirinden ayrılması, ortaya çıkması, şüphelerin kalkarak açıkça anlaşılır hale gelmesi demek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, beyan etmenin, gizli veya karmaşık olan bir meselenin üzerindeki kapalılığı kaldırarak onu insan aklına ve idrakine açık hale getirmek olduğunu, Allah'ın ayetlerini ve hükümlerinin gerekçelerini insanların net bir şekilde anlayabileceği formda sunmasını ifade ettiğini belirtir.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-l-h" kökünden türediğini ve yönelinen, kulluk edilen yüce varlık anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Allah lafzının ilah kelimesinden türediğini, ayet bağlamında yasakların ve emirlerin hikmetlerini kullarına merhametle açıklayan mutlak otoriteyi temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, ismin köken itibarıyla İslam öncesi dönemde de bilindiğini ve Sami dil ailesindeki Tanrı kavramlarıyla etimolojik bir irtibatı olduğunu ifade eder.

        Âyât (الْآيَاتِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen ayet kelimesinin açık alamet, iz, ibret ve işaret anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetin kendisi aracılığıyla görünmeyen veya bilinmeyen bir hakikatin bilgisine ulaşılan açık delil olduğunu; Kur'an'ın cümlelerinin ve ortaya koyduğu dini, ahlaki hükümlerin Allah'ın sonsuz hikmetini gösteren birer işaret olması hasebiyle bu şekilde isimlendirildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice veya Aramicedeki işaret veya mucize anlamlarına gelen köklerden Arapçaya geçtiğini ve dini bir terim hüviyeti kazandığını iddia eder. Christoph Luxenberg, Süryanice kökenine dayanarak, ayet kelimesinin Kur'an metninde sadece soyut bir alamet değil, okunan ilahi öğretinin kanıtlarını barındıran somut anlam birimlerini ifade ettiğini ileri sürer.

        Tetefekkerûn (تَتَفَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, "f-k-r" kökünün bir konuyu zihinde evirip çevirmek, derinlemesine incelemek ve doğru bir sonuca ulaşmak için yoğun bir şekilde düşünmek anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, tefekkürün aklın mevcut ve bilinen verileri kullanarak yeni bir hikmete ulaşmak için sistemli çalışması olduğunu; ayetin sonunda bu kelimenin kullanılmasının, içki, kumar ve infak gibi konularda konulan kuralların sadece körü körüne bir itaat değil, akıl süzgecinden geçirildiğinde toplumsal ve ahlaki faydalarının net olarak kavranabileceğine bir teşvik olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında tefekkür kavramının salt soyut ve felsefi bir akıl yürütme faaliyeti olmadığını; Allah'ın varlıktaki ve şeriattaki işaretleri üzerinde bireyin kendi varoluşunu ve ahlaki duruşunu sorgulayarak gerçekleştirdiği derin ve dönüştürücü bir düşünme eylemi olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X