اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 157. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: salavat, bakara suresi, sabır mükafatı, bakara suresi 157. ayet, hidayet, rahmet, bakara 157, rab, salat, dualar, destek
-
Onlar ki başlarına bir musibet gelince, 'Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız' demenin bilincini taşırlar!
Onlar ki başlarına bir musibet gelince, "Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız" demenin bilincini taşırlar!
Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Sabreden kullar adına Allah sanki şöyle demektedir: Aslında bizim kendimize ait olmayan hususlarda herhangi bir hükme varıp tasarrufta bulunmaya hakkımız yoktur, her zaman geçerli olan kurala göre bütün mülkiyetlerde hüküm ve tasarruf sahiplerine aittir. Böyle bir teslimiyetledir ki kul, kendi nefsini, sızlanmaktan korumaya ve onu (aslında iyi olan) hoşlanmadığı şeylere sevk etmeye muktedir olur.
Ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız. Bir bakıma şöyle demektedir: Dönüşümüz O'na olacağına göre bunun hepimiz bir anda ya da yavaş yavaş ve gruplar halinde gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Hatta parça parça olması bizim için bir nimettir, hepimizi değil bir kısmımızı yanına almayı kabul etmesi engin lütfunun eseridir. Ayetin bu kısmında yer alan teslimiyet (istirca) ifadesinde kişiye akıbetini hatırlatma unsuru vardır, ta ki o, ebedi karargahında mutluluğunun temel unsurunu teşkil eden hususlardan bir kısmını şu anda hazırlayıp göndermiş biri gibi olsun. (Ölüm yoluyla gerçekleşen) bu fiili haber amacına ulaşmıştır. Bilindiği gibi dünyada iken ahirete yönelik bu hazırlık, insanın psikolojik muhtevası ve gönül huzuru açısından, bütün mutluluk vesilelerinin dünyaya münhasır kalmasından daha iyidir.
Hülasa, içinde yaşadığımız dünya bizzat kendisi için yaratılmamış, fakat insanın, ahireti kazanmasına vesile olması için halk edilmiştir. Allah dünyadaki her şeyi iğreti ve sonlu kılmıştır ki kul bu sayede sonsuzu ve sürekliyi elde etmiş olsun. Bunun izahı şudur ki her insanın, eline geçirdiği imkan konusundaki temel görevi, o şeyin yaratılış gayesini görmesi ve uğrunda çaba sarfetme hedefini belirlemesidir. Kişi bu takdirde yaptığı ticaretten doruk noktasında kar ettiğinin bilincine ulaşır ve faniyi verip baki olan şeye sahip olduğunu anlar. Şu da var ki dünyadaki her şey sona erme ve yok olma afetine maruzdur. Dolayısıyla Allah'a teslim olan kişi afete maruz olanı olmayanla değiştirmiş bulunur. Bu amaçla maruz kalacağı sıkıntıları makro plan açısından musibet saymaması gerekir. Aksine bunlar sevincin en üst mertebesini ve karın doruk noktasını teşkil eder. Ne var ki insan türü, her çeşit elemden nefret eden ve aslında herkesin uzaklaşmak şöyle dursun arzu edeceği sonuçlardan habersiz bir tabiata sahip kılınmıştır.
Biri şöyle derse: Bahis konusu edilen teslimiyet hasleti Muhammed ümmetine özgü kılınmıştır. Hz. Ya'kûb kaybettiği oğlu için istircada bulunmayarak, "Vah Yusuf'um!" diye sızlanmıştır.
Yorumu Yorumla
-
Salevât (صَلَوَاتٌ)
İbn Fâris, "s-l-v" kökünün temel anlamının dua etmek, yüceltmek ve iyi dilekte bulunmak olduğunu belirtir. Ayette bu kelimenin Allah'a nispet edilerek çoğul formda kullanılmasının, kula yönelen ilahi iltifatın, övgünün ve kesintisiz desteğin büyüklüğünü ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, salât kavramının kaynağına göre anlam değiştirdiğini; meleklerden geldiğinde istiğfar, insanlardan geldiğinde dua, Allah'tan geldiğinde ise rahmet ve arınma (tezkiye) anlamına geldiğini belirtir. Bu bağlamda "salevât", ağır sınamalardan geçen sabırlı kimselere yönelik özel bir ilahi onurlandırma ve makam yükseltmedir. Arthur Jeffery, kelimenin kökensel olarak Aramice veya Süryanicedeki "ṣĕlōthā" sözcüğünden Arapçaya geçtiğini belirtir ve buradaki çoğul kullanımın, tekil ritüel namazdan ziyade, üstün bir otoriteden gelen çok boyutlu manevi lütufları ve kutsamaları ifade ettiğini savunur. Toshihiko Izutsu, salât kavramının teolojik iletişim modelinde insanın yukarı doğru yönelişi (dua/ibadet) iken, bu ayette Allah'ın "salât" etmesinin, dikey eksende yukarıdan aşağıya inen ontolojik bir lütuf, merhamet ve inananı kuşatan varoluşsal bir güvenlik garantisi olarak çarpıcı bir semantik dönüşüm sergilediğini analiz eder.
Rabbihim (رَبِّهِمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak ve bir durumu aşama aşama kemale erdirene kadar gözetmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kelimesinin mutlak anlamda varlıkları yaratan, yaşatan ve terbiye eden yaratıcıyı nitelediğini belirtir. Ayette bu ismin "him" (onların) zamiriyle kullanılmasının, musibete uğrayanlarla yaratıcıları arasındaki o özel, şefkatli ve terbiye edici bağı, kopmaz aidiyeti vurguladığını detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Rabb kavramının Kur'an'ın anlamsal evreninde mutlak efendiliği ve otoriteyi temsil etmekle birlikte, bu ayetteki bağlamında salt bir tahakküm değil, sonsuz bir inayeti, koruyuculuğu ve inananları felaket anında yalnız bırakmayan kişisel bir "sahip çıkma" iradesini temsil ettiğini kapsamlı bir şekilde inceler.
Rahmetun (رَحْمَةٌ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde incelik, acıma, şefkat ve ana rahmi anlamlarının bulunduğunu belirtir. Kelimenin, içsel ve derin bir bağdan doğan koruma güdüsünü ve lütfu ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, rahmeti kalpteki inceliğin dışa vurumu ve iyilik yapma iradesi olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde ise beşeri duygusal zaaflardan arınmış, mutlak ihsan, bağışlama ve karşılıksız iyilik etme eylemi anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, bu terimin Sami dilleri ailesinde çok köklü bir geçmişe sahip olduğunu, Süryanicedeki "raḥmê" ve İbranicedeki "raḥămīm" ile aynı teolojik kökenden gelerek Tanrı'nın mutlak şefkatini ifade eden evrensel bir dini kavram olarak Arapçaya yerleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, rahmetin Kur'an'ın teolojik sisteminde Tanrı'nın en baskın niteliği olduğunu, ayette salevât ile birlikte pekiştirilerek kullanılmasının, ağır imtihandan geçen ve varoluşsal bir yıkım yaşayan inananın ontolojik olarak yeniden inşasını ve Tanrı'nın mutlak lütfuyla sarmalanmasını simgelediğini analiz eder.
El-Muhtedûn (الْمُهْتَدُونَ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temel anlamının yol göstermek, birini hedefine doğru nezaketle ve rehberlikle ilerletmek olduğunu belirtir. Ayette ism-i fail çoğul formunda kullanılmasının, gösterilen o doğru yolda bilinçli olarak yürüyen ve sapmadan istikametini koruyan kişileri ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını hedefe ulaştıran yola zarafetle ve şefkatle yöneltmek olarak açıklar. Bu kelimenin, maruz kaldıkları korkunç kayıplara ve musibetlere rağmen şaşkınlığa veya isyana düşmeyip hakikatin rotasında kalmayı başaran aktif bir inanan profilini nitelediğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, hidayet kavramının dalalet (yoldan sapma/kaybolma) kavramının tam zıddı olduğunu belirtir. Felaketler karşısında "Biz Allah'a aidiz" diyen (istircâ eylemini gerçekleştiren) bu kişilerin, ahlaki ve ontolojik olarak mutlak doğru konumu bulduklarını, "el-muhtedûn" vasfının da bu başarılı varoluşsal sınavın nihai tescili olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla