Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 199. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 199. Ayet

    ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme efîdû min hayśu efâda-nnâsu vestaġfirû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin ve Allah'tan af dileyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir.

      Sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin. Şöyle denilmiştir: Mekke halkı Arafat'ta vakfe yapmıyor ve şöyle diyordu: Biz Allah'ın Harem'inin ehliyiz, taşradan gelenler gibi Arafat'ta vakfede bulunup zamanı gelince oradan ayrılanlar gibi yapmayız. İşte bunun üzerine Allah bu ayet-i kerimeyi indirerek Mekke halkına Arafat'ta vakfe yapmalarını ve zamanı gelince diğer insanların ayrıldığı yerden kendilerinin de ayrılmalarını emretmiştir. Hz. Aişe'nin (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Kureyş mensuplarıyla onların dinini benimseyenler Arafat'ta değil Müzdelife'de vakfe yapıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin mealiyle başlayan ayet-i kerimeyi göndermiştir. Bu ayette Arafat'ta vakfe yapmanın farz oluşunun delili yer almaktadır, konuyla ilgili olarak hadisler de nakledilmiştir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hac Arafat'ta vakfedir buyurduğu gibi, Geceleyin Arafat'a ulaşan ve Müzdelife'deki Cem' mevkiinde bizimle namaz kılan kimsenin haccı tamamlanmıştır da demiştir.

      Sonra herkesin dönüp gittiği yerden siz de gidin mealindeki ilahi beyan başka bir manaya da alınabilir. Şöyle ki Mekke halkı taşradan gelenlerin Harem sınırları dışında ihrama girdiklerini, kendilerinin ise Harem dahilinde girmekle emrolunduklarını görünce bu özelliklerine kıyasla ihram dışındaki ibadetleri Haremde ifa edeceklerini zannetmişlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İmam Ebû Mansûr rahimehullah şöyle dedi: Cenab-ı Hak ifazayı Müzdelife'den söz ettikten sonra sümme edatı ile başlatmıştır, halbuki Arafat'tan dönüş Müzdelife'den öncedir. Bu suretle sümme edatının her zaman atıf değil başlangıç için de kullanılabileceği ortaya çıkmıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Efîdû (أَفِيضُوا)

        İbn Fâris, "f-y-d" kökünün temel anlamının suyun kabından taşıp akması, yayılması, sel gibi coşması ve bollaşması olduğunu belirtir. Ayette emir kipinde (if'âl babında) kullanılmasının, mahşeri bir kalabalığı oluşturan hacıların Arafat'tan Müzdelife'ye doğru adeta bir insan seli, büyük bir dalga gibi taşarak ve coşkuyla akmasını emrettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ifâda eyleminin suyun o durdurulamaz akışından alınan muazzam bir doğa ve hareket mecazı olduğunu; bu emrin, hac ibadetindeki o dinamik, ritmik ve tek yürek olmuş toplumsal hareketi nitelediğini detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin hac ritüellerindeki kitlesel seli sinematografik bir görsellikle yansıttığını, bireylerin kendi kimliklerinden sıyrılarak bu büyük varoluşsal akıntıya (ifâda) karışmalarının emredildiğini ifade eder.

        Haysu (حَيْثُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin mekan bildiren bir zarf olduğunu, eylemin yöneldiği veya koptuğu yerin sınırını ve konumunu işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, belirli bir isimlendirilmiş mekanı değil, eylemin (akışın) gerçekleştiği genel yönü veya insanların omuz omuza kaynaştığı başlangıç noktasını belirtmek için kullanıldığını açıklar.

        Efâda (أَفَاضَ)

        İbn Fâris, yine "f-y-d" kökünden türeyen bu fiilin geçmiş zaman (mazi) kalıbıyla kullanıldığını belirtir. Eylemin kökensel anlamı olan "taşıp akmak" vasfını tekrarlayarak, bu sefer emredilen akışın, diğer insanların halihazırda gerçekleştirdiği fıtri ve tarihi akışla (gelenekle) uyumlu hale getirilmesini nitelediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, aynı fiilin bir ayette hem emir (efîdû) hem mazi (efâda) kalıbıyla peş peşe gelmesinin, uyulması istenen kuralın önceden beri var olan bir kalabalık hareketine (diğer insanların akışına) entegre olma zorunluluğunu pekiştirdiğini detaylandırır.

        En-Nâsu (النَّاسُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeninin "n-v-s" (hareket etmek, sallanmak) veya "u-n-s" (ünsiyet kurmak, kaynaşmak, yakınlaşmak) köklerinden gelebileceğini belirtir. Kelimenin bütün bir insanlığı ve toplulukları ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayetteki bağlamıyla, hacdaki sınıfsal ayrıcalıkları yıkan çok keskin bir sosyolojik terim olduğunu açıklar; cahiliye döneminde Kureyş kabilesinin kibirlenerek diğer insanlarla birlikte Arafat'a çıkmayıp Müzdelife'de (Harem sınırında) bekleme ayrıcalığını (Hums adetini) bütünüyle iptal ettiğini, Kureyş'in de "diğer sıradan insanların" (en-nâs) aktığı o genel yerden akmasını emrederek mutlak bir eşitlik getirdiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi İslam'ın sosyal devrimi ve ahlak felsefesi bağlamında analiz eder; cahiliye döneminin soy, kabile asabiyeti ve sınıf ayrımcılığına dayalı teolojik imtiyazlarının bu ayetteki tek bir "en-nâs" (sıradan halk/insanlar) vurgusuyla sıfırlandığını, Kabe'nin örtüsüne sarınan aristokratların bile Tanrı karşısında sıradan birer fert olarak eşitlendiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "insanların akın ettiği yer" ifadesinin, Kureyş'in dini kibrine indirilmiş doğrudan bir hukuki darbe olduğunu, haccın ritüellerini elitist ve şövenist bir imtiyaz olmaktan çıkarıp evrensel, sınıfsız ve eşitlikçi bir tevhid zeminine oturttuğunu ifade eder.

        Vestağfirû (وَاسْتَغْفِرُوا)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün temel anlamının örtmek, saklamak ve korumak olduğunu; kelimenin "istif'al" (talep ve yönelim bildiren) kalıbında kullanılarak, kişinin kusurlarının üzerinin örtülmesini mutlak otoriteden talep etmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istiğfarı insanın kendi günahlarını, zaaflarını ve bilhassa cahiliye döneminden kalma o kabilevi kibirlerini (ayrıcalık taslamalarını) örtmesi için Allah'tan af ve koruma dilemesi olarak tanımlar. Mahşeri akışın (ifâda) hemen ardından bağışlanma dilenmesinin, hac ritüellerinin sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, içsel bir temizlenme ve varoluşsal bir arınma amacı taşıdığını açıklar.

        Allâh (اللَّهَ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünden türeyen bu ismin, mutlak otorite sahibi ve kendisine mutlak teslimiyetle ibadet edilen yüce yaratıcıyı ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine (Alaha) atıfta bulunarak, burada ayrıcalık taslayan kabilelerin boyun eğmesi gereken ve af dilenilecek yegane, aşılmaz teolojik makam sıfatıyla yer aldığını aktarır.

        Ğafûrun (غَفُورٌ)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün mübalağa (yoğunluk ve süreklilik) kalıbı olan bu ismin, kusurları sayısız kere ve bütünüyle örten mutlak bağışlayıcı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Ğafûr isminin, cahiliye adetlerinden ve kibrinden kopup o eşitlikçi yeni İslam nizamına uyanların geçmişteki günahlarını (özellikle Kureyş'in kibir günahını) tamamen silecek ve yok sayacak ilahi rahmeti nitelediğini açıklar.

        Rahîmun (رَّحِيمٌ)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün incelik, acıma, şefkat ve koruma hissi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rahîm isminin, Ğafûr isminin hemen ardından gelerek; kulların kusurlarını sadece örtmekle kalmayıp, o zorlu hac ibadetini yerine getiren ve kibirden sıyrılan kalabalıklara hususi bir lütuf, sevgi ve şefkatle muamele eden aktif ilahi inayeti detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu iki isimle (Ğafûr ve Rahîm) bitişini analiz eder; Allah'ın kullarına dayattığı kuralların, tabuları yıkmasının ve Kureyş'in o tarihi ayrıcalığını elinden almasının ardında bir intikam veya sırf bir otorite gösterisi (gazap) olmadığını; bilakis bu emirlerin bütünüyle insanları şirkin yükünden kurtarma, onları arındırma ve toplumsal barışı tesis etme (rahmet) hedefi taşıdığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X