Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 167. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 167. Ayet

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle-lleżîne-ttebe’û lev enne lenâ kerraten feneteberrae minhum kemâ teberraû minnâ(k) keżâlike yurîhimu(A)llâhu a’mâlehum haserâtin ‘aleyhim(s) vemâ hum biḣâricîne mine-nnâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Başkalarına uyanlar, 'Keşke hayata dönüş mümkün olsaydı da bugün bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!' diyecekler. Böylece Allah onlara dünyada yapıp ettiklerini acı bir pişmanlık duygusu içinde gösterecektir. Onlar artık cehennem ateşinden çıkamayacaklardır.

      Başkalarına uyanlar, "Keşke dünyaya dönüş mümkün olsaydı da bugün bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" Kötülere uyanlar, "Keşke dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da ahirette bizden uzaklaştıkları gibi biz de önderlerimizden uzaklaşsaydık" diyecekler.

      Böylece Allah onlara dünyada yapıp ettiklerini gösterecektir. Denildi ki Allah rızası için yapmadıkları amelleri Cenab-ı Hak kendilerine büyük bir özlem ve acı bir pişmanlık duygusu içinde gösterir. Yine denildi ki Allah'tan başkası için yaptıkları her türlü amel kıyamet günü onlara üzüntü kaynağı olacaktır. Aynı şekilde denildi ki Allah onlara cenneti gösterdiği ve kendilerine ayrılan mekanların başkalarına ait ve başkalarının adına kayıtlı olduğunu gördükleri zaman dünyada yaptıkları ameller üzüntü ve pişmanlık kaynağı olacaktır.

      {Matüridi şöyle dedi}: Bu doğru değildir. Çünkü Allah'ın bir kimse için cennette bir pay ayırıp daha sonra kişiyi ondan mahrum etmesi düşünülemez. Bu durum ancak vaad prensibine uygun olarak mümkün olabilir. Allah kendisine itaat edene cenneti, isyan edene de cehennemi vaad etmiştir. Vaad prensibine göre insanlar itaat etmişlerse payları cennette verilir, isyan etmişlerse cehennemden nasiplerine düşeni alırlar. Yahut bu kişilere cennette pay verilmesinden söz edilmesi kendi iddialarıdır. Nitekim ayet-i kerimede görüldüğü üzere Ehl-i kitap bu tür iddialarda bulunmuşlardır: "Yahudiler veya hıristiyanlardan başka kimse cennete girmeyecektir." Bu söz sebebiyle onlar cennetten mahrum kalacak, cennette kendilerine ait diye iddia ettikleri şeylere başkaları varis olacaktır. Nitekim ilahi beyanda aynı yaklaşım gözlenmektedir: "Onun dediğine biz varis oluruz (malı ve evladı bize kalır); kendisi de yapayalnız huzurumuza çıkacaktır."

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, bu fiilin kökü olan "k-v-l" harflerinin bir düşünceyi veya durumu sözle ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, ahiretteki çaresizliğin ve derin bir pişmanlığın eyleme dökülemeyip sadece sözlü bir temenni olarak dışa vurulmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, söylemek eyleminin burada sıradan bir konuşmadan ziyade, içsel bir yıkımın ve telafisi imkansız bir gerçeğin acı bir şekilde itiraf edilmesi olduğunu açıklar.

        İttebe'û (اتَّبَعُوا)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün birinin ardına düşmek, izinden gitmek ve ona uymak anlamına geldiğini belirtir. Ayette, dünyadayken kendi akıl ve iradelerini bir kenara bırakarak sahte liderlerin ve otoritelerin peşinden körü körüne sürüklenen kitleleri nitelediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, tabi olma eylemini, kişinin inanç ve eylem rehberliğini bir başkasına teslim etmesi olarak tanımlar; burada kitlelerin dünyevi bağlılıklarının ahirette nasıl büyük bir hüsrana dönüştüğünü detaylandırır.

        Kerraten (كَرَّةً)

        İbn Fâris, "k-r-r" kökünün temel anlamının bir duruma geri dönmek, bir eylemi tekrarlamak veya yeniden hücum etmek olduğunu belirtir. Ayetteki "kerra" talebinin, dünyevi yaşama, imtihan alanına geri dönerek yapılan hatayı telafi etme arzusu olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin dönüş ve ikinci bir fırsat anlamına geldiğini ifade eder; ahiretin kesinliği karşısında zamanı geriye alma yönündeki umutsuz ve imkansız bir dileği sembolize ettiğine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) çerçevesinde varoluşsal zamanın geri döndürülemezliğini vurguladığını analiz eder; dönüş talebinin, hakikatin nihai ve mutlak tecellisi karşısında yaşanan mutlak çaresizliğin en dramatik ifadesi olduğunu belirtir.

        Neteberra'e (نَتَبَرَّأَ)

        İbn Fâris, "b-r-e" kökünün bir şeyden tamamen uzaklaşmak, bağını koparmak ve ilişiği kesmek anlamına geldiğini kaydeder. Ayette tabi olanların (uyanların), kendilerini yüzüstü bırakan liderlerine karşı duydukları öfkeyle, eğer fırsat verilirse aynı şiddetli reddedişi ve kopuşu onların üzerinde uygulama isteklerini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, teberra eyleminin hoşa gitmeyen, zarar veren bir ilişkiden arınma çabası olduğunu belirtir. Dünyada kurulan sahte sevgi ve itaat bağlarının (velayet), ahirette yerini karşılıklı bir nefret ve intikam duygusuyla örülmüş bir reddedişe bıraktığını detaylandırır.

        Yurîhim (يُرِيهِمُ)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün gözle görmek veya kesin olarak idrak etmek anlamına geldiğini belirtir. Fiilin ettirgen (if'al/tef'il benzeri) yapısında, Allah'ın onların dünyadaki eylemlerini bütün çıplaklığıyla onların gözleri önüne sermesini, gizli hiçbir şey bırakmamasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, gösterme eyleminin ahiret bağlamında, dünyada vehimler ve yalanlar üzerine inşa edilen eylemlerin asıl ontolojik ve ahlaki değerleriyle, yani nesnel gerçeklikleriyle yüzleştirilmesi olduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu bilişsel ifşa eylemini, ahiret boyutunda "gerçeğin açığa çıkması" olarak analiz eder; eylemlerin sadece hatırlatılmadığını, bütün ağırlığı ve dehşetiyle bir varlık gibi karşılarına dikildiğini vurgular.

        Allâh (اللَّهُ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünden türeyen bu ismin, mutlak ibadet edilen ve yönelinen yaratıcıyı ifade ettiğini belirtir. Ayette, mutlak hakem ve otorite olarak, amellerin asıl yüzünü ortaya çıkaran tek gücün O olduğu gerçeğine işaret ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine atıfla, bu lafzın burada evrensel adaleti tesis eden ve nihai hükmü veren yüce makam işlevi gördüğünü ifade eder.

        A'mâlehum (أَعْمَالَهُمْ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün şuurlu ve niyetli olarak yapılan her türlü eylem, iş ve çaba anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, amelin sıradan bir refleksten farklı olarak bir amaç doğrultusunda ortaya konan fiiller olduğunu belirtir; ayette, uğruna ömür harcanan, sadakat gösterilen dünyevi çabaların ve sahte ilahlara/liderlere yönelik hizmetlerin kastedildiğini açıklar.

        Haserâtin (حَسَرَاتٍ)

        İbn Fâris, "h-s-r" kökünün temelinde soyup çıkarmak, açığa vurmak ve yorgun düşmek anlamlarının yattığını belirtir. Hüsran ve hasretin, insanın gücünü tüketen, içini kemiren ve ruhunu çıplak bırakan çok şiddetli bir acı ve pişmanlık durumu olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hasreti, elden kaçan ve bir daha asla geri gelmeyecek olan şeyler için duyulan derin keder olarak tanımlar. Burada gösterilen amellerin bizzat birer pişmanlık nesnesine dönüşmesini ifade ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "haserât" kavramının sıradan bir üzüntünün ötesinde, kişinin bütün hayat projesinin, inançlarının ve sadakatlerinin koca bir yalandan ibaret olduğunu anladığı anda yaşadığı varoluşsal çöküş ve mutlak yıkım olduğunu vurgular.

        Hâricîn (خَارِجِينَ)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün bir yerden dışarı çıkmak, ayrılmak ve bulunduğu durumu terk etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayette olumsuz bir bağlamda kullanılarak, içine düşülen o dehşetli azap boyutundan ve pişmanlık girdabından bir daha asla çıkılamayacağını, kurtuluşun imkansızlığını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, çıkış eyleminin reddedilmesinin, cezanın sürekliliğine ve ahiret yurdundaki mahkumiyetin ebediliğine kesin bir vurgu yaptığını detaylandırır.

        En-Nâr (النَّارِ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün ışık, aydınlık ve yakıcılık anlamlarına geldiğini belirtir. Nâr kelimesinin, yakan, yok eden ve azap veren ateşin özel ismi olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ateşi yakıcı ve tahrip edici unsur olarak tanımlar; ayetteki kullanımının hakikati inkar edenlerin içine düşecekleri mutlak ve şiddetli ceza ortamını nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak eskatolojik (ahiret inancına dair) terminolojiye dayandığını ve cehennemin yokedici boyutunu temsil ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, nâr kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir azap aracı olmadığını, Allah'tan ve O'nun hakikatinden uzaklaşan ruhların kendi elleriyle inşa ettikleri ontolojik karanlığın ve sonsuz azap yurdunun somutlaşmış hali olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X