Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 178. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 178. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû kutibe ‘aleykumu-lkisâsu fi-lkatl(e)(s)-lhurru bilhurri vel’abdu bil’abdi velunśâ bilunśâ(c) femen ‘ufiye lehu min eḣîhi şey-un fettibâ’un bilma’rûfi veedâun ileyhi bi-ihsân(in)(k) żâlike taḣfîfun min rabbikum verahme(tun)(k) femeni-’tedâ ba’de żâlike felehu ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Öldürülen insanlar hakkında size kısas farz kılınmıştır: Hür için hür, köle için köle ve kadın için kadın. Ancak hangi katilin cezası kardeşi (yani maktulün velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık taraflar hakkaniyete uymalı ve katil maktulün velisine gereken diyeti güzellikle ödemelidir [yahut hangi veliye din kardeşi konumundaki katilden diyet ödemesi yapılırsa veli hakkaniyete uymalı, katil de ödemeyi güzelce tamamlamalıdır] . Bu, Rabb'inizden gelen bir hafifletme ve esirgemedir. Buna rağmen hakkaniyet sınırlarını aşan kimse için acıklı bir azap vardır.

      Ey iman edenler! Öldürülen insanlar hakkında size kısas farz kılınmıştır. Denildi ki bu ayet birbiriyle savaşan ve biri diğerinden daha itibarlı olan iki Arap kabilesi hakkında nazil olmuştur. İtibarlı kabile kısas için kendilerinden öldürülen köleye karşılık diğer kabileden hür birini, yine kadına karşılık ötekilerden erkek istemişlerdi. Bunun üzerine Allah Teala hür için hür, köle için köle, kadın için kadın (öldürülür) mealindeki beyanı göndermiştir. Ancak bu beyanın hükmü sonradan kaldırılmıştı (nesih), çünkü burada öldürme fiilini gerçekleştirenden başkasının öldürülmesi söz konusudur. "Haksız yere öldürülen kimsenin velisine yetki verdik. Ancak O, kısasta ileri gitmesin" ayeti yukarıdaki hükmü kaldırmıştır. Denildi ki "ileri gitme" demek velisi olduğun kimseyi öldürenden başkasını öldürme demektir. Yine denildi ki "ileri gitme" kısas için öldürürken müsle yapma demektir. Bir de şöyle mana verildi: "Öldürmede ileri gitme" sen katil olma demektir, çünkü öldürülenin velisine kısas yetkisi verilmiştir. Velisi bulunduğu kişinin katilinden başkasına kısas yapılamaması yukarıdaki hükmün kaldırıldığını göstermektedir, çünkü katilin dışındaki birinin öldürmesine izin verilmemiştir. Bir de ayet-i kerime var: "Tevrat'a onlar için şu hükmü koyduk: Cana can... kısas edilir." Bu ayet katilden başkasının kısas edilmesine imkan vermemektedir. Ayetin devamında yer alan, "Kim kısası bağışlarsa bu, kendisi için bir kefaret olur" mealindeki ilahi beyanı bunun delilidir, katilin dışındaki birinin bağışlanması söz konusu değildir. Sonuç olarak tefsirini yapmaya çalıştığımız ayetin mensuh olduğu anlaşılmıştır. Buradaki neshin bir diğer delili de, "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır" mealindeki ayettir. Kişi birini öldürmeyi planlarken bilahare kendisinin de öldürüleceğini düşünerek vazgeçince hem kendisi hem de öldüreceği kişi kurtulmuş olur. Şayet katilden başka birinin kısas edilmesi söz konusu olsaydı böyle bir sonuç ortaya çıkmaz ve bu durumda katil kendi canını kaybetme korkusuna düşmezdi.

      Ortaya koyduğumuz bu istidlaller hür ile köle, kafir ile müslüman arasında kısasın gerekli olduğunu kanıtlamaktadır. Bu kısas uygulanmayacak olsa kimse diğerini öldürmekten çekinmezdi, çünkü öldürmesi halinde kendi canını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmeyecektir. Sonuç olarak sözü edilen kimseler arasında kısas uygulanır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Şimdiye kadar söylediklerimiz, ayetin, yukarıda temas edildiği üzere iki Arap kabilesi hakkında değil de sebebi olmaksızın nazil olduğu biçiminde kabul edilmesine bağlıdır. Burada şunun belirtilmesi gerekir ki bir şeyin belli bir şekilde zikredilmesi kendisine ait hükmün o şekle tahsis edilmesi ve şeklin hüküm için şart kılınıp bu hükmün başka bir şekilden kaldırılması manasına gelmez. Bunun delili Resulullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadistir: "Zina edenler hakkında verilecek hükmü benden öğrenin, benden öğrenin! Allah o kadınlar hakkında başka çıkar yollar ortaya koymuştur. Bekar erkek bekar kadınla zina ederse 100 sopa ve bir yıl sürgün, evli erkek evli kadınla zina ederse 100 sopa ve ölüm cezası (recm) gerekir." Şimdi, (hadiste belirtilmeyen bir şekil olarak) bekar erkek evli kadınla zina etse her birine kendisiyle ilgili hüküm gerçekleşir. İşte bu, bir şeyin belli bir şekilde zikredilmesinde kendisine ait hükmün o şekle bağlı olmadığını ispat eder. Böyle yerlerde kişi, fiili işlediği takdirde şekli ne olursa olsun hüküm geçerli olur. Buna göre hür bir kimse başkasını öldürdüğünde kısas uygulanır, hür oluş imtiyaz kabul edilip kısası engellemez. Köle de başka birini öldürürse ceza olarak öldürülür, köleliğin düşük bir statü kabul edilmesi kısasa engel teşkil etmez. Bunun gibi kadın da başkasını öldürdüğü takdirde kısasla cezalandırılır, zayıf bir varlık oluşu kısasın ona uygulanmasına engel değildir.

      Yukarıdaki beyanda dikkati çeken bir yön daha vardır. Kadın için kadın, denildi. Kadınlardan köle olanlar da vardır, onlara da birbirlerini öldürmeleri halinde kısas uygulamasının yapılması emredilmiştir. Şayet hususi bir ifade ile belirtileni tahsisli kabul etmek gerekiyorsa genel bir ifade ile zikredileni de genel manalı kabul etmek icap eder.

      Eğer denilirse ki: Bir kavram bir yerde umumi diğerinde ise hususi bir mana ile ifade edilirse?

      Buna şöyle cevap verilir: Öyle değil. Bir nitelikte ortaklık durumunun bulunması, ona ait hükmün bu nitelikte ortak olmayandan kaldırılmasını gerektirecek olsaydı ortaklık için bahis konusu olan özellikler çerçevesine onun dışında kalan bazı özellikler dahil olmazdı. Gerçekte dahil olduğuna göre bazı farklıkların bulunduğu durumlarda bile ortaklığın oluşmasından, her yönüyle ona benzemeyen alternatiflerin onun için de düşünülmesinin aynı çizgi üzerinde seyrettiği anlaşılmıştır.

      Şunun da belirtilmesi gerekir: Adam öldürme olaylarında kölenin hayat hakkı efendisine değil, kendisine aittir. Efendinin köle üzerindeki yetkisi onun sahipliği ve mali yönüdür. Görmez misin ki köle kendisine kısas uygulanması gerektiği itirafında bulunsa buna itibar edilir, efendisi itiraf etse dikkate alınmaz. Bu da hayatını ilgilendiren konularda yetkinin efendisine değil kendisine ait olduğunu gösterir, tıpkı hür birinin canı üzerinde yetki sahibi olması gibi. Binaenaleyh köle öldüren hür bir kimseye kısas uygulanır, çünkü köle hayatı ilgilendiren konularda hür ile eşit konumdadır. Bundan dolayı kısas uygulamasında da eşit olmaları gerekir.

      Bazı alimler köleye karşılık hür statüsündeki birine kısas uygulanmayacağını ileri sürmüştür, çünkü hür köleden üstündür. Ama aynı görüş sahibi kadına mukabil erkeğin öldürüleceğini belirtir, halbuki erkeğin üstünlüğü vardır. Yine o, Kur'an'da kısasın müminlerle ilgili olarak zikredildiğini kabul etmektedir. Sözü edilen alim grubu ayette belirtilmemesine rağmen mümini öldüren kafire kısas uygulanacağını belirtmiş, ancak kafire karşı müminin kısas yoluyla öldürülmesine değinmemiştir, zira ona göre kısasa dair ilahi hitab müminleri bağlıyordu. Peki, bir yandan kısası söz edildiği konuya indirgemek, diğer yandan kısas hakkını kullanma bağlamında belirtilmeyeni bu sınırın içine almak caiz oluyor da kısasın ardından söz konusu edilen ve hepsinin kısas çerçevesine girdiği belirtilen kişiler nasıl inkar edilebilir? Diğer taraftan farklı statüde bulunsalar da kadına karşılık kadına kısas uygulamak gerekirken bu durum hür erkekler için neden geçerli değildir? Bu konuda dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da şudur ki kısas hususunda kişiler arasında sayı bakımından eşitlik göz önünde bulundurulmaz. Görmez misin ki bir kişiye karşılık birkaç kişi öldürülebilmektedir. Mesela rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) bir kadına karşılık birkaç erkeği öldürmüştür. Yine onun bir kadına mukabil yedi kişiyi öldürdüğü ve şöyle dediği nakledilmiştir: Bütün San'alılar bu işe karışsaydı hepsini öldürürdüm.

      Hür bir kişiye köleye mukabil kısas uygulanamayacağı görüşünde olan kimse Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen hadisle de istidlal etmek istemiştir: "Müslüman kafire mukabil öldürülmez." Bu görüşün sahibi daha sonra şöyle demiştir: Bir kafir diğer bir kafiri öldürdükten sonra müslüman olsa işlediği fiile mukabil öldürülür. Bu kanaati benimseyen kişi -büyük günah işlemiş ve fasık olmuş bir müslümanı değil- kafire karşılık İslam'ın arındırdığı temiz ve itaatkar bir müslümanı ölüme mahkum etmektedir. Kafiri öldüren müslüman, kısas cezasına, müslümanı öldüren kafirden daha çok layıktır. Çünkü müslüman kafiri öldürmek suretiyle İslam'ın tanıdığı dokunulmazlık hakkını ihlal etmiştir; şu sebeple ki o, İslam inancını benimsemekle müslüman toplumun himayesine giren (zimmi) gayri müslim birinin can güvenliğini de benimsemiş oldu. Böylesi gayri müslimi öldürmekle inancını hafife almış olur. Gayrimüslime gelince, o, kendi dinine inanmakla müslümanların can güvenliğini benimsemiş olmaz. Sonuç olarak zimmi müslümanı öldürmekle kendi inancını hafife almış sayılmaz, müslüman ise aksi konumdadır. Bundan dolayı da kafire nisbetle kısasa daha çok layık olmuştur. Bilmez misin ki Harem bölgesinde birini öldüren kimseye kısas uygulanır, çünkü o, Harem'in saygınlığını ihlal etmiş ve onu hafife alanın durumuna düşmüştür. Buna mukabil dışarıda birini öldürüp Harem'e sığınan kimse oradan çıkmadıkça öldürülmez, çünkü böylesi Harem'i hafife almış durumda değildir, ama önceki bu durumdadır. Bundan dolayı bu ikisi birbirinden farklıdır. Gayrimüslim ile müslüman katilin durumları da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bize göre yukarıdaki hadis iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, nakledildiğine göre Cahiliye döneminde bir topluluk birbirini öldürmüş, sonra bir kısmı müslüman olmuştu. Ötekiler müslüman olanlardan kısas talep edince Hz. Peygamber (s.a.), "Müslüman kafir karşılığında öldürülmez" demiştir. O şöyle de buyurmuştur: "Cahiliye dönemindeki bütün kan davaları kaldırılmış olup hepsi şu ayağımın altındadır". İkincisi, Resulullah kafir sözüyle güvenliği sağlanmış gayri müslimi (müste'men) kastetmiş olabilir. Çünkü o şöyle demiştir: "Müslüman kafir mukabilinde, anlaşmalı da anlaşma süresince öldürülmez." Burada Resul-i Ekrem'in "anlaşmalı" ifadesi "müslüman" kelimesi paralelinde olmuştur. Buna göre hadisin manası şöyle olur: Ne müslüman ne de anlaşmalı kimse kafir karşılığında öldürülür. Süresi içinde bulunan anlaşmalının öldürülmediği bir kafire karşılık müslüman da öldürülmez. Zimmiye gelince, onun öldürülmesi karşılığında anlaşmalı kimseye kısas cezası verilir, buna paralel olarak müslümana gayri müslim karşılığında kısas uygulanır. Ancak bir müslümana müste'meni (kendisine eman verilmiş kişi) öldürmesi mukabilinde kısas yapılmaz, gayri müslim için de durum aynıdır. Bütün bunlar hadisteki kafir kelimesiyle gayri müslim değil, müste'menin (kendisine eman verilmiş kişi) kastedildiğini kanıtlamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ancak hangi katilin cezası, kardeşi (yani maktulün velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık taraflar hakkaniyete uymalı. Bu ilahi beyanın yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları, bundan maksat cezası bağışlanan katildir demiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Katilin kısas cezası affedildiği takdirde kendisi istesin istemesin maktulün velisi diyeti takip edip alır. Bu görüşün sahibi, Hz. Peygamber'e (s.a.) kardeşinin katilini dava eden adam hakkındaki hadisle delil getirmiştir. Resulullah adama, "Onu affediyor musun?" diye sordu, adam, hayır, dedi. "Diyet alır mısın?" diye sordu. Adam, hayır, dedi. "Öldürecek misin?" dedi, adam, evet cevabını verdi. Anlaşılacağı üzere Resul-i Ekrem adama diyet teklif etmiştir, şayet adamın hakkı olmasaydı teklif etmezdi. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Öldürülenin velisi iki seçenek, yani öldürme ve diyet alma seçenekleri arasındadır".

      Bize göre ancak kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa beyanından maksat katil değildir, o, bağışlanmıştır; yine o, birini takip eden değil takip edilendir. Bu beyandan maksat öldürülenin velisidir. Zira kendisine bağış ve ödemede bulunulan kişi katil değil, velidir, zaten veliye uygun bir yol takip etmesi emredilmiştir. Adeta şöyle denmiştir: Kardeşi tarafından kendisine ödeme yapılması gereken kişinin bunu uygun ve yaygın bir çerçeve içinde kabul etmesi gerekir. Böyle bir yorum dil açısından da mümkündür. Çünkü "afv" kelimesi dilde vermek, lütfetmek manasında da kullanılır. Nitekim, "Huz ma atake afven safven" yani sana içtenlikle verilen şeyi al. Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fe-men 'ufıye lehü kime verilirse demektir. Bize göre isabetli olan başka değil kısasın uygulanmasıdır. Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: "Bağışlanma durumu hariç kasten öldürmenin cezası kısastır." Bazı rivayetlerde "fidyede anlaşırlarsa" ifadesine yer verilmiştir. Fidyede anlaşmak (müfaadat), iki taraf arasında gerçekleşir, tarafların rızası ve anlaşması olmadan gerçekleşmez.

      Yorumunu yapmaya çalıştığımız ayette öldürme olayında isabetli yöntemin kısas olduğuna dair işaret bulunmaktadır, nitekim size kısas farz kılınmıştır buyrulmuştur. Ayet farz kılınan ve ortaya konulan hükmün kısas olduğunu bildirmektedir. Şayet velinin -katil istesin veya istemesin- kısas talep etmek, affetmek veya diyet almak arasında tercih hakkı bulunsaydı katile kısasla hükmedilmez ve size kısas farz kılınmıştır beyanının bir faydası kalmazdı, sadece geride kalan iki seçenekten biriyle mükellef olurdu. Bunun yanında adam öldürme kefaretinde farz olanın sadece köle azat etmek olduğu söylenemez, burada farz olan üç seçenekten biridir. Allah size kısas farz kılınmıştır buyurunca diyetin kısas yerine geçtiği anlaşılmış oldu. Hz. Peygamber'in öldürülenin velisine söyledikleriyle ilgili rivayete gelince, bu hadiste veliye, "Katili affediyor musun?" diye sormuş, o da hayır demiş, "Diyet alır mısın?" diye sormuş, o da hayır demişti. Resulullah'ın veliye diyet teklifinde bulunması katilin buna rıza göstereceğini bilmesinden ileri gelmektedir. Diğer bir rivayete göre bir kadın Hz. Peygambere gelerek eşinden nefret ettiğini söylemiş, Peygamber de (s.a.), "(Mehir olarak verdiği) Bahçesini ona iade eder misin?" diye sormuş, o da evet, fazlasını da veririm demişti. Resul-i Ekrem, "Fazlasına gerek yok" buyurmuştur. Resulullah'ın kadına böyle demesi bahçe iade edildiğinde kocanın boşamaya razı olacağını bildiği içindi. İşte diyet konusu da bunun gibidir. Bağışlama lafzı diyetin gerekliliğini bildirmiş olsaydı, Resul-i Ekrem hem bağışlamaya hem de diyetin alınmasına işaret etmeye gerek görmezdi. Böylece bağışlayan velinin bu hareketiyle diyet alma hakkının bulunmadığı sabit olmuştur.

      Ancak kimin cezası kardeşi tarafından bir miktar bağışlanırsa artık taraflar hakkaniyete uymalı mealindeki ilahi beyan hakkında şöyle bir yorum da yapılmıştır: Ayet, içlerinden birinin katili bağışladığı ancak diğerlerinin usulünce haklarını aradıkları bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Çünkü bu beyanda bir miktar (şey') ifadesi yer almıştır. Bu ifade hakların bir kısmının bağışlaması demektir. Binaenaleyh bu, bir kısım hakların bağışlanması durumunda diğerlerinin haklarını takip etmelerini gerekli kılmaktadır. Böylece bağışlamanın diyet ödemeyi gerekli kılmadığı sonucu ortaya çıkmış olur. Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud ve İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre maktulün velilerinden bir kısmının bağışlaması durumunda bağışlamayanların sadece diyet alabileceklerini öngörmüşler ancak bağışlamanın hangi şartlarda gerçekleştiğini yani bunun diyet mukabilinde yapılıp yapılmadığını ilgililere sormamışlardır. Eğer bağışlama karşılığı diyet gerekli olsaydı bunu mutlaka belirtirlerdi. Bu da bağışlamanın diyet gerektirmediğine işaret etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Diğer taraftan veli ya hakkı olan kısası talep eder; ancak diyet almak suretiyle kısastan vazgeçmesi de mümkündür, bu durumda ise diğer velinin kısas yerine rızası olmadan diyet almasını zorunlu hale getirir ki bu, akılla izahı mümkün olmayan bir durumdur. Yahut da kısastan vazgeçene diyet, diğerine kısas talep etme hakkı verilir ki, bu da yine makul değildir. Binaenaleyh birlikte karar vermedikçe velilerden herhangi birinin tek başına ne kısas ne de diyet talep etme hakkı vardır. Ancak onlardan biri kayıp iken diğeri iki alternatiften birine karar verebilir. Bu durumda katili bağışlamak velinin kısas hakkını iptal eder, çünkü bağışlamak kısastan vazgeçmek demektir.

      Bu görüşün sahibi ayrıca şöyle demektedir: Diyet almak Allah'ın hayatta bırakılmasını emrettiği bir canı hayatta bırakmak, diyeti ödememek ve onun için harcama yapmamak öldürmeye izin vermek demektir. Halbuki herkesin ittifak ettiği bir husus da şudur: Bir kimse diğerine beni öldür dese, bu izin geçerli olmaz. Şayet diyeti ödememek öldürme izni manasına gelirse buna izin verilmez.

      Bu görüşü dile getirene şöyle denir: İlgisiz şeyler arasında kıyas ve benzetme yaptın, çünkü bizim bahsettiğimiz meselede öldürmeye izin mevcut olup bununla ilgili açık emir vardır. Senin bahsettiğin hususta ise böyle bir emir söz konusu değildir. Nitekim Allah kısas size farz kılınmıştır buyurmuştur. Bu iki durum birbirine nasıl benzetilir ve nasıl kıyaslanabilir! Şöyle de söylenebilir: Eğer mesele senin belirttiğin gibiyse sulh katilin sahip olduğu malın tamamı üzerinde cereyan edebilir. Canın telef olması demek olan bu işlemin katil tarafından reddedilmesi de imkan dahiline girmezdi. Halbuki ittifakla katilin bunu reddetme hakkı vardır. Diğer taraftan bütün servetinin yok olmasını doğuran sulh da olabilir. Böylece sözü edilen görüş sahibine ait, "Diyet ödemekten kaçınmak öldürme izni demektir" şeklindeki telakkinin vehimden ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak benim söylediğim yani diyetin ödenmesi, kısas yerine öngörülen bir durumdur ama zorunlu değildir. Şayet kendisinin telef olmasına (açlıktan ölmesi) mukabil diyet zorunlu olsaydı, yukarıda değinildiği gibi "beni öldür" diyeni kişinin öldürmesi mümkün olurdu, fakat bu durumda fiilinin karşılığını ödemeye mecbur kalırdı. Bu, bir adama zaruret durumunda varlığını sürdürebilecek bir şeyi satın almasına izin verilmesine benzer. Eğer satın almazsa kişi buna zorlanmaz. Katilin diyet ödemesi de bunun gibidir. Yani ortada değeri bundan ibaret olan bir canlının yok olması söz konusudur. Diyet de buna benzer.

      Velinin diyet almak ile diğer seçenekler arasında serbest bırakılmasına dair yukarıda zikredilen hadise gelince -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- seçeneklerin helal olması ve onlara ruhsat verilmesi manasına gelmiş olmalıdır. Denildiğine göre Tevrat'ın adam öldürme olayındaki hükmü öldürme olup bağışlamak da diyet almak da caiz değildir. İncil'e inananlar için ise af hükmü geçerli olup ne kısas talep edebilir ne de diyet alabilirler. Aziz ve celil olan Allah Kur'an'a inananlara da ister kısas, ister af, isterse diyet alma hükmünü getirmiştir. Öyleyse bu seçme serbestliği bir helallik ve ruhsat göstergesidir. Tabii ki diyet ödemekle yükümlü olan kişinin kendisinden istenildiğinde buna rıza göstermesi gerekir. Ancak bu velinin seçim hakkına engel teşkil etmez. Bundan dolayı gerek "... oruç, sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir", gerekse kefaret seçenekleriyle ilgili beyanda öngörülen seçim hakkının alana değil, yükümlüye ait olduğunu söylüyoruz. Çünkü burada hakkın ödenmesi tek tarafı ilgilendirir. Bundan dolayı seçim yapmak hakkı ödeyene aittir. Hakkın ödenmesi tarafları ilgilendirirse her ikisinin de rızasının bulunması şarttır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bu, Rabb'inizden bir hafifletme ve esirgemedir. Biraz önce belirtildiği gibi Kur'an, bağışlamak -ki diğer kitaplarda bu hüküm seçenekleri yoktur- ve diyet almak veya kısas talep etmek gibi hükümleri mubah kılmıştır. Halbuki Tevrat ve İncil'de bu hükümlerden ancak bir tanesi mevcuttu. Tevrat'ta bunlardan ikisinin bulunma ihtimali de vardır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Kim kısası bağışlarsa kendisi için kefaret olur". Kur'an'ın kısası hem bize hem de başkalarına meşru kılmış olması muhtemeldir. "Kim kısası bağışlarsa kendisi için kefaret olur" ifadesi ise sadece müslümanlara mahsustur.

      Ve esirgemedir, ifadesi büyük günah işleyen birinin Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiğine işaret eder, çünkü Allah hafifletmenin dünyada bir rahmet olduğunu bildirmiştir. Cenab-ı Hak öylelerinin ümidini dünyada kesmediği gibi ahiret için de kesmemiştir.

      Büyük Günah İşlemek

      Ancak hangi veliye din kardeşi konumundaki katilden ödeme yapılırsa. Bu beyanda büyük günah işlemekle kişinin imandan çıkmayacağına işaret vardır. Çünkü katilden arada nesep yakınlığı bulunmadığı halde "kardeş" diye söz edilmiştir. Katil kardeş diye nitelendirildiğine göre buradaki kardeşlik (uhuvvet) din kardeşliğidir. Tıpkı ayet-i kerimede görüldüğü üzere: "Eğer müminlerden iki grup birbirlerini öldürmeye başlarsa aralarını bulun." Bu ilahi beyan, birbirlerine saldıran ve adam öldürme fiilini gerçekleştiren taraflar mümin olarak nitelendirilmiştir. Bu ise büyük günahın kişiyi imandan çıkarmadığını göstermektedir. Sözü edilen ayetlerin bu kuruluşu Mu'tezile'nin konuyla ilgili görüşünü reddetmektedir. Çünkü onlar büyük günah işleyen kişinin bu davranışının kendisini imandan çıkardığını söylemektedir. Bir insanı kasten öldürmenin kişiyi ebedi cehenneme götüreceğine dair ayet ise iki şekilde anlaşılabilir: Biri mümini öldürmeyi helal telakki ettiği için. Diğeri Müslümanlığına kastettiği için. Aksi takdirde iki ilahi beyan dış görünüşü itibariyle -yani yaptığımız yorumlara tabi tutulmadığı takdirde- çelişkiye düşer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Buna rağmen hakkaniyet sınırlarını aşan kimse için acıklı bir azap vardır. Denildi ki bağışladıktan veya diyet aldıktan sonra katile saldıran kimse demektir. Yine denildi ki bundan sonra, yani katilin öldürülmesi yasaklandıktan sonra demektir. Ayrıca denildi ki bağışlama iradesini ortaya koyup diyet aldıktan sonra katili öldürmeye teşebbüs eden kimse, işte bu haddi aşmak (i'tida) olur.

      Ayetin bu kısmının anlaşılmasında iki görüş ileri sürülmüştür. Bir grup alim şöyle demiştir: Bağışladıktan veya anlaştıktan sonra katili öldüren kimse hakkında kısas uygulanmaz, çünkü onun için ahirette elem verici azabın varlığı ayette bildirilmektedir. Diğeri ise katili öldüren kişiye kısas uygulanırsa elem verici azaptan kurtulur, uygulanmazsa kurtulmaz, şeklinde kanaat belirtmiştir. Bize göre ayette haber verilen azap dünyada uygulanan kısastır. Zira birinin hayatına son vermek tasavvur edilebilecek elem ve ıstırabın son noktası olduğundan tatbik edilecek başka bir ceza kalmamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "e-m-n" kökünden geldiğini ve temel anlamının korkunun zıddı olan güven, emniyet, huzur ve sükûnet olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla inananların, Allah'ın koyduğu toplumsal ve hukuki yasalara mutlak bir güven duyarak teslim olmalarını ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, iman kavramını tasdik etmek ve güven vermek olarak tanımlar; burada, ilahi otoritenin getirdiği kısas hükmünü içsel bir rızayla kabul eden zümreye yönelik özel bir hitap olduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, iman eylemini bu bağlamda, cahiliye döneminin kabilevi asabiyetini ve kan davalarını reddederek, ilahi iradenin belirlediği nesnel hukuk ve adalet sistemine boyun eğen eylemsel bir aidiyet olarak analiz eder.

        Kutibe (كُتِبَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlük anlamının parçaları birbirine eklemek, bir araya getirmek, yazmak ve farz kılmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin yazılmasının onun kalıcı hale gelmesi ve kesinleşmesi anlamına geldiğini belirterek, bu fiilin hukuki ve dini terminolojide "farz kılındı, kaçınılmaz bir yasa olarak belirlendi" manasında kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının, kısas uygulamasının sıradan bir tavsiye değil, müminlerin üzerinde bağlayıcı, üst bir ilahi irade tarafından tescillenmiş kesin bir hukuki yükümlülük olduğunu ifade eder.

        El-Kısâsu (الْقِصَاصُ)

        İbn Fâris, "k-s-s" kökünün birinin izini sürmek, peşinden gitmek ve kesmek anlamlarına geldiğini belirtir. Kısasın da, mağdurun veya velisinin, suçlunun işlediği eylemin tam olarak izini sürerek ona aynı ölçüde ve denklikte karşılık vermesi olduğu için bu ismi aldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kısası cinayet veya yaralama suçlarında suçlunun fiiline tam bir eşitlikle mukabele edilmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kısas kavramının İslam öncesi Arap toplumundaki kontrolsüz kan davalarına ve kabile üstünlüğüne dayalı orantısız intikam alma geleneğine (bir kişiye karşılık on kişiyi öldürme gibi) son veren, cezayı sadece suçu işleyenle sınırlayan ve mutlak denkliği şart koşan devrimci bir adalet ve sınırlama mekanizması olduğunu analiz eder.

        El-Katlâ (الْقَتْلَى)

        İbn Fâris, "k-t-l" kökünün can almak, hayatı sonlandırmak ve boyun eğdirmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "maktul" (öldürülen) kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, toplum içinde haksız yere cinayete kurban giden kişileri kapsadığını ve kısas hükmünün uygulama alanını belirlediğini ifade eder.

        El-Hurru (الْحُرُّ)

        İbn Fâris, "h-r-r" kökünün sıcaklık, temiz kum ve köleliğin zıddı olarak özgürlük, soyluluk anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hür kavramının hiç kimsenin mülkiyetinde olmayan, iradesi ve eylemleri elinde olan özgür insanı nitelediğini açıklar; ayetteki denklik ilkesinin (hürre karşılık hür) kabileler arası statü farklarını sıfırlayarak sadece katilin cezalandırılmasını öngördüğünü detaylandırır.

        El-Abdu (الْعَبْدُ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün boyun eğmek, itaat etmek ve kölelik anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dönemin sosyo-ekonomik gerçekliğinde bir başkasının mülkiyetinde olan insanı (köleyi) ifade ettiğini belirterek, ceza hukukundaki denkliğin köleler için de kendi statülerinde birebir uygulanacağını kaydeder.

        El-Unsâ (الْأُنثَى)

        İbn Fâris, "e-n-s" kökünün yumuşaklık ve dişil cinsiyet anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kadını niteleyen bu kelimenin de hür ve köle kavramlarıyla birlikte zikredilmesinin, cahiliye dönemindeki bir kadına karşılık bir erkek öldürme veya statü bahanesiyle farklı kişilerden intikam alma adetini kesin olarak bitirdiğini, suçu kim işlediyse cezanın sadece ona uygulanacağı bireysel sorumluluk ilkesini tahkim ettiğini açıklar.

        Ufiye (عُفِيَ)

        İbn Fâris, "a-f-v" kökünün silmek, yok etmek, affetmek ve bir şeyin fazlasını bırakmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Ayette kısas hakkından vazgeçilmesini ve kan dökmenin silinmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, af kavramını bir suçu bağışlamak ve cezayı düşürmek olarak tanımlar; fiilin edilgen (affedilirse) formunun, maktulün velisi tarafından katile gösterilen ve ölüm cezasını maddi tazminata çeviren lütufkâr bir feragati nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, affın burada salt bir duygu değil, ölümcül bir şiddet döngüsünü kıran, intikamı merhamet ve tazminatla değiştiren kurumsal bir toplumsal onarım mekanizması olarak işlev gördüğünü ifade eder.

        Ehîhi (أَخِيهِ)

        İbn Fâris, "e-h-v" kökünün kardeş, arkadaş, benzer ve uyumlu olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin biyolojik kardeşliğin ötesinde din ve insanlık kardeşliğini kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bir katil ile maktulün velisi arasındaki kanlı husumet ortamında "kardeşi" kelimesini kullanmasının olağanüstü bir dilsel ve psikolojik müdahale olduğunu analiz eder; bu ifadenin, taraflara ortak inançlarını ve insanlıklarını hatırlatarak intikam ateşini söndürmeyi ve affı teşvik etmeyi amaçlayan derin bir ahlaki strateji olduğunu vurgular.

        Şey'un (شَيْءٌ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün var olan, kastedilen ve irade edilen herhangi bir mevcudu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette bu kelimenin nekre (belirsiz) yapıda kullanılmasının "kısas hakkının bir kısmı bile" affedilip diyete dönüştürülürse, bu affın geçerli sayılacağını ve artık ölüm cezasının uygulanamayacağını gösteren hukuki bir incelik taşıdığını açıklar.

        İttibâun (اتِّبَاعٌ)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün birinin ardına düşmek, peşinden gitmek ve izlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın ayette maktulün velisine yönelik bir yönlendirme olduğunu; affedip diyet (kan bedeli) almayı kabul ettikten sonra, bu alacağın peşine düşerken ve onu talep ederken izlenmesi gereken yöntemi nitelediğini ifade eder.

        El-Ma'rûfi (الْمَعْرُوفِ)

        İbn Fâris, "a-r-f" kökünün tanımak, bilmek, hoş koku ve sükûnet bulmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ma'rûf kavramını aklın, şeriatın ve aklıselim toplumun güzel, doğru ve meşru kabul ettiği davranışlar olarak tanımlar. Maktulün velisinin diyeti isterken zorbalık yapmamasını, aşırıya kaçmamasını ve toplumca makul karşılanan nezaketli bir yol izlemesini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ma'rûf kelimesinin İslam ahlak sisteminde evrensel ve toplumsal sağduyuyu temsil ettiğini; hukuki bir alacak sürecinin bile bu ahlaki zemin üzerinden, insani ilişkileri zedelemeden yürütülmesi gerektiğini analiz eder.

        Edâun (أَدَاءٌ)

        İbn Fâris, "e-d-y" kökünün bir şeyi sahibine teslim etmek, ulaştırmak ve borcu ödemek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, eda kavramının, zimmetteki bir hakkın eksiksiz ve zamanında hak sahibine verilmesi olduğunu belirtir; ayette katile yüklenen kan bedelini (diyeti) geciktirmeden ve eksiltmeden ödeme yükümlülüğünü ifade ettiğini açıklar.

        İhsânin (إِحْسَانٍ)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün güzellik, iyilik, bir şeyi mükemmel ve kusursuz yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ihsanı, kişinin üzerine düşen zorunlu görevi fazlasıyla, en güzel estetik ve ahlaki tutumla yerine getirmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, katilin kendi canını bağışlayan karşı tarafa diyeti öderken minnet duygusuyla, zorluk çıkarmadan ve güzellikle davranması gerektiğini; ihsanın burada kuru bir hukuki işlemi derin bir ahlaki teşekküre ve sosyal iyileşmeye dönüştürdüğünü ifade eder.

        Tahfîfun (تَخْفِيفٌ)

        İbn Fâris, "h-f-f" kökünün ağırlığın zıddı olan hafiflik, kolaylık ve yükün azaltılması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın ayette, geçmişteki bazı dini şeriatlarda (örneğin Tevrat'ta) cinayetin cezasının sadece ve kesin ölüm (kısas) olmasına mukabil, İslam hukukunun affetme ve diyete çevirme seçeneğini sunarak cezai yükü hafifletmesi, insan hayatını korumaya yönelik hukuki bir esneklik sağlaması olarak tanımlar.

        Rabbikum (رَّبِّكُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün ıslah etmek, sahip olmak, korumak ve aşama aşama kemale erdirmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kelimesinin mutlak anlamda varlıkları terbiye eden, yasa koyan ve düzenleyen yaratıcıyı nitelediğini belirtir. Bu hafifletmenin, kullarının toplumsal faydasını ve psikolojisini gözeten ilahi bir terbiye ve yasa koyucu şefkati olduğunu açıklar.

        Rahmetun (رَحْمَةٌ)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün incelik, acıma, şefkat ve koruma hissi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rahmeti, ilahi lütfun ve ihsanın bir tecellisi olarak tanımlar; kısas yerine affın ve diyetin meşrulaştırılmasının, hem suçlunun hayatını bağışlayan hem de mağdur tarafı maddi olarak rahatlatan, toplumdaki kan dökücülüğü azaltan doğrudan bir ilahi merhamet müdahalesi olduğunu detaylandırır.

        İ'tedâ (اعْتَدَى)

        İbn Fâris, "a-d-v" kökünün sınırı aşmak, haddi tecavüz etmek ve düşmanlık yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itida eylemini meşru olan çizgiden çıkıp zulme sapmak olarak açıklar. Ayette, maktulün velisinin diyeti kabul edip affettikten sonra, yapılan bu kutsal hukuki anlaşmayı bozarak katili sonradan öldürmeye kalkışması şeklindeki ağır sınır ihlalini ve haksızlığı nitelediğini detaylandırır.

        Azâbun (عَذَابٌ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün birini rahatlıktan alıkoymak, engellemek ve şiddetli acıya maruz bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azabı insana acı veren ağır ceza olarak tanımlar; barış anlaşmasını bozarak tekrar kan döken kişinin hem dünyada kısasla cezalandırılacağını hem de ahirette ilahi adaletin kesin yaptırımıyla karşılaşacağını açıklar.

        Elîmun (أَلِيمٌ)

        İbn Fâris, "e-l-m" kökünün sızı, tahammül edilemez bedensel veya ruhsal acı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elîm kavramını hissiyatı son derece rahatsız eden ve sürekli can yakan acı olarak tanımlar. Allah'ın koyduğu sınırı, verilen sözü ve ihsan edilen merhamet mekanizmasını kötüye kullanarak eski vahşi adetlere dönen kişinin çarptırılacağı cezanın yakıcılığını ve ontolojik şiddetini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X