Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 198. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 198. Ayet

    لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leyse ‘aleykum cunâhun en tebteġû fadlen min rabbikum(c) fe-iżâ efadtum min ‘arafâtin feżkurû(A)llâhe ‘inde-lmeş’ari-lharâm(i)(s) veżkurûhu kemâ hedâkum ve-in kuntum min kablihi lemine-ddâllîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hac mevsiminde ticaret yoluyla Rabb'inizden rızık istemenizde bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp sel gibi (Müzdelife'ye) akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı anın ve O'nu size gösterip öğrettiği gibi zikredin. Unutmayın ki siz daha önce yolunu şaşıran kimselerdendiniz.

      Hac mevsiminde ticaret yoluyla Rabb'inizden rızık istemenizde bir günah yoktur. Denildi ki buradaki fazlen kelimesi ticaret demektir. Bu ilahi beyanla ilgili ön açıklama şöyledir ki Cahiliye Arapları hac mevsiminde zilhiccenin on günü içinde ticaret yapmaktan çekiniyordu. İslam döneminde de müslümanlar aynı sıkıntıyı hissetmiş ve dünyevi hiçbir işe bulaşmadan sadece hac ibadetini yerine getirmeyi arzu etmişti. Aziz ve celil olan Allah ise hacının bu görevi ifası sırasında ticaret yapmak suretiyle Allah'ın lütfunu istemesine izin vermiştir. İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre adamın biri kendisine şöyle bir soru yöneltmiştir: Biz hac işlerinde çalıştırılan bir zümreyiz, haccımızın kabul edilmediğini söylüyorlar. İbn Ömer, Siz ihrama girip Arafat'ta vakfe yapmıyor musunuz? diye sorunca, adam, Yapıyoruz diye cevap verdi. Bunun üzerine İbn Ömer, Siz de hacısınız dedi. İbn Ömer rivayetine şöyle devam etmiştir: Sahabilerden biri Resûl-i Ekrem'e gelip senin sorduğun soruyu sormuş ve bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil olmuştur: Hac mevsiminde ticaret yoluyla Rabb'inizden rızık istemenizde bir günah yoktur. İbn Abbas'tan da benzer bir rivayet gelmiştir. Alimlerimiz (Allah kendilerine rahmet eylesin) işçinin ve tacirin haccını tam olarak kabul ederler. Kur'an'ın zahiri de bunu desteklemektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu tür soruları soran insanların kanaatine göre ibadet alanında işçi çalıştırmanın caiz olmadığı açık bir husustu, bununla birlikte yine de soru yöneltmişlerdi. Bu meselede hareket noktası şu olmalıdır ki hac başkasına iş görmeye engel bir ibadet olmayıp bu açıdan oruca benzemiştir, oruçluya işçilik ücreti ödemek caiz olduğu gibi hac ibadetini yerine getirmekte olana da ödemek caizdir. Namaza gelince, eda edildiği sırada başka fiillerin yapılmasına engel teşkil eder, bu sebeple namazla diğer iki ibadet arasında farklılık oluşmuştur.

      Arafat'tan ayrılıp sel gibi (Müzdelife'ye) akın ettiğinizde. Şöyle denilmiştir: Cahiliye dönemindeki Araplar Arafat'tan güneşin batışından önce, Müzdelife'den ise doğuşundan sonra ayrılıyorlardı. Müslümanlar ise Arafat'tan ayrılmayı güneşin batışından sonra, Müzdelife'den ayrılmayı da güneşin doğuşundan önce yapmak suretiyle her iki hususta da onlara benzememekle emrolunmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nakledilen bir hadiste, Her iki ayrılışta da Cahiliye insanlarına muhalefet edin anlamında bir ifade kullanılmıştır. Ayette yer alan ifaza kavramı sözlükte, koşarak yürümek demektir. İfazanın yukarıdan aşağıya inme manasına geldiği de söylenmiştir.

      Meş'ar-i Haram'da Allah'ı anın, yani Müzdelife'de. Allah'ı anın beyanının akşam ve yatsı namazına olduğu gibi her ikisinde dua etmeye de ihtimali bulunmaktadır. İbn Abbas (r.a.) Meş'ar-i Haram'ın Cehil ve çevresinden ibaret olduğunu söylemiştir. Burası vakfe yapılan dağ olup Kuzah diye isimlendirildiği gibi akşamla yatsı namazının yatsı vaktinde kılınmasını sağlayan bir mekan olduğu için Cem' diye de isimlendirilir. Bir kanaate göre Cem' diye isimlendirilmesi Adem ile Havva'nın orada buluşması sebebiyledir. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Arafat'a bu ismin verilmesinin sebebi, Cebrail aleyhisselamın Hz. İbrahim'e hac ibadetine ilişkin esasları öğrettiğinde İbrahim'in kendisine bildim bildim demesidir. İşin mahiyetini Allah bilir.

      O'nu size gösterip öğrettiği gibi zikredin. Unutmayın ki siz daha önce yolunu şaşıran kimselerdendiniz. Bu beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Lütfettiği nimetler karşılığında kendisine şükredilmesini emretmesi anlamında zikredilmesini buyurması muhtemeldir. Bundan başka hac ibadetlerini size gösterip öğrettiği gibi yerine getirmek suretiyle O'nu zikredin manası da ihtimal dahilindedir. Bir de kendisinin bir ve tek olduğunu tasdik ve ikrar etmeyi emretmiştir, denebilir. Buna göre bu kısmın manası şöyle olur: Sizi hak olan dinine eriştirdiği şekilde O'nun bir olduğunu kabul edin. Nitekim unutmayın ki siz daha önce yolunu şaşıran kimselerdendiniz mealindeki beyanı bu sonuncu yoruma dayandırılmıştır, yani unutmayın ki siz daha önce hak yoldan, hac ibadetlerinden ve ilahi nimetlerin kıymetini bilip şükrünü eda etmekten gafil olan kimselerdendiniz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İmam radıyallahu anh şöyle dedi: Hidayet iki şekildedir. Heda: Bir olduğunu tasdik ve ikrar etmeleri için yol gösterdi; heda: Kendisine itaatte bulunulmasına muvaffak kıldı.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Leyse (لَيْسَ)

        İbn Fâris, "l-y-s" (lam, ye, sin) kökünün dilde "olumsuzluk, bir şeyin ortadan kalkması ve mevcut durumun mutlak reddi" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Aleykum (عَلَيْكُمْ)

        (Sizin üzerinize).

        Cunâhun (جُنَاحٌ)

        İbn Fâris, "c-n-h" (cim, nun, ha) kökünün dilde "bir tarafa meylemek, kuşun kanadı (cenah) ve haktan saparak günaha/vebale girmek" anlamlarına geldiğini açıklar. (Hiçbir günah / vebal / sorumluluk).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Sizin üzerinize hiçbir günah yoktur" (leyse aleykum cunâhun) fermanındaki o devasa fıkhi ve psikolojik rahatlamayı tahlil eder. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar, haccın sadece uhrevi (ahirete yönelik) ve tertemiz bir ibadet olduğunu düşünerek; hac mevsiminde ticaret yapmayı, mal alıp satmayı ihramın kutsallığına sürülmüş bir "leke/günah" (cunâh) olarak algılamaya başlamışlardı. Kur'an, din ile dünyayı birbirine düşman eden bu sahte çileciliği bıçak gibi keser ve meşru ticaretin (rızkın) ibadetin ruhunu bozmadığını mutlak bir beraat (günahsızlık) fermanıyla ilan eder.

        En (أَن)

        (Şu ki / -meniz). Mastar edatı.

        Tebteğû (تَبْتَغُوا)

        İbn Fâris, "b-ğ-y" (be, ğayn, ye) kökünün dilde "bir şeyi şiddetle aramak, talep etmek, elde etmeye çalışmak ve istemek" anlamlarına geldiğini açıklar. İftiâl babında muzari çoğul fiildir. (Aramanızda / Talep etmenizde).

        Fadlan (فَضْلًا)

        İbn Fâris, "f-d-l" (fe, dat, lam) kökünün dilde "bir şeyin artması, fazlalık, lütuf, ihsan ve asgari ihtiyacın ötesindeki bereket" anlamlarına geldiğini belirtir. (Bir lütuf / Maddi bir kazanç ve rızık).

        Patricia Crone, "Bir kazanç/lütuf aramanızda" (en tebteğû fadlan) iznini Geç Antik Çağ kabile ekonomisi üzerinden muazzam bir boyutta analiz eder. İslam öncesi (cahiliye) döneminde hac mevsimi, aynı zamanda Ukaz, Mecenne ve Zülmecâz gibi devasa panayırların kurulduğu, Arap yarımadasının en büyük ticari ve seküler "ekonomi kongresiydi". Erken dönem Müslümanları, pagan döneminin bu kapitalist (panayır) geleneğinden iğrenerek ticareti tamamen terk etmek istemişlerdir. Kur'an, ekonomiyi (ticareti) paganların elinden alıp tevhidi bir zemine oturtur; maddi kazancı kirli bir dünyevileşme değil, bizzat Allah'ın yeryüzündeki "Fadl'ı" (lütfu) olarak isimlendirerek, haccın hem ruhsal hem de evrensel bir sosyo-ekonomik kongre olma vasfını meşrulaştırır.

        Min (مِّن)

        (-den).

        Rabbikum (رَّبِّكُمْ)

        (Bizzat sizin Rabbinizden).

        Toshihiko Izutsu, "Rabbinizden bir lütuf/kazanç aramanız" (tebteğû fadlan min rabbikum) tamlamasını Kur'an'ın ekonomi ahlakı üzerinden okur. Kişi pazarda kendi zekâsıyla ticaret yapıyor gibi görünse de; elde edilen o "fadl" (kâr/kazanç) kişinin kendi mutlak mülkü veya kurnazlığının bir ürünü değildir. O kazanç, bizzat "Rabbin" (Terbiye ve İkram Edenin) lütfudur. Ticaretin hac ibadetiyle iç içe geçmesi, parayı ve piyasayı (seküler alanı) ontolojik olarak ilahi bir murakabe (denetim) altına alır.

        Fe İzâ (فَإِذَا)

        (Ve ne zaman ki / O vakit ki).

        Efa'dtum (أَفَضْتُم)

        İbn Fâris, "f-y-d" (fe, ye, dat) kökünün dilde "suyun kabından taşıp sel olup akması, bolluk ve kitlelerin büyük bir dalga/akıntı halinde bir yerden başka bir yere boşalması" anlamlarına geldiğini açıklar. İf'âl babında mazi çoğul fiildir. (Sürüler/Seller halinde akın ettiğinizde).

        Râgıb el-İsfahânî, "efa'dtum" (akın edip boşaldığınızda) kelimesinin o sarsıcı sinematografik (görsel) ve sosyolojik gücünü tahlil eder. Kur'an, hacıların Arafat'tan Müzdelife'ye doğru dönüşe geçmelerini sıradan bir "yürüyüş" (meşy) veya "dönüş" (rücu) kelimesiyle anlatmaz. İhramlı milyonlarca insanın, o dağın eteklerinden tek bir vücut halinde, beyaz bir sel gibi (feyz) yeryüzüne doğru çağlayarak akmasını muazzam bir doğa olayı metaforuyla (ifâda) resmeder.

        Min (مِّنْ)

        (-den).

        Arafâtin (عَرَفَاتٍ)

        İbn Fâris, "a-r-f" (ayn, ra, fe) kökünün dilde "bir şeyin izini sürüp hakikatini idrak etmek, tanımak (irfan), güzel koku ve yüksek bir tepe" anlamlarına geldiğini açıklar. Çoğul formunda özel bir mekân ismidir.

        Arthur Jeffery, "Arafat" kelimesinin etimolojik ve tarihsel izini sürerek; bu ismin muhtemelen antik dönemde kabilelerin hac mevsiminde bu geniş düzlükte birbirlerini "tanımaları" veya o yüksek dağda (Cebel-i Rahme) ilahi olanı "idrak etmeleri" kökünden geldiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Arafat'tan (bilme/tanıma makamından) sel gibi akmanın (ifâda) felsefi boyutunu okur. Arafat, haccın en mutlak rüknü, insanın Yaratıcı'nın huzurunda durup kendi ontolojik hiçliğini "tanıdığı/bildiği" (a-r-f) o devasa bilinç (marifet) tepesidir. O tepede ilahi affı ve şuuru elde eden insan; artık o dağda kalmaz, o tevhidi bilinci yeryüzüne ve topluma taşımak için bir feyiz (sel/rahmet) olup hayata (aşağıya) doğru akar.

        Fezkurû (فَاذْكُرُوا)

        İbn Fâris, "z-k-r" (zel, kef, ra) kökünün dilde "bir şeyi kalpte tutmak, unutmanın (nisyan) mutlak zıttı olarak hatırda canlı tutmak ve dil ile anmak" anlamlarına geldiğini açıklar. (O halde hemen anın / zikredin).

        Allâhe (اللَّهَ)

        (Allah'ı).

        İnde (عِندَ)

        (Tam yanında / Huzurunda). Zarf.

        El-Meş'aril (الْمَشْعَرِ)

        İbn Fâris, "ş-a-r" (şın, ayn, ra) kökünün dilde "bir şeyi ince bir şekilde algılamak, hissetmek (şuur), alamet/işaret ve kıl/saç" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i mekân formunda; "İlahi alametlerin ve nişanelerin bulunduğu o şuur makamı / nişangâh" demektir. (Müzdelife bölgesi).

        El-Harâmi (الْحَرَامِ)

        İbn Fâris, "h-r-m" (ha, ra, mim) kökünün dilde "bir şeye yaklaşılmasını engellemek, saygı duyulması gereken ve dokunulmazlık" anlamlarına geldiğini yineler. (O Dokunulmaz Şuur Merkezinin).

        Angelika Neuwirth, "Meş'ar-i Haram" (Kutsal Nişangâh/Müzdelife) makamını Geç Antik Çağ hac topografyası (ritüel mekânları) bağlamında tahlil eder. Arafat, Harem (kutsal dokunulmaz alan) sınırlarının hemen "dışında" yer alan bir duraktır. Hacılar Harem sınırlarının dışına çıkarak Arafat'ta vakfeye dururlar; dönüşte (ifâda) ise tekrar Harem sınırının içine girerek ilk durak olan "Meş'ar-i Haram'da" konaklarlar. Bu geçiş, dışarıdan (seküler coğrafyadan) alınıp arındırılan ruhun, yeniden Mutlak Merkez'in (kutsalın/Harem'in) o güvenli dokunulmazlığına kabul edilişini simgeleyen devasa bir mekânsal teolojidir.

        Vezkurûhu (وَاذْكُرُوهُ)

        (Ve O'nu zikredin / O'nu anın).

        Kemâ (كَمَا)

        (Tıpkı şu şekilde olduğu gibi). Teşbih (benzetme) ve tahsis harfi.

        Hedâkum (هَدَاكُمْ)

        İbn Fâris, "h-d-y" (he, dal, ye) kökünün dilde "doğru yolu bulmak, şaşkınlığın (dalalet) mutlak zıttı olarak hedefe kılavuzlanmak" anlamlarına geldiğini açıklar. (Sizi kılavuzladığı / hidayete erdirdiği gibi).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "O'nu size hidayet ettiği gibi zikredin" (vezkurûhu kemâ hedâkum) fermanındaki o devasa yöntemsel balyozu okur. Cahiliye Arapları Müzdelife'de (Meş'ar'de) ve Mina'da atalarıyla övünürler, şiirler okurlar, ıslık çalarak veya el çırparak (müka' ve tasdiye) mitolojik ve kabilevi zikirler yaparlardı. Kur'an, "O'nu anın ama kafanıza göre, pagan babalarınızdan gördüğünüz gibi değil; sadece ve bütünüyle O'nun size vahiyle gösterdiği, öğrettiği ve kılavuzladığı (kemâ hedâkum) o tevhidi edep ve şuur sınırları içinde kalarak anın" der. İbadette şekil, niyet kadar fıtri ve ilahi olmak zorundadır.

        Ve İn (وَإِن)

        (Her ne kadar). Hal ve şart bildiren atıf.

        Kuntum (كُنتُمْ)

        (Sizler şu durumda idiyseniz de).

        Min Kablihî (مِّن قَبْلِهِ)

        (Bundan / Bu hidayetten ve vahiyden hemen önce).

        Lemine (لَمِنَ)

        Celaleddin el-Suyuti, tekit (pekiştirme) harfi olan (lam) ile (-den) anlamına gelen (min) harf-i cerinin birleştiğini kaydeder. "Hiç şüphesiz ve bütünüyle şunların içinden/tayfasından."

        Ed-Dâllîn (الضَّالِّينَ)

        İbn Fâris, "d-l-l" (dat, lam, lam) kökünün dilde "doğru yoldan çıkmak, çölde yönünü kaybedip savrulmak, şaşkınlık ve hedefe ulaşamamak" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil çoğul formundadır (Yolunu şaşırıp kaybolmuş olanlardan).

        Toshihiko Izutsu, ayetin bu "Siz bundan önce kesinlikle yolunu kaybetmişlerdendiniz" (ve in kuntum min kablihî lemined dâllîn) kapanışındaki (fezlekesindeki) o sarsıcı anlambilimsel (semantik) zıtlığı tahlil eder. Kur'an, İslam öncesi Arap aklını "kötü" (şerir) olmakla değil, "şaşkın ve kayıp" (dâllîn) olmakla tanımlar. Onlar haccı yapıyor, tavaf ediyor, kurban kesiyorlardı; ancak eylemlerinin merkezi (tevhid) kırık olduğu için çölde dönüp duran rotasız kervanlar gibi sadece varoluşsal enerjilerini israf ediyorlardı (dalalet). Vahyin "Hudâ"sı (hidayeti) gelip o pagan hurafeleri temizlediğinde; haccın o pusulasız hareketi, evrenin Merkezi'ne (Allah'a) doğru akan o kusursuz, anlamlı ve aydınlık menzile kilitlenmiştir. Dalalet rotasızlıktır, hidayet ise aklın eve (Kâbe'ye) dönüşüdür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X