Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 164. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 164. Ayet

    اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri velfulki-lletî tecrî fi-lbahri bimâ yenfe’u-nnâse vemâ enzela(A)llâhu mine-ssemâ-i min mâ-in feahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ vebeśśe fîhâ min kulli dâbbetin vetasrîfi-rriyâhi ve-ssehâbi-lmuseḣḣari beyne-ssemâ-i vel-ardi leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda sağlayan yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökten indirip ölü toprağı dirilttiği suda ve bu sayede yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, bunlardan başka rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekletilen bulutları yönlendirmesinde aklını kullananlar için nice mesajlar vardır.

      Yüce Allah gökleri yaratmış ve oraya birtakım faydalar yerleştirmiş, yeri yaratıp kuruluş ve işleyişine yaratılmışların yararlanması için birçok mekanizmalar eklemiştir. Bunun yanında aralarındaki uzak mesafeye rağmen göğün sağlayacağı imkanları yere yerleştirdiği mekanizmalarla bağlantılı hale getirmiştir. Çünkü bu ikisinden birinin yaratılmışlara sunacağı faydalar diğerinin imkanları olmadan gerçekleşmeyecek bir durum arzeder. Mesela Cenab-ı Hak, yeryüzünde gidilecek yere ulaştıracak yolların bulunmasını yıldızlar sayesinde mümkün kılmış, üzümlerle diğer meyvelerin olgunlaşıp kemale ermesini güneşe ve aya bağlamış, ayrıca kuru toprağın canlandırılmasını, orada bulunup da yemeye, içmeye ve giyinmeye vesile olacak bitkilerin ortaya çıkmasını yağmur mekanizmasına emanet edip bırakmıştır. Binaenaleyh yer ile gökten birinin faydalarının diğerine bağlı ve onunla ilişkili oluşu her ikisinin de yaratıcısının bir olduğunu göstermektedir. Şayet bunlar iki tanrı tarafından yaratılmış olsaydı biri irtibatı kestiği zaman diğeri onu sağlar, biri ilişkiyi sağladığı zaman diğeri keserdi. Durum böyle değil de her ikisinin birbirine bağlı olduğu müşahede edildiğine göre aradaki irtibatın tek tanrının eseri olduğu kanıtlanmış oldu. Bu ise iki tanrı anlayışına sahip Seneviyye'nin ve Zenadika'nın görüşlerinin geçersiz olduğunu ortaya koyar.

      Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde. Yine gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesi bunları yaratanın bir ve tek olduğunu gösterir, zira gece ile gündüzü iki tanrı yaratmış olsaydı, biri geceyi devreye sokacağı sırada diğeri gündüzü getirmek suretiyle engel olur, beriki gündüze rol vereceği sırada öbürü geceyi karşısına çıkararak mani olurdu. Bu durumda ise insan hayatının dumura uğraması söz konusudur, bunun da sonucu beşer yaşantısının silinip yokluğa mahkum olmasından ibarettir. Şu halde mevcut düzen Allah'ın tek olduğunu göstermektedir. İkinci husus, yüce Allah, insanlar için gece ile gündüzün değişiminde bazı faydalar yaratmış ve karşıt konumda bulunmalarına rağmen bunları birbiriyle ilişkili kılmıştır, Cenab-ı Hakk'ın beyanında işaret edildiği gibi: "O, rahmetinin bir tecellisi olarak sizin için gece ile gündüzü yaratmıştır: Geceleyin dinlenesiniz, gündüz O'nun lütuf ve kereminden rızkınızı arayasınız ve dolayısıyla şükredesiniz diye." Sonuç olarak farklı hal ve zıt konumda bulunmalarına rağmen gece ile gündüzün faydalarının birbirine bağlı kalışı bunların yaratıcısının tek olduğunu gösterir.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede belirttiğimiz hususlardan başka tabiatın yaratılmış olduğuna da işaret vardır. Bunun da sebebi daha önce değindiğimiz üzere içindeki nesne ve olayların değişikliğe uğraması ve halden hale geçmesidir. Tabiatteki bu hareketlilik ve değişim yaratılmışlığını gösterirken ondaki nesnelerin ilk yaratılış biçimlerinden habersiz olmaları ve kendilerini var edecek benzer bir gücü ortaya koymaktan aciz kalmaları, kendilerini yaratan bir varlığın mevcudiyetini gösterir. Diğer bir husus, bunlardan yani gece ile gündüzden her biri diğerinin gelişiyle yenilgiye uğrayıp ortadan kalkmasıdır. Şayet kendilerini aşan bir varlığın düzenlemesi bulunmasaydı gece ile gündüzden her biri galip ve hakim konumundayken diğerinin gelmesiyle ortadan kalkmazdı. Şu halde bu durum her ikisinin bir yaratıcısı bulunduğunu ve bunun tek olduğunu göstermektedir.

      Gece-gündüz değişimi olayında öldükten sonra dirilmeye ve ikinci hayatın devamına da işaret vardır. Çünkü gece denilen tabiat olayı gündüzün üzerine gelir ve hiçbir iz kalmayacak şekilde onu ortadan kaldırır. Aynı şekilde gündüz de gecenin üzerine gelir, geride hiçbir eser kalmamak üzere varlığına son verir. Ardından bunların her biri daha önce olduğu gibi mükemmel bir şekilde yeniden meydana gelir. İşte bu durum Allah'ın -geride hiçbir eseri kalmasa da- öldürdüğü veya yok ettiği bir şeyi yeniden yaratmaya kadir olduğunu göstermektedir; tıpkı geceyi yok edip yerine gündüzü yaratmaya, gündüzü ortadan kaldırıp geride hiçbir eser kalmasa da yerine geceyi koymaya gücünün yetmesi gibi.

      Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde. Denildi ki gece ile gündüzün birbiri ardınca gidip gelmesinden (yer değiştirmesinden) maksat birinin karanlık iken diğerinin aydınlık olmasıdır. Yine denildi ki bunların ihtilaf etmesi kısalmaları ve uzamalarından kaynaklanmaktadır, çünkü birinden eksilen şey diğerine eklenmektedir. Şu halde bunların kısalması ve uzaması (eksilmesi ve artması) yaratanın tek olduğunu gösterir. Eğer yaratıcı birden fazla olsaydı bunlardan her biri diğerini artırma ve eksiltme konusunda engellerdi -Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür- ki bu durumda düzen bozulur ve her yıl tabiatın seyri, önceki yılda olduğu gibi devam etmezdi.

      İnsanlara fayda sağlayan yüklerle denizde seyreden gemiler. Bu ayet, Mu'tezile'nin görüşünü geçersiz kılmaktadır. Çünkü aziz ve celil olan Allah denizde yüzüp giden gemileri varlığının ve birliğinin işaretleri kılmış, Mu'tezile ise gemiyi marangozların varlığını gösteren işaretlerden kabul etmiştir. Gemi, üzerinde çalışılmadan ve işleme tabi tutulmadan önce gemi olarak değil, kereste diye isimlendirilir. İnsanların gemi üzerindeki çalışmaları yüce Allah'ın yapma ve yaratma fiilinin kapsamında bulunmasaydı bunların istidlal konusu yapılması ve ayet olarak adlandırılması imkan dahiline girmezdi. Bu husus gemi yapımında Allah'ın müdahalesi ve takdiri bulunduğunu gösterir. Bu sebepledir ki gemi yapımı Allah'ın eşsiz ayetlerinden sayılmıştır.

      Bu ilahi beyanda bir harikuladelik bulunmaktadır. Şöyle ki insan yapısı, dalga ve tehlikelerini bildiği için denizde iş yapmaktan hoşlanmaz. Bunun yanında Allah, güven ve emniyet içinde insanları denizde taşıyan gemileri onlara büyük ayetlerinden (mucizelerinden) biri olarak göstermiştir. Bu ise sözü edilen olayın her şeye güç yetiren, bütün incelikleri bilip her şeyden haberdar olan Allah tarafından yapıldığına işaret eder. Burada Allah'ın birliğini gösteren bir delil de bulunmaktadır: Aradaki uzaklığa ve zıtlığa rağmen karada yaşayan varlıklar denizdekilerden, denizde yaşayanlar da karadaki varlıklardan faydalanabilmektedir. Bu, her ikisinin yaratıcısının bir olduğunu kanıtlamaktadır.

      Nübüvvete Olan İhtiyaç

      Ayet-i kerimenin bu kısmı tehlikelerinin yanı sıra zorluk ve meşakkatlerine katlanarak ticaret yapmanın mubah olduğunu gösterir. Konunun bu yönü nübüvvetin varlığını da kanıtlamaktadır. Çünkü geminin yapılışını ve sağladığı faydaları bilmek insanın planlayabileceği bir şey değildir. Öyle anlaşılıyor ki o, bu hususu, nesnelerin mahiyetini bilen, işe yarayanla yaramayanına vakıf olan birinden (peygamberden) öğrenmiştir. Buna olan ihtiyaç ortaya çıktığına göre insan türüne peygamber göndermenin gerekliğine hükmetmek de kaçınılmaz hale gelmiştir.

      Allah'ın gökten indirip ölü toprağı dirilttiği suda. Bu ilahi beyanda yukarıda bulunan tabiat nesnelerinin aşağıdakilerden üstün olduğuna işaret vardır. Çünkü gökten inen su tatlı iken yerden çıkan su farklı olup bir kısmı tatlı, bir kısmı tuzlu ve acıdır. Bu ise yukarıda olanın aşağıda olandan üstün olduğunu gösterir.

      Ölü toprağı dirilttiği su. Ayetin bu kısmında öldükten sonra dirilmeye işaret bulunduğunu daha önce anlatmıştık.

      Peygamberliğin Gerekliliği

      Yeryüzünde yaymasında. "Besse" kelimesinin "yarattı" yahut da "yaydı ve dağıttı" manalarına geldiği belirtilmiştir. Her türlü canlıdan. Denildi ki "yerkürede hareket eden her türlü canlıdan bulundurmuştur" demektir. Bunların bir kısmı yenilmek ve birçok yönden faydalanılmak üzere yaratılmış olup, amaç cennette bulunacağı vaad edilen hayvanları andırması ve bu yola teşvik etmesidir. Bir kısmının ise yenilmesi ve faydalanılması söz konusu değildir. Aksine Cenab-ı Hak bunları insanların düşmanı yapmıştır. Bunun da hikmeti cehennemde bulunacağı haber verilen türleri göstermek ve bu yolla oraya götüren fiillerden insanların sakınmasını sağlamaktır.

      Rüzgarları yönlendirmesinde. Yönlendirmenin iki manaya ihtimali vardır. Birine göre rüzgarlar hazan afet için (kasırga), hazan da çeşitli faydalar için yönlendirilir. Çünkü Allah rüzgarlarda yaratılmışlar için birçok fayda icat etmiştir: Gemiler denizlerde rüzgar sayesinde gider, bulutlar havada onunla dağılır, bazı şeyler rüzgarla ayıklanıp temizlenir, insanlara ait olan tane, hayvanlara ait olan saman onunla ayrılır. Bu örneklerde olduğu gibi rüzgarın pek çok faydası mevcuttur. Şu da var ki havayı, ne kadar hafif olursa olsun hiçbir şeyin orada tutunup kalamayacağı özellikte yaratmasının Allah'ın büyük lütuflarından biri olduğu bilinmektedir. Bulutları yönlendirmesinde. Şeffaf, yumuşak ve ince olmasına rağmen havayı, katı ve yoğun bulutların yerleştiği bir mekan yapmıştır ki bu konuda Allah'tan başka birinin söz sahibi olmadığı bilinsin. Diğer bir yoruma göre ise yaratıcı rüzgarları çeşitli faydalara binaen hazan doğuya, hazan batıya, hazan güneye -tatlı ve hafif- hazan sağa, hazan da sola yönlendirmiştir.

      Ayetin bu kısmında rüzgarın araz değil, cisim olduğuna işaret vardır. Çünkü aziz ve celil olan Allah, rüzgarı, yönünde duranları sadece sersemleten değil, dokunan ve engelleyen bir varlık olarak da yaratmıştır. Bu ise arazların değil, cisimlerin özelliğidir. Ancak rüzgar, şeffaflığından dolayı görülemez. Bu da onun cisimlerden olduğunu kanıtlar. Bazı cisimler vardır ki ne gözle görülür ne de elle dokunulur. Tıpkı hava gibi, hava gözle görülmeyen ve elle dokunulamayan bir cisimdir. Bir de belli açıdan yansıyan güneşteki zerreler var, görülür fakat elle dokunulamaz.

      Şunu da belirtmek gerekir ki aziz ve celil olan Allah, bu ayette, havada yarattığı ve daha önce temas edilen faydaları bünyesinde barındırdığı rüzgarlar aracılığıyla bulutları hizmete hazır hale getiren, evet bu iki tabiat gücünü yöneten varlığın bir olduğunu işaret yoluyla bildirmiştir. Çünkü düzenleme ve yönetim iki varlık tarafından meydana getirilseydi mutlaka çelişki doğururdu. Şöyle ki tanrılardan her biri diğerinin aksine iş görür, onun yapıp yönettiğini bozmaya çalışırdı. Müşahede edilen işleyişin ahenkli oluşu ve düzenlemenin mükemmel bulunuşu Rabb'inizin bir ve tek olduğunun delilini yansıtmaktadır; bu tabiat nesnelerinin sizi birliğine davet edip kulluğuna boyun eğdirdiği Rab. Zira O, bir sanat eseri konumunda meydana getirdiği evrene, birliğinin delillerini ve rububiyyetinin harikulade tecellilerini yerleştirmiştir.

      Bütün bu gerçekler sebebiyledir ki Cenab-ı Hak aklırını kullananlar için nice mesajlar vardır, buyurmuştur, ta ki sözü edilen hususlarda bulunan dolaylı ve doğrudan kanıtlardan sonuç çıkarsınlar. Çünkü bahis konusu nesne ve olayların meydana getiriliş hikmetini anlamayan, bunların niçin, hangi amaç ve hikmete yönelik olarak yaratıldığının bilincini taşımayan kimseye göre eşyanın yaratılması ile yaratılmaması arasında fark yoktur.

      Tekrar belirtmek gerekir ki tefsirini yapmakta olduğumuz ilahi beyanda Allah'ın gökleri, yeri, gece ve gündüzü, rüzgar ve bulutları yaratmasının sebebi O'nun birliğine ve rububiyyetine tanıklık etmeleridir. Allah ayrıca bunları insanların emrine ve hizmetine vermiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halk (خَلْقِ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temel anlamının bir şeyi ölçüp biçmek, ona belirli bir şekil vermek ve onu doğru bir ölçüyle var etmek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, evrenin ve içindekilerin rastgele değil, kusursuz bir tasarımla, ince bir hesap ve düzenlemeyle yoktan var edilmesini ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, yaratma eylemini daha önce hiçbir benzeri ve modeli olmaksızın bir şeyi icat etmek olarak tanımlar; göklerin ve yerin yaratılışının, ilahi kudretin ve ilmin mutlak eşsizliğini yansıttığını detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın ontolojik sisteminde yaratıcı ile yaratılan arasındaki mutlak bağımlılık ilişkisini kurduğunu analiz eder; evrenin salt fiziksel bir varlık değil, Allah'ın yaratma iradesinin sürekli ve dinamik bir tezahürü olduğunu vurgular.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün yükseklik, üstte olma ve yücelik anlamlarına geldiğini belirtir. Göklerin de yeryüzünün üzerinde, onu kuşatan yüce bir yapı olması sebebiyle bu ismi aldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul yapısına dikkat çekerek, bunun göklerin tek katmanlı basit bir boşluk değil, insan idrakini aşan çok boyutlu ve muazzam bir kozmik mimariye sahip olduğunu gösterdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki ortak köklerine (Aramice ve Süryanicedeki "šmayyā", İbranicedeki "šāmayim") işaret eder ve bölgedeki kadim evren tasavvurunda gök kubbeyi niteleyen bu evrensel terimin Arapçaya da aynı kozmolojik ağırlıkla yerleştiğini savunur.

        El-Ard (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün alçakta olan, ağır ve üzerinde durulan yer anlamına geldiğini belirtir. Göklerin (semâvât) yüksekliğine karşılık, insanın varoluş sahnesi olan tabanı ve fiziksel mekanı temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin "ar'ā" (Aramice/Süryanice) ve "ereṣ" (İbranice) formlarıyla Sami dillerinde yeryüzünü ifade eden en temel ortak terim olduğunu, Kur'an'da da göklerle birlikte zikredilerek fiziksel evrenin bütünlüğünü oluşturduğunu aktarır.

        İhtilâf (اخْتِلَافِ)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün birbiri ardına gelmek, birbirinin yerini almak ve farklı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette gece ve gündüzün işleyişini nitelediğinde, birinin gidip diğerinin onun boşluğunu doldurması şeklindeki kesintisiz bir döngüyü ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu ihtilafın bir düzensizlik veya çatışma değil, aksine aydınlık ve karanlığın birbirini izlediği, sürelerinin uzayıp kısaldığı muazzam bir kozmik ritim ve matematiksel bir şaşmazlık olduğunu detaylandırır.

        El-Leyl (اللَّيْلِ)

        İbn Fâris, "l-y-l" kökünün karanlığın çökmesi, her şeyi örtmesi ve sarması anlamına geldiğini belirtir. Gündüzün hareketliliğine karşılık sükûneti ve dinlenmeyi temsil eden fiziksel bir durum olduğunu ifade eder.

        En-Nehâr (النَّهَارِ)

        İbn Fâris, "n-h-r" kökünün genişlemek, yayılmak ve ışığın yeryüzüne dağılması anlamına geldiğini kaydeder. Nehir kelimesinin de suyun yatağında akıp genişlemesinden dolayı bu kökten türediğini; gündüzün de tıpkı bir nehir gibi ışığın yeryüzüne akıp hayatı canlandırması olduğunu açıklar.

        El-Fulk (الْفُلْكِ)

        İbn Fâris, "f-l-k" kökünün yuvarlaklık, kavisli yapı ve dönme anlamlarına geldiğini belirtir. Gemilere, gövdelerinin alt kısmının kavisli ve yuvarlak yapıda olması sebebiyle bu ismin verildiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökensel olarak Akadca veya Sümerce'den Aramiceye geçmiş olabileceğini, denizcilik terminolojisi bağlamında gemi anlamında Arapçaya yerleştiğini öne sürer. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin kökenine dair Grekçe ('epholkion') alıntı olabileceği yönündeki filolojik tartışmalara yer vermekle birlikte, kelimenin Kur'an'ın dilsel dokusuna tam uyum sağlamış bir form olduğuna dikkat çeker.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün temel anlamının akmak, hızlıca ilerlemek ve bir yörüngede hareket etmek olduğunu belirtir. Gemilerin suyun üzerindeki süzülüşünü ve ilerleyişini nitelemek üzere kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, akıp gitme eyleminin, devasa gemilerin suyun kaldırma kuvvetiyle ve rüzgarın gücüyle kolayca ilerlemesini ifade ettiğini; bunun da insanın emrine verilmiş kozmik bir yasanın işleyişi olduğunu detaylandırır.

        El-Bahr (الْبَحْرِ)

        İbn Fâris, "b-h-r" kökünün yarılmak, genişlemek ve uçsuz bucaksızlık anlamlarına geldiğini belirtir. Okyanusların ve denizlerin muazzam büyüklükleri ve enginlikleri sebebiyle bu isimle anıldığını kaydeder.

        Yenfeu (يَنفَعُ)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün zararın tam zıddı olan fayda vermek, yarar sağlamak ve iyilik getirmek anlamına geldiğini belirtir. Evrendeki doğal yasaların ve denizcilik gibi insan faaliyetlerinin nihai olarak insanlığın ekonomik ve sosyal faydasına programlandığını açıklar.

        En-Nâs (النَّاسَ)

        İbn Fâris, "n-v-s" (hareket/sarsıntı) veya "u-n-s" (yakınlık/sosyalleşme) kökünden gelen bu kelimenin, toplumsal bütünlüğü ve ortak yaşam süren insan nevini ifade ettiğini belirtir. Evrendeki düzenin, inanan-inanmayan ayrımı olmaksızın tüm insanlığın hizmetine sunulduğuna işaret eder.

        Enzele (أَنزَلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün yüksek bir yerden aşağıya inmek, indirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayette suyun (yağmurun) bulutlardan, yani yüksekten yeryüzüne inişini bildiren fiziksel bir eylemi nitelediğini açıklar.

        Mâ' (مَاءٍ)

        İbn Fâris, "m-v-h" kökünden türeyen ve su anlamına gelen bu kelimenin, yeryüzündeki tüm biyolojik hayatın temel unsuru ve canlandırıcı özü olduğunu belirtir.

        Ahyâ (أَحْيَا)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün canlılık, dirilik ve büyüme anlamına geldiğini kaydeder. Ölümün zıddı olan bu fiilin, kurumuş toprağın yağmurla buluşarak bitki örtüsüyle yeniden canlanmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, toprağın canlanması eyleminin sıradan bir doğa olayı olmadığını; bunun, ahiretteki metafiziksel dirilişin (ba's) dünyevi, fiziksel ve gözle görülebilir açık bir kanıtı (prototipi) olarak sunulduğunu detaylandırır.

        Mevtihâ (مَوْتِهَا)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün hareketin durması, sükûnet ve yaşamın bitmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayette toprağın ölümü olarak nitelenen durumun, kuraklık sebebiyle bitkisel üretim gücünün ve verimliliğin tamamen yok olması hali olduğunu açıklar.

        Besse (بَثَّ)

        İbn Fâris, "b-s-s" kökünün temel anlamının dağıtmak, yaymak ve saçmak olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, canlıların yeryüzünün farklı bölgelerine, ekosistemlerine ilahi bir iradeyle ve hikmetle yerleştirilmesini, dağıtılmasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu yayma eyleminin rastgele bir dağılım değil, her canlının yaşam döngüsüne ve rızkına uygun bir coğrafyada var edilmesi anlamı taşıdığını detaylandırır.

        Dâbbe (دَابَّةٍ)

        İbn Fâris, "d-b-b" kökünün yavaşça hareket etmek, yeryüzünde debelenmek ve yürümek anlamına geldiğini belirtir. Yeryüzünde hareket eden, sürünen veya yürüyen tüm biyolojik canlıları kapsayan geniş bir terim olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin genel olarak tüm hareketli canlıları kapsamakla birlikte, bağlam içinde insan dışındaki hayvan popülasyonunun zenginliğini ve çeşitliliğini vurguladığını ifade eder.

        Tasrîf (تَصْرِيفِ)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, yönlendirmek ve idare etmek anlamına geldiğini belirtir. Rüzgarların tasrifi ifadesinin, onların yönlerinin, şiddetlerinin, ısılarının ve taşıdıkları nem oranlarının ilahi bir sistem tarafından sürekli değiştirilerek yönlendirilmesi olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, rüzgarların bazen rahmet (yağmur/tohumlama), bazen azap (fırtına) olarak estirilmesinin, doğanın kör bir güç değil, bilinçli bir iradenin emrinde yönetilen bir mekanizma olduğunu gösterdiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi evrenin "işaretler" (âyât) dokusu içinde analiz eder; doğadaki değişimlerin ve yönlendirmelerin kendi başına buyruk olmadığını, doğanın mutlak bir teslimiyet içinde ilahi iradenin enstrümanı olarak işlediğini vurgular.

        Er-Riyâh (الرِّيَاحِ)

        İbn Fâris, "r-v-h" kökünün rüzgar, nefes, ferahlık ve ruh anlamlarına geldiğini belirtir. Çoğul olarak estirilen rüzgarların yeryüzündeki iklimsel döngüyü, bulutların taşınmasını ve hayatın devamlılığını sağlayan ana dinamiklerden biri olduğunu açıklar.

        Es-Sehâb (السَّحَابِ)

        İbn Fâris, "s-h-b" kökünün sözlükte çekmek ve sürüklemek anlamına geldiğini belirtir. Bulutların gökyüzünde rüzgarlar tarafından çekilip sürüklendiği için bu isimle anıldığını, kelimenin kökündeki edilgenliğin bulutların doğasına yansıdığını kaydeder.

        El-Musahhar (الْمُسَخَّرِ)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün birini veya bir şeyi ücret ödemeksizin, zorunlu olarak bir işte çalıştırmak ve emre amade kılmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla bulutların ve doğa olaylarının ilahi bir yasa altında, kendi iradeleri olmaksızın belirli bir amaca hizmet etmeye mecbur bırakılmalarını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, musahhar kılınmanın, kozmik unsurların boyun eğdirilmişliğini ve insanlığın faydasına sunulmuş hizmetkarlar durumunda olduklarını detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kavramla İslam öncesi Arap zihnindeki doğaya atfedilen bağımsız tanrısal güçleri (animizmi) tamamen yıktığını; güneşin, bulutun veya rüzgarın tapılacak güçler değil, yalnızca "musahhar" (boyun eğdirilmiş/emre amade) yaratıklar olduğunu deklare ettiğini kapsamlı bir şekilde analiz eder.

        Âyât (آيَاتٍ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün açık işaret, alamet ve nişan anlamına geldiğini belirtir. Sayılan onca devasa evrensel olayın ve doğa yasasının, sadece fiziksel birer gerçeklik değil, yaratıcının kudretini ve varlığını ispatlayan kesin kanıtlar olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "āthā" (işaret/mucize) sözcüğünden Arapçaya geçtiğini ve Kur'an'da hem doğadaki fenomenler hem de inen vahiyler için ortak bir teolojik terim olarak kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın bilgi felsefesinin temeli olarak okur; tüm evrenin ilahi bir dil (semboller bütünü) olduğunu, bulutun, suyun veya geminin sıradan doğa olayları olmaktan çıkıp, okunması ve şifresi çözülmesi gereken ilahi birer "işaret" olduklarını vurgular.

        Kavm (قَوْمٍ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün ayakta durmak, kalkmak ve bir işi üstlenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin ortak bir özellik etrafında toplanan, birlikte hareket eden toplulukları nitelediğini ifade eder. Ayette sıradan bir kalabalığı değil, zihinsel bir faaliyeti ortak özellik haline getirmiş bir insan grubunu (akledenler topluluğunu) işaret ettiğini açıklar.

        Ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)

        İbn Fâris, "a-k-l" kökünün temel anlamının bağlamak, tutmak ve deveyi ipiyle düğümlemek olduğunu belirtir. Aklın da insanı yanlıştan, tutarsızlıktan ve zarardan alıkoyduğu, fikirleri birbirine doğru şekilde bağladığı için bu ismi aldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili insanın duyularıyla algıladığı maddi olgular (gökler, yeryüzü, rüzgar) ile algılayamadığı metafiziksel hakikat (Yaratıcı) arasında mantıksal bir bağ kurma eylemi olarak tanımlar. Evrendeki bunca sistemi gözlemleyip oradan ilahi birliğe (Tevhid) ulaşamayan aklın, fonksiyonunu yitirmiş olduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, aklın Kur'an'ın sisteminde salt soğuk bir rasyonalite değil, varoluşsal bir idrak yeteneği olduğunu analiz eder. Evrendeki olayları sadece fiziksel neden-sonuç zinciriyle değil, birer "ayet" olarak okuyabilme becerisi sergileyen ve böylece aktif bir aydınlanmaya (imana) ulaşan pratik ve derin kavrayışı temsil ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X