Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 180. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 180. Ayet

    كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kutibe ‘aleykum iżâ hadara ehadekumu-lmevtu in terake ḣayran elvasiyyetu lilvâlideyni vel-akrabîne bilma’rûf(i)(s) hakkan ‘ale-lmuttekîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sizden birine ölüm geldiği ve servet bırakacak durumda bulunduğu takdirde anasına, babasına ve yakınlarına vasiyet etmek suretiyle münasip bir mal intikal ettirmesi sizin için gerekli kılınmıştır. Bu, Allah'ın saygılı kulları üzerindeki bir hakkıdır.

      Vasiyetin Konumu ve Nesih Edilip Edilmediği Meselesi

      Sizden birine ölüm geldiği ve servet bırakacak durumda bulunduğu takdirde anasına, babasına ve yakınlarına vasiyet etmek suretiyle münasip bir mal intikal ettirmesi sizin için gerekli kılınmıştır. Alimler bu konuda farklı yorumlar yapmıştır: Denildi ki aziz ve celil olan Allah başka bir ayette miras paylarını açıkladığı için bu beyan neshedilmiştir. Bazıları da neshedilmediğini belirtmiştir. Bu görüşte olanlar tarafından ayet hakkında iki yorum yapılmaktadır. Denildi ki vasiyet öngörülmüştür, çünkü insanlar İslam'a yeni giriyorlardı, kişi müslüman olurken anne babası olmuyordu. Binaenaleyh vasiyet gerekli kılınmıştır ifadesi miras alamayacak olanlara dairdir. Bazıları ise varislere vasiyet yapılabileceğini, dolayısıyla ayetin neshedilmediğini söylemiştir. Ayetteki vasiyet emri ise orada sayılan kişilerden varis olamayacaklarla ilgilidir. Ancak vasiyet ifade edilirken "kütibe" kelimesi kullanılmıştır ki bu, farziyeti gerektirir. Dost edinilmesi yasaklanan kişilere iyilikte bulunmanın farz kılınması da mümkün değildir, nitekim şöyle buyrulmaktadır: "Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin" ve, "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun... dostluk ettiğini göremezsin". Bilindiği şekliyle farz olmayı gerekli görmek dostluk ilişkisini devam ettirmek ve sevgi beslemeyi zorunlu hale getirmek demektir. Halbuki bu yasaklanmıştır. Binaenaleyh ayetin bilinen şekliyle varis olanlar hakkında indirildiği ancak daha sonra neshedildiği ortaya çıkmıştır.

      Bir kısım alimler hayır, bu beyan hem varis olabilecek hem de olamayacak kişileri kapsamaktadır. Çünkü ayette sizin için gerekli kılınmıştır buyrulmaktadır. Binaenaleyh bu tür bir vasiyette bulunmak onlara farz olmak üzere emredilmiştir.

      Öte yandan vasiyet emrinin mensuh olduğunu savunanlar delil olarak ayete dayanmışlardır: "Allah size, çocuklarınız... hakkında miras vermenizi emreder." Bu ayette her hak sahibinin hakkı belirtilerek vesayet kavramıyla bir emir verilmiştir. Allah'ın emir verdiği kişinin kendisine farz kılınanı yerine getirmeme hakkı yoktur. Ancak önceki beyanın bu beyanla neshedilmediğine dair iki şekilde delil getirilebilir: Birincisi, "Allah size... emreder" beyanı ilk beyandaki gibi bir "tavsiye" ihtiva etmektedir. Bu beyanda hak başkalarına verilmiş müstakil bir hak gibi düzenlenmiştir, çünkü burada mirasla birlikte belirtilip sonra mirasın ortadan kaldırıldığı bir vasiyet söz konusu değildir. Diğeri, Cenab-ı Hak miras ayetinde "yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra" buyurmuştur. Bu beyanda miras hükmünü vasiyet şartına bağlamış ve mirasa sahip olmayı vasiyetten sonra zikretmiştir. Böylece vasiyet hükmünün devam ettiği ortaya çıkmıştır.

      Nesih iddiasının isabetli olup olmadığı hususunda iki yorum daha yapılmıştır: Bazı alimler, "Allah size çocuklarınız hakkında... emreder" beyanı mirastan pay almayan ve miras ehlinden olmayan kişiyle ilgili olduğunu söylemiştir. Böylesi için bilahare miras hakkının doğması önceki hakkına engel teşkil etmez. Bazıları da bu beyanın zaten varis statüsünde bulunanla ilgili olduğunu söylemiştir. Bu durumda sonra gelen beyan önceki hakkına engel teşkil eder.

      Alimlerin bir kısmı vasiyet beyanının ayetle neshedildiğini savunmaktadır: "Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır [Yine anne babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır]. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır." Allah'ın kendilerine mirastan belli bir hisse ayırmasına rağmen varise vasiyet yapılabilseydi o takdirde ayrılan payın azı değil daima çoğu tahsis edilmiş olurdu. Şu halde kendilerine az veya çok payın ayrılmasıyla önce belirlenen vasiyet hükmü kaldırılmıştır.

      Bize göre vasiyet hükmü bazı alimlerin iddia ettikleri gibi bu ayetlerle mensuh olmamışsa Hz. Peygamber'in (s.a.) hadisiyle hükmü kaldırılmıştır: "Allah her hak sahibinin hakkını vermiştir, artık varise vasiyet yoktur." Resulullah bu hadisiyle, Allah'ın her hak sahibine gerekeni verdiğini ve varislere yönelik vasiyetin kaldırıldığını açıklamış bulunmaktadır.

      Diğer taraftan, "Yüce Allah her hak sahibinin hakkını vermiştir, artık varise vasiyet yoktur" mealinde rivayet edilen hadis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, ayetin neshedilmesi caiz değildir, çünkü sünnet kitabı neshedemez demiş, diğerleri ise hayır, sünnet kitabı neshedebilir, ancak bu hadis haber-i vahiddir, şeklinde kanaat belirtmiştir. Haber-i vahidler sizin görüşünüze göre kendi statüsünde bir haberi bile neshedemezken alemlerin Rabbi'nin kitabını nasıl neshetsin?

      Sünnetin kitabı neshedemeyeceği biçimindeki birinci görüş hakkında daha önce açıklama yapılmıştı. Onları bu görüşe sevkeden husus neshin konumunu bilmemeleridir, şayet bilselerdi inkar etmezlerdi. Daha önce belirttiğimiz üzere nesih, bir hükme ait hükmün önceden belirlenen zamanda sona erdiğinin beyanındır ibarettir. Hadisin haber-i vahid olduğunu söyleyenlere gelince, bu konuda isabetli tesbit şudur: Sözü edilen hadis rivayet açısından haber-i vahiddir, kendisiyle amel edilmesinin bilinmesi açısından ise mütevatirdir (fiili tevatür). Benimsediğimiz ilkeye göre amelle oluşan tevatür kullanılacak en değerli haberdir. Çünkü asır asır bilinegelen ve alimlerce mesned kabul edilen mütevatirin en belirgin özelliği şöhret bulmasıdır. Bu tür bir rivayet çok açık olduğu ve gizlilik niteliği taşımadığı için alimler onu rivayet etme ihtiyacını duymamıştır. Bundan dolayı, "Azı dişi bulunan her türlü yırtıcı hayvanı yasakladığı" şeklinde nakledilen hadisine dayanarak Resulullah'tan gelen başka bir haberi reddedebiliyoruz. Evet, azı dişli hayvan haberi rivayet açısından haber-i vahiddir, ancak alimlerin nesiller boyu bu hükümle amel etmesi ona dair bilginin ameli gerektirdiğini göstermektedir. Çünkü kitap ve sünnette başka şekilde yer aldığını bildikleri bir meselede ümmetin ittifak etmesi mümkün değildir. Aksi takdirde hep birlikte kitap veya sünneti dikkate almamış konumuna düşerlerdi. İşte üzerinde bulunduğumuz mesele de bunun gibidir. Varise vasiyeti terketme konusunda alimlerin yegane delili, "Varise vasiyet yapılmaz" hadisidir. Vasiyet hükmünü nesheden başka bir ilahi beyan veya amel edilmesi gereken sünnet yoktur. Bu sebeple fiili tevatür konumundaki hadisle vasiyetin neshedildiği sonucuna varmış olduk. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kutibe (كُتِبَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlük anlamının parçaları birbirine eklemek, bir araya getirmek, yazmak ve farz kılmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin yazılmasının onun kalıcı ve bağlayıcı hale gelmesi anlamına geldiğini belirterek, bu fiilin hukuki ve dini terminolojide "farz kılındı, kesin bir yasa olarak belirlendi" manasında kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının, vasiyet eyleminin sıradan bir tavsiye değil, müminlerin üzerinde üst bir ilahi irade tarafından tescillenmiş kesin bir hukuki yükümlülük olduğunu ifade eder.

        Hadara (حَضَرَ)

        İbn Fâris, "h-d-r" kökünün yokluğun ve kaybolmanın (gayb) zıddı olarak bir yerde bizzat bulunmak, hazır olmak ve gelmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hazır bulunmayı hem fiziksel olarak bir mekanda olmak hem de bir durumun işaretlerinin açıkça belirmesi olarak tanımlar. Ayette ölümün gelmesi ifadesinin, ölüm anının (sekerât) bizzat yaşanmasından ziyade, ölümcül bir hastalığın veya yaşlılığın getirdiği o kaçınılmaz sonun işaretlerinin kişinin kapısına dayanmasını ifade ettiğini detaylandırır.

        El-Mevtu (الْمَوْتُ)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün hareketin sona ermesi, sükûnet ve canlılığın yitirilmesi anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ölümü ruhun bedeni terk etmesi ve bedensel fonksiyonların tamamen durması olarak açıklar; ayette, insanın dünya hayatındaki tasarruf yetkisinin ve mülkiyetinin sona ereceği o kesin varoluşsal sınırı nitelemektedir.

        Terake (تَرَكَ)

        İbn Fâris, "t-r-k" kökünün temel anlamının bir şeyi bırakmak, ondan ayrılmak ve onu ardında salıvermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, terk eyleminin kişinin kendi iradesiyle veya zorunlu olarak bir şeyden vazgeçmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, insanın vefatı neticesinde kazandığı dünyalıkları mecburen geride bırakmasını ve mülkiyet bağının kopmasını nitelediğini açıklar.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün seçmek, tercih etmek ve özünde iyi, faydalı ve cazip olan şey anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrı bütün insanların doğası gereği arzuladığı, fayda veren ve mutluluk getiren şey olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin soyut "iyilik" anlamından sıyrılarak doğrudan "mal, servet ve zenginlik" anlamında kullanıldığını, zira insanın fıtri olarak mala karşı derin bir eğilim ve tercih (hayr) duyduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu bağlamda "hayr" kelimesini salt ekonomik bir terim (mal) olarak kullanmasının ardındaki anlamsal kaymayı analiz eder; servetin özünde kötü olmadığını, ancak meşru yollarla paylaşılmadığında kötülüğe dönüştüğünü, bu yüzden de miras bırakılan mala fıtri değerine atıfla "hayr" (iyi şey) denildiğini vurgular.

        El-Vasiyyetu (الْوَصِيَّةُ)

        İbn Fâris, "v-s-y" kökünün bir şeyi başka bir şeye ulaştırmak, bağlamak, bitiştirmek ve bir işi emretmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vasiyeti "başkasından bir işi yapmasını talep etmek ve onu görevlendirmek" olarak tanımlar. Dini ve hukuki terminolojide bu kelimenin, kişinin dünya hayatındaki mülkiyet tasarrufunu kendi ölümünden sonrasına bağlayan (bitiştiren) hukuki bir irade beyanı olduğunu açıklar.

        El-Vâlideyni (الْوَالِدَيْنِ)

        İbn Fâris, "v-l-d" kökünün doğurmak, dünyaya getirmek ve üremek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tesniye (ikil) formunda kullanılmasının, kişiyi dünyaya getiren anne ve babayı birlikte nitelediğini ifade eder; vasiyet ve mal paylaşımında ilk sıranın, insanın varoluşsal ve biyolojik kökleri olan bu en yakın hak sahiplerine verildiğini detaylandırır.

        El-Akrabîne (الْأَقْرَبِينَ)

        İbn Fâris, "k-r-b" kökünün uzaklığın (bu'd) tam zıddı olarak mesafece veya soyca yakın olmak, bitişmek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ism-i tafdil (en yakınlar) formunun çoğulu olduğunu belirterek, anne-babadan sonra gelen soy ve kan bağındaki yakınlık derecelerine göre diğer hısımları ifade ettiğini açıklar.

        El-Ma'rûfi (الْمَعْرُوفِ)

        İbn Fâris, "a-r-f" kökünün tanımak, bilmek, hoş koku ve sükûnet bulmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ma'rûf kavramını aklın, şeriatın ve aklıselim toplumun güzel, doğru ve meşru kabul ettiği davranışlar olarak tanımlar. Ayette vasiyetin bu ilkeye bağlanmasının, malı dağıtırken varisler arasında adaletsizlik yapmamayı, birini kayırıp diğerini mağdur etmemeyi ve toplumun vicdanını yaralamayacak adil bir ölçüyü gözetmeyi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ma'rûf kelimesinin İslam ahlak sisteminde evrensel ve toplumsal sağduyuyu temsil ettiğini; ekonomik bir transferin (vasiyetin) bile salt kişisel heveslerle değil, bu nesnel ahlaki ve hukuki zemin (ma'rûf) üzerinden yapılması gerektiğini analiz eder.

        Hakkan (حَقًّا)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temelinde bir şeyin sabit olması, doğruluğunun kesinleşmesi, sarsılmazlığı ve inkar edilemez gerçekliği anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hakkı "gerçeğe, adalete ve vakıaya tam olarak uygun düşen şey" olarak tanımlar. Ayetteki formunun, vasiyet eyleminin sıradan bir nezaket kuralı değil, yerine getirilmesi zorunlu, kesinleşmiş, boyun borcu olan hukuki ve ahlaki bir sorumluluk olduğunu pekiştirdiğini detaylandırır.

        El-Muttekîn (الْمُتَّقِينَ)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün korumak, sakınmak ve kişiyle zarar verecek şey arasına bir kalkan koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını insanın ilahi sorumluluk bilinciyle kendisine zarar verecek veya toplumu ifsat edecek günahlardan, adaletsizliklerden korunması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetin vasiyet gibi hukuki ve ekonomik bir konuyu "muttakiler" (takva sahipleri) kavramıyla mühürlemesinin Kur'an'ın ahlak sistemindeki bütüncül yapıyı gösterdiğini analiz eder; takvanın sadece soyut bir ibadet hali olmadığını, kişinin ölürken bile malını adaletle paylaştırarak kul hakkına girmekten sakınmasını sağlayan aktif ve pratik bir sorumluluk bilinci olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X