شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 185. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şükür, ramazan, kuran, bakara 185, bakara suresi, kolaylık, bakara suresi 185. ayet, hidayet, allah, beyyine, açık delil, kanıt, furkan, nüzul, gün, oruç
-
şehru ramadâne-lleżî unzile fîhi-lkur-ânu huden linnâsi vebeyyinâtin mine-lhudâ velfurkân(i)(c) femen şehide minkumu-şşehra felyesumh(u)(s) vemen kâne merîdan ev ‘alâ seferin fe’iddetun min eyyâmin uḣar(a)(k) yurîdu(A)llâhu bikumu-lyusra velâ yurîdu bikumu-l’usra velitukmilu-l’iddete velitukebbirû(A)llâhe ‘alâ mâ hedâkum vele’allekum teşkurûn(e)
-
O sayılı günler ramazan ayıdır ki Kuran bu ayda inmeye başlamıştır; insanlara rehber olan, içinde doğru yolun ve hak ile batılı ayırt eden hükümlerin açık delilleri bulunan Kuran. Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk çekmenizi istemez. Bütün bu lütuflar oruç günlerini tamamlamanız, size kurtuluş yolunu gösterdiği için Allah'ı yüceltmeniz ve O'na şükretmeniz içindir.
O sayılı günler ramazan ayıdır ki Kur'an bu ayda inmeye başlamıştır; insanlara rehber olan, içinde doğru yolun ve hak ile batılı ayırt eden hükümlerin açık delilleri bulunan Kur'an. İbn Abbas radıyallahu anh şöyle demiştir: Kur'an levh-i mahfûzdan dünya semasına ramazan ayında, kadir gecesinde, o mübarek gecede bütünüyle nazil olmuş, daha sonra ortaya çıkan ihtiyaçlar çerçevesinde muhtelif ay ve günlerde peyderpey gelmiştir.
İnsanlara rehber olan, sayesinde doğru yolu buldukları Kur'an. Bir de insanlara dalaletten uzaklaşmanın yolunu gösteren anlamı verilmiştir. Hidayetin açık delilleri bulunan Kur'an. Denildi ki iyiden iyiye düşündükleri takdirde insanlara kesin deliller sunan. Yine denildi ki ayetteki beyyinat Kur'an'da yer alan helal ile haramlar, hükümler ve şeriatlar demektir.
Furkan. Hak ile batılı birbirinden ayırt eden. Bir de furkanın kişiyi din alanında şüphe ve dalaletten kurtaran manasına geldiği söylenmiştir.
Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin. Şöyle yorumlamak mümkündür: Sizden ramazan ayını mukim ve sağlıklı iken idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin. Ayetin devamında hasta ve yolcu olana oruç tutmama izni verilmiş ve şöyle buyurulmuştur: Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Sizden ramazan ayını idrak eden kimse, yani aklı başında iken idrak eden onu oruçlu geçirsin. Buna göre ilahi hitaba deliler ve çocuklar girmez. Görmez misin ki hitabın başlangıcı, Ey iman edenler! Oruç size farz kılınmıştır buyurulmak suretiyle müminlere yönelmiştir. Deli ve çocuklar ise bu hitaba dahil değildir. Şu halde sizden ramazan ayını idrak eden kimse yani aklı ile idrak eden onu oruçlu geçirsin yorumunu yapmanın gerektiği ortaya çıkmıştır.
Şimdi, orucun farz oluşunun, aziz ve celil olan Allah'ın onu oruçlu geçirsin beyanı ile gerçekleşmiş olması muhtemeldir. Bununla değil de oruç günlerini tamamlamanız için beyanıyla farz haline gelmesi de ihtimal dahilindedir, çünkü geçmiş oruçları hesap ederek sayıyı tamamlamak ancak farz olması konumunda gerekli olur. İkinci olarak Cenab-ı Hak Allah sizin için kolaylık ister buyurmuştur, hasta ve yolcuya oruç tutmama müsaadesi vermesi sebebiyle. Oruç farz olmasaydı bize kolaylık dilemesi münasebetiyle lütufkarlığını hatırlatmasının bir anlamı kalmazdı, zira yapılmaması da mümkün olan bir konuda minnettarlık ifadesi kullanılmaz. Bu durum da orucun farz olduğunu kanıtlar. Bir de orucun farz olmasının, aziz ve celil olan Allah'ın, Oruç size farz kılınmıştır mealindeki beyanıyla gerçekleşme ihtimali vardır, burada yer alan kütibe kelimesi farz kılınmıştır demektir. Buna göre sözü edilen ayet onun farz oluşunu kanıtlamış bulunmaktadır.
Yolculuk veya hastalık sebebiyle tutulmamasına müsaade edilen orucun kaza edilmesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun ardarda olmasını gerekli görmüştür. Übey b. Ka'b'ın ardarda olan diğer günlerde anlamında rivayet edilen kıraati de bunu göstermektedir. Bize gelince, bahis konusu oruç ardarda da aralıklı olarak da kaza edilebilir. Bu hüküm, isterse ardarda isterse aralıklı olarak kaza eder şeklinde Resûlullah'ın beş sahabisinden gelen rivayete dayanmaktadır. Hz. Ali (r.a.) ise, Asıl olan ardarda tutmasıdır ancak ayrı ayrı kaza ederse yine caizdir demektedir. Yine Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Ebû Said el-Hudri, Ebû Hureyre (r.a.) ve şu anda zikretmediğim bir başkası da ayrı ayrı tutulmasını caiz görmüşlerdir. Bu durum karşısında kaza oruçlarının ardarda olma şartının mevcut olup sözü edilen sahabilerce bilinmemesi yahut da bildikleri halde terketmeleri ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Buna göre yolculuk ve hastalık münasebetiyle tutulmayan oruçların kaza edilmesinde peş peşe olma şartının sıhhati kanıtlanmamıştır. Bu husus İbn Mes'ud'un kıraatinde yer aldığı gibi yemin kefareti için şart olan peş peşe oruca benzememektedir. Çünkü onun bu hükme esas teşkil eden kıraatine ashab-ı kiramdan hiçbiri muhalefet etmemiş, dolayısıyla bu kıraat mütevatir (metlüv) konumuna geçmiştir. Ashab-ı kiram öbür oruç hakkındaki kıraatinde Übey b. Ka'b'a muhalefet etmiş, bu sebeple de bu kıraat tevatür seviyesine çıkamamıştır ve sonuç olarak kaza oruçları ile kefaret oruçları ayrı ayrı statülere girmişlerdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Übey b. Ka'b'ın kıraati -şayet sıhhati sabitse- bağlayıcı olmayıp mendup durumundadır; bunun da sebebi ashabın icmasından başka sözü edilen ramazan orucunun belli bir vakte bağlı olarak farz oluşudur. Belli bir vakte bağlı olarak farz kılınan oruç o vaktin dışında yerine getirilmesi halinde ardarda olması şart değildir. Şayet şart olsaydı ramazan orucu ile mazeretten dolayı orada tutulamayan oruçların kazası arasına fasıla koymak mümkün olmazdı, böylece kaza orucu ramazan orucuna eklenmiş olurdu. Ancak gerçekte böyle olmayıp asli olan ile kaza konumunda bulunan iki blok orucun arasına fasıla koymak meşru telakki edildiğine göre bu oruçların kendi aralarında da ilke olarak fasıla koymak meşrudur. Çünkü bu iki tür orucun her birinin, başlanıp yerine getirilme veya başlanmama konumu vardır. Buna göre kaza edilecek her bir gün oruç da diğer günü dikkate almadan bağımsız bir konumda bulunur, zira orucun statüsü bundan ibarettir. Terkedilirse kaza olur, yapılırsa eda olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bu konuyla ilgili olarak ileri sürülen bütün meseleler söz konusu ettiğim esasa bağlıdır. Şöyle ki orucun kendisine yönelik ardarda oluş şartında, kesintisiz tutma imkanının bulunması halinde ara verilmesine müsaade yoktur, böylesinin hep bir arada yapılması şartı artık kanıtlanmıştır. Bizim üzerinde durduğumuz ramazan orucu meselesinde ise ilke olarak her bir günün orucunun bağımsız düşünülmesi ve başka sebeplerle yapılmasının ertelenmesi ihtimal dahilindedir, bu orucun kazası da aynı durumdadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şunu da belirtmek gerekir ki ramazan orucu kazasının peş peşe oluşu şart koşulsaydı tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder ve ayrıca oruç günlerini tamamlamanız... için mealindeki beyanların büyük bir faydası olmazdı, çünkü peş peşe oluş (tetabu') kavramı içinde tamamı bulunup kişi sayıyı hesap etmekle yükümlü tutulmaz; bu durumdaki mükellefe gerekli olan, sayıyı tamamlamak için hesap tutması değil kaza süresinin sonuna varmasıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bu meselede aslolan şudur ki bizzat yapılması açısından peş peşe olması emredilen her oruçta peş peşe kaydı o fiil var oldukça mevcuttur. Yapılış vakti açısından peş peşe olması gereken oruçlar ise o vaktin elden çıkması ile peş peşe şartı düşer.
Fıkıh alimleri bu esas üzerine bazı meseleler vazetmişlerdir. Kişi, Şaban ayını oruçla geçirmeyi Allah için adadım dediği takdirde bu orucu peş peşe geçirmesi gerekir, ancak şabanın bazı günleri oruçsuz geçtiği takdirde sonraki zamanda dilerse peş peşe, dilerse aralıklı olarak kaza eder, çünkü vakte bağlı olarak koşulan ardarda oruç şartı o vaktin elden çıkmasıyla düşer. Buna mukabil, Bir ay peş peşe oruç tutmayı Allah rızası için adadım dediği takdirde gerek eda (yerine getirme) gerekse kaza şeklinde olsun peş peşe tutmak mecburiyetindedir, böyle olmaksızın adağını yerine getirmiş olamaz, öyle ki ay ortasında tek bir gün tutmasa yeniden başlaması gerekir. İkinci olarak Cenab-ı Hak Allah sizin için kolaylık ister buyurmuştur. İzin ve müsaade demek olan kolaylık kavramında peş peşe oluş gibi bir güçlük ve darlığın şart koşulması isabetli değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin mealindeki ilahi beyanda bu orucu başka bir ayda tutmasının caiz olmadığına dair işaret vardır, çünkü aziz ve celil olan Allah orucu ramazan ayına nisbet etmiş ve onu oruçlu geçirsin buyurmuştur. Şayet ramazan orucunu başka bir ayda tutmak mümkün görülürse orucun Allah'ın belirlediği zamanın dışında bir aya nisbet edilmesi hali ortaya çıkar, bunda ise Allah'ın emrine müdahale etme ayrıca verdiği hükme ortak koşma tehlikesi mevcuttur. Allah Teâlâdan, haktan sapma tehlikesinden bizi korumasını niyaz ederiz.
Allah sizin için kolaylık ister, zorluk çekmenizi istemez. Mu'tezile şöyle demiştir: Yolculuk veya hastalık sırasında oruç tutan kimse Allah'ın dilemediği şeyi yapmış olur, çünkü aziz ve celil olan Allah zorluk çekmemizi değil kolaylık istediğini haber vermiştir, kişi hastalık veya yolculuk esnasında oruç tuttuğu takdirde zorluğu tercih etmiş olur, Allah Teâlâ ise bunu dilemediğini beyan etmiştir, dolayısıyla kul Allah'ın dilemediğini yapmış olur.
Bize göre ise durum şöyledir: Cenab-ı Hakk'ın Allah sizin için kolaylık ister... mealindeki beyanının anlamı, yolculuk esnasında oruç tutmamanıza müsaade etmek suretiyle sizin için kolaylık diler demektir. Zira fıkıh alimleri sefer halinde oruç tutmanın daha faziletli, tutmamanın ise ruhsat olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Allah'ın -Mu'tezile'nin ileri sürdüğü gibi- daha faziletli olanı değil de onun daha az faziletli olanı dilediği söylenemez. Buna mukabil oruç tutmamayı isteyene kolaylığı, tutmak isteyene de güçlüğü dilemiştir, denir. O'nun iradesi her durumda geçerli olup bir yönde geçerli, diğerinde ise geçersiz olduğunun söylenmesi mümkün değildir.
Allah sizin için kolaylık ister. Yani oruç tutmamaktan sakındırmak suretiyle işinizi zorlaştırmak değil buna izin vermek suretiyle kolaylaştırmayı diler. Bu ilahi beyanda Allah'a nisbet edilen kolaylık dileme niteliği kişinin oruç tutması anlamına da gelebilir, ancak hiçbir kimseden, Allah Teâlâ kulu için kolaylık dilemiş, o da oruç tutmuştur şeklinde bir anlayış nakledilmemiştir. Sonuç olarak burada da O'nun kolaylık dileme iradesinin geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Şunu da ilave etmek gerekir ki Mu'tezile mensuplarının anlayışına göre de yolculuk esnasında oruç tutan kimsenin fiilinin ilahi iradenin içinde bulunmamış olması mümkün değildir, çünkü böylesi Allah'ın farz kıldığı bir ibadeti yerine getirmiş ve O'na itaatte bulunmuştur. Mu'tezile, farz konumunda olanlar bir yana her türlü itaat fiilinin ilahi irade dahilinde bulunduğunu kabul eder.
Size kurtuluş yolunu gösterdiği için Allah'ı yüceltmeniz için. Denildi ki bu beyan, Sizi dininin bir konusuna iletip muvaffak kıldığı için Allah'ı yüceltmeniz demektir. Buradaki tazim (tekbir) kavramı ile Cenab-ı Hakk'ın tevhid, İslam vb. çeşitli nimetleri lütfetmesine mukabil kendisine şükrü emretmiş olması da mümkündür.
Ve şükretmeniz için. Yani size lütfettiği bu nimetlere mukabil Rabb'inize şükretmeniz için. Ayetin bu son kısmı ile yolculuk ve hastalık esnasında oruç tutmamaya izin verdiği için Allah'a tazim ve şükürde bulunmayı emretmiş olması da muhtemeldir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Şehru (شَهْرُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "ş-h-r" harflerinin bir şeyin meşhur olması, açığa çıkması, ilan edilmesi ve görünür hale gelmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Ay takvimindeki bir aylık süreye bu ismin verilmesinin, hilalin gökyüzünde herkes tarafından görülecek şekilde belirginleşip açığa çıkmasıyla ilgili olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, şehr kelimesinin belirli bir zaman dilimini (lunar ayı) ifade ettiğini, ancak temelinde "bilinirlik ve şöhret" olduğunu belirterek; ayette orucun başlangıcının gizli bir hesaba değil, toplumsal olarak şahit olunan ve bilinen nesnel bir zamana (Ramazan hilaline) bağlandığını detaylandırır.
Ramazâne (رَمَضَانَ)
İbn Fâris, "r-m-d" kökünün temel anlamının şiddetli sıcaklık, güneşin yeryüzünü ve kumları yakması olduğunu belirtir. Bu aya Ramazan denmesinin sebebinin, isimlendirildiği ilk dönemde çok sıcak bir mevsime denk gelmesi veya orucun insanın içini yakan harareti sebebiyle olabileceğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yakıcılık vasfına dikkat çekerek, bu ayın ibadet ve oruç vasıtasıyla müminlerin günahlarını yakıp yok etmesi sebebiyle bu özel ismi aldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla İslam öncesi Arap geleneğinde de bilindiğini, ancak dini bir perhiz/oruç ayı olarak kutsiyet kazanmasının Kur'an vahyi ile kurumsallaştığını aktarır.
Unzile (أُنزِلَ)
İbn Fâris, "n-z-l" kökünün yüksek bir makamdan veya yerden aşağıya inmek, indirmek anlamına geldiğini belirtir. Edilgen (meçhul) yapıda kullanılan bu fiilin, ilahi mesajın ontolojik olarak aşkın (yüce) bir kaynaktan, insanın idrak edebileceği yeryüzü boyutuna, tarihe ve zamana aktarılmasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, inzal eylemini ilahi bilginin manevi alemden beşeri aleme aşama aşama değil, bir bütünlük fikriyle (veya başlangıç olarak) lütfedilmesi şeklinde tanımlar.
El-Kur'ânu (الْقُرْآنُ)
İbn Fâris, "k-r-e" kökünün temelinde parçaları bir araya getirmek, toplamak ve okumak anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Vahyin ayetlerini bir araya getirdiği ve dillendirildiği için bu kitabın "Kur'an" (okunan/toplanan) adını aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kıraat eyleminin sadece ses çıkarmak değil, anlamları ve ilahi mesajları zihinde toplayarak idrak etmek olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "qeryānā" (kutsal metin okuması, lectionary) sözcüğünden Arapçaya geçtiğini; Ortadoğu dinlerindeki toplu ibadetlerde okunan kutsal metin geleneğinin Kur'an'da kendi özgün teolojik formunu bulduğunu savunur. Christoph Luxenberg, kelimenin tamamen Süryani-Arami kökenli olduğunu iddia ederek, başlangıçta "ayin sırasında okunan metin (lectionary)" anlamına geldiğini öne sürer. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelimesini salt bir isim olarak değil, ilahi kelamın sözlü ve ritmik bir varoluşla Arap toplumuna hitap ettiği, aktif, canlı ve dönüştürücü bir "okunma/seslenme eylemi" olarak analiz eder.
Huden (هُدًى)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün nazikçe yol göstermek, rehberlik etmek ve doğru hedefe ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını lütuf ve zarafetle hakikate yöneltmek olarak tanımlar; ayette Kur'an'ın doğrudan "hidayetin kendisi" (huden) olarak isimlendirilmesinin, onun salt bir kanun metni değil, bütün insanlık (en-nâs) için varoluşsal bir aydınlanma ve yol haritası olduğunu detaylandırır.
Beyyinâtin (وَبَيِّنَاتٍ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün ayrılmak, açık ve seçik olmak, gizlilikten çıkıp görünür kılınmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, beyyine kavramını hak ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden kesin çizgilerle ayıran, hiçbir şüpheye yer bırakmayan apaçık akli ve nakli deliller olarak açıklar. Hidayetin (doğru yolun) soyut bir iddia olmadığını, Kur'an'ın bu hidayeti çok net, ispatlanabilir ve akla hitap eden kanıtlarla (beyyinât) sunduğunu detaylandırır.
El-Furkâni (وَالْفُرْقَانِ)
İbn Fâris, "f-r-k" kökünün temel anlamının iki şeyi birbirinden ayırmak, bölmek ve netleştirmek olduğunu belirtir. Furkân kelimesinin, hakkı batıldan, helali haramdan, tevhidi şirkten keskin bir kılıç gibi ayıran mutlak ölçü olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı zihinsel ve ahlaki bir mihenk taşı olarak tanımlar; Kur'an'ın insanlara sadece bilgi değil, olayları ve durumları doğru analiz edebilecekleri bir ayırt etme kapasitesi (furkân) sunduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, Furkân kelimesinin Süryanicedeki "purqānā" (kurtuluş, selamet) kelimesinden Arapçaya girdiğini; Kur'an'ın sadece hakkı batıldan ayırmakla kalmayıp, bu ayrım vasıtasıyla inananları sapkınlıktan "kurtaran" eskatolojik bir belge olduğunu savunur. Gabriel Said Reynolds, kelimenin İncil ve Tevrat geleneğindeki "kurtuluş/vahiy" temalarıyla paralellik taşıdığını, Kur'an'ın kendisini bu tarihsel kurtuluş zincirinin nihai ve en yetkin ayırıcısı olarak konumlandırdığını aktarır.
Şehide (شَهِدَ)
İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün bir yerde hazır bulunmak, bizzat tanıklık etmek, görmek ve kesin olarak bilmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin ayetteki kullanımıyla, Ramazan ayının girmesine mukim (yolcu olmayan), aklı başında ve sağlıklı olarak bizzat ulaşmayı, o zaman diliminin içinde hazır bulunmayı ifade ettiğini açıklar.
Felyesumhu (فَلْيَصُمْهُ)
İbn Fâris, "s-v-m" kökünün kendini tutmak, arzuları engellemek ve sükûnet bulmak anlamına geldiğini belirtir. "Fe" (öyleyse/şu halde) bağlacıyla başlayan bu emir kipinin, aya şahit olmanın (ulaşmanın) doğal ve zorunlu hukuki sonucunun bedeni o aya özgü bir disiplinle (oruçla) tutmak olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu emrin, Ramazan ayını diğer zamanlardan ayıran temel ahlaki ve bedensel yükümlülüğü kesinleştirdiğini detaylandırır.
Merîdan (مَرِيضًا)
İbn Fâris, "m-r-d" kökünün insanın itidalden (dengeden) çıkması, sağlığının bozulması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hastalığın bedene eziyet veren ve normal işleyişi bozan bir durum olduğunu; ayette oruç yükümlülüğünü erteleyen bir ruhsat gerekçesi olarak zikredildiğini kaydeder.
Seferin (سَفَرٍ)
İbn Fâris, "s-f-r" kökünün örtüyü kaldırmak, açığa çıkmak ve mesafe kat etmek anlamına geldiğini belirtir. Yolculuğun insanın dayanıklılığını test eden ve onu alışılmış düzeninden çıkaran bir durum olduğunu ifade eder.
Fe'iddetun (فَعِدَّةٌ)
İbn Fâris, "a-d-d" kökünden türeyen bu kelimenin sayılan şeyin miktarı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hastalık veya yolculuk sebebiyle tutulamayan oruçların miktarının tespit edilerek, yükümlülüğün o sayı kadar (iddet) zimmette kalmaya devam ettiğini açıklar.
Uhar (أُخَرَ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün başka, diğer ve geriye kalan anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, tutulamayan günlerin Ramazan dışındaki "başka" günlerde kaza edilmesi gerektiğini ifade eder.
El-Yusra (الْيُسْرَ)
İbn Fâris, "y-s-r" kökünün kolaylık, yumuşaklık, genişlik ve zorluğun zıddı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yusr kavramının insanın bedensel veya ruhsal olarak zorlanmadan, rahatlıkla yapabileceği işleri nitelediğini ifade eder. Allah'ın iradesinin (yurîdu) bu kavrama bağlanmasının, İslam hukukunun temelindeki esnekliği ve merhameti gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı ilahi yasa koyucunun insan fıtratıyla olan ilişkisi bağlamında analiz eder; Tanrı'nın, insandan kendi biyolojik ve psikolojik sınırlarını yıkacak bir eziyet istemediğini, dinin bir işkence mekanizması değil, fıtratla uyumlu bir kolaylaştırma (yusr) kurumu olduğunu vurgular.
El-Usra (الْعُسْرَ)
İbn Fâris, "u-s-r" kökünün zorluk, şiddet, darlık ve işlerin sarpa sarması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, usr kavramının insanın gücünü aşan, ona ağır gelen eziyet ve meşakkat olduğunu kaydeder. Ayette yusr ile usr'un karşıtlığının, dindeki ruhsatların (kaza, fidye vb.) tembellik için bir bahane değil, ilahi bir şefkat politikası olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Allah sizin için zorluk istemez" ilkesinin, Kur'an'ın hukuki metinlerinin yorumlanmasında kullanılması gereken en üst (makasıdî) ilkelerden biri olduğunu ifade eder.
Tukmilû (وَلِتُكْمِلُوا)
İbn Fâris, "k-m-l" kökünün bir şeyin eksiksiz olması, noksanlığın giderilmesi ve tamlığa ulaşması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ikmal eyleminin, Ramazan ayının gün sayısının veya tutulamayan kazaların miktarının eksik bırakılmadan tamamen bitirilmesi olduğunu açıklar; dinin bir taraftan kolaylık (yusr) sağlarken diğer taraftan sayının tamamlanmasını istemesinin, ibadetteki ciddiyeti ve disiplini koruduğunu detaylandırır.
Tukebbirû (وَلِتُكَبِّرُوا)
İbn Fâris, "k-b-r" kökünün büyüklük, yücelik ve azamet anlamına geldiğini belirtir. "Tekbir" kalıbının, Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih ederek O'nun mutlak büyüklüğünü sözle ve eylemle ilan etmek olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, oruç ayının tamamlanmasının ardından (bayramda) Allah'ı tekbir etmenin, kişinin kendi iradesini değil, onu bu ibadete muvaffak kılan ilahi otoriteyi yüceltmesi olduğunu ifade eder.
Teşkurûn (تَشْكُرُونَ)
İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün yapılan iyiliği bilmek, göstermek ve minnettarlık duymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şükrün, nimeti vereni idrak edip o nimeti veriliş amacına uygun kullanmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, şükür kavramının Kur'an'daki ahlaki sistemin nihai duraklarından biri olduğunu; Ramazan ayının, Kur'an'ın indirilişinin ve sağlanan tüm hukuki kolaylıkların karşılığında insandan beklenen en yüce ontolojik tavrın nankörlük (küfür) değil, aktif bir minnettarlık (şükür) olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla