Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 156. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 156. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne iżâ esâbet-hum musîbetun kâlû innâ li(A)llâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar ki başlarına bir musibet gelince, 'Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız' demenin bilincini taşırlar!

      Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Sabreden kullar adına Allah sanki şöyle demektedir: Aslında bizim kendimize ait olmayan hususlarda herhangi bir hükme varıp tasarrufta bulunmaya hakkımız yoktur, her zaman geçerli olan kurala göre bütün mülkiyetlerde hüküm ve tasarruf sahiplerine aittir. Böyle bir teslimiyetledir ki kul, kendi nefsini, sızlanmaktan korumaya ve onu (aslında iyi olan) hoşlanmadığı şeylere sevk etmeye muktedir olur.

      Ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız. Bir bakıma şöyle demektedir: Dönüşümüz O'na olacağına göre bunun hepimiz bir anda ya da yavaş yavaş ve gruplar halinde gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Hatta parça parça olması bizim için bir nimettir, hepimizi değil bir kısmımızı yanına almayı kabul etmesi engin lütfunun eseridir. Ayetin bu kısmında yer alan teslimiyet (istirca) ifadesinde kişiye akıbetini hatırlatma unsuru vardır, ta ki o, ebedi karargahında mutluluğunun temel unsurunu teşkil eden hususlardan bir kısmını şu anda hazırlayıp göndermiş biri gibi olsun. (Ölüm yoluyla gerçekleşen) bu fiili haber amacına ulaşmıştır. Bilindiği gibi dünyada iken ahirete yönelik bu hazırlık, insanın psikolojik muhtevası ve gönül huzuru açısından, bütün mutluluk vesilelerinin dünyaya münhasır kalmasından daha iyidir.

      Hülasa, içinde yaşadığımız dünya bizzat kendisi için yaratılmamış, fakat insanın, ahireti kazanmasına vesile olması için halk edilmiştir. Allah dünyadaki her şeyi iğreti ve sonlu kılmıştır ki kul bu sayede sonsuzu ve sürekliyi elde etmiş olsun. Bunun izahı şudur ki her insanın, eline geçirdiği imkan konusundaki temel görevi, o şeyin yaratılış gayesini görmesi ve uğrunda çaba sarfetme hedefini belirlemesidir. Kişi bu takdirde yaptığı ticaretten doruk noktasında kar ettiğinin bilincine ulaşır ve faniyi verip baki olan şeye sahip olduğunu anlar. Şu da var ki dünyadaki her şey sona erme ve yok olma afetine maruzdur. Dolayısıyla Allah'a teslim olan kişi afete maruz olanı olmayanla değiştirmiş bulunur. Bu amaçla maruz kalacağı sıkıntıları makro plan açısından musibet saymaması gerekir. Aksine bunlar sevincin en üst mertebesini ve karın doruk noktasını teşkil eder. Ne var ki insan türü, her çeşit elemden nefret eden ve aslında herkesin uzaklaşmak şöyle dursun arzu edeceği sonuçlardan habersiz bir tabiata sahip kılınmıştır.

      Biri şöyle derse: Bahis konusu edilen teslimiyet hasleti Muhammed ümmetine özgü kılınmıştır. Hz. Ya'kûb kaybettiği oğlu için istircada bulunmayarak, "Vah Yusuf'um!" diye sızlanmıştır.

      Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, konuyla ilgili sahih bir rivayet gelmişse, telkin ve öğretim konumunda olmuştur, yani "inna lillah" deyiniz statüsünde. Aslında Hz. Ya'kub'un istircada bulunmaması ihtimal dahilinde değildir. Aksine Kur'an'da haber verildiği gibi istircada bulunarak, "Güzellikle sabretmekten başka çare yoktur"; "Gam ve kederimi sadece Allah'a arz ediyorum" demiştir. Bir de Hz. Ya'kûb Yusuf'un (gördüğü rüya sayesinde ta başta) haber vermesi, ayrıca vahiy yoluyla elde ettiği bilgi sonucunda oğlunun hala hayatta olduğunu biliyordu. Ölümün vuku buluşundan sonra yapılacak istirca (inna lillah ve inna ileyhi raciun demek) durumu Hz. Ya'kûb için gerçekleşmemiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Allah Teala Peygamber'ine (s.a.), imtihana tabi tuttuğu kullarından karşılaştıkları belalara sabredenleri, sıkıntılardan dolayı sızlanmayıp "inna lillah" diyenleri müjdelemesini emretmiştir. Çünkü bu ifadede aziz ve celil olan Allah'ın birliğini ve öldükten sonraki dirilmeyi kabul ediş vardır.

      Denildi ki istirca özelliği Muhammed ümmetine özgü kılınmış, diğer ümmetlere ise verilmemiştir, çünkü geçmiş ümmetlerden bu konuda herhangi bir rivayet intikal etmemiştir. Görmez misin ki Ya'kılb aleyhisselamın, karşılaştığı zorluklar, belalar ve oğlu Yusuf tan ötürü çektiği üzüntülere rağmen bu ifadeyi kullandığı nakledilmemiş fakat "vah Yusuf'um!"624 cümlesini kullanmıştır. Geçmiş ümmetlerde böyle bir ifade bulunsaydı diğerleri gibi ortaya çıkmış olacaktı. Bu da istircaın Muhammed ümmetine has olduğunu göstermektedir.

      Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, bir musibete uğrayıp da "inna lillah ve inna ileyhi raci'un" diyen kimsenin sıkıntısını giderir, akıbetini hayırlı kılar ve kaybettiği kimsenin yerine memnun kalacağı hayırlı birini lütfeder:"

      Sabır kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanın tamamı aziz ve celil olan Allah'a ait olup insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin de bir anlamı yoktur. Cenab-ı Hakk'ın şu buyruğuna bakmaz mısın: "Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği nimetlerden dolayı şımarmayasınız diye." Allah bu beyanı ile elimizden çıkan şeye üzülmemizi yasaklamıştır, çünkü gerçekte o bize ait değildir. Bunun yanında lütfettiği imkanlardan ötürü de şımarmamızı yasaklamıştır, bunlar da hakikatte başkasınındır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.​​​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Esâbethum (أَصَابَتْهُمْ)

        İbn Fâris, "s-v-b" kökünün temel anlamının bir şeyin hedefine ulaşması, yağmurun yağması ve doğrudan isabet etmesi olduğunu belirtir. Ayetteki fiil formunun, atılan bir okun tam on ikiden vurması gibi, ilahi takdirle belirlenmiş bir olayın kişiyi şaşmadan bulması ve onu doğrudan hedef alması anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kökensel olarak hem iyi hem de kötü hedefe ulaşmalar için kullanılabileceğini, ancak bağlam gereği burada insanın iradesi dışında maruz kaldığı ve kendisini aniden sarsan ağır bir durumu nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu eylemin rastlantısal bir kaza olmadığını, ilahi bir irade tarafından varoluşsal bir test alanında inananın ahlaki dayanıklılığını ölçmek üzere özel olarak yönlendirilmiş kesin bir "isabet" ve sınama eylemi olduğunu analiz eder.

        Musîbetun (مُصِيبَةٌ)

        İbn Fâris, bir önceki fiille aynı olan "s-v-b" kökünden türeyen bu ismin, sözlükte "hedefi vuran, isabet eden şey" anlamına geldiğini yineler. Zamanla bu kelimenin, insana acı veren, ağır hasar bırakan felaketler ve hoşa gitmeyen durumlar için özel bir isim (galat-ı meşhur) halini aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, musibet kelimesini insanın başına gelen her türlü dışsal olay olarak tanımlasa da, yaygın dini ve örfi kullanımda sadece kalbi ve bedeni yaralayan, insana keder veren felaketler için tahsis edildiğini ifade eder. Ayette nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, felaketin türü veya büyüklüğü ne olursa olsun hiçbir ayrım gözetmediğini gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, musibeti insanın ontolojik güvenliğini ve dünya algısını sarsan, onu konfor alanından çıkararak mutlak acziyetiyle yüzleştiren ve yaratıcı ile olan bağını sınayan temel bir psikolojik ve varoluşsal kriz anı olarak değerlendirir.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün bir inancı, kanaati veya durumu kelimeler vasıtasıyla sözle ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımının sıradan, öylesine bir konuşma değil, ağır bir travma anında dilden dökülen ani, bilinçli ve refleksif bir beyan olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, söylemek eyleminin sadece ses tellerinden çıkan kelimeler olmadığını, asıl olarak kişinin içsel inancının (i'tikad) ve kararlılığının dışa vurumu olduğunu ifade eder. Burada inananların felaket anında verdikleri sözlü tepkinin, onların deruni teslimiyetlerinin ve sarsılmaz bilinçlerinin eylemsel bir kanıtı olarak söze dönüştüğünü detaylandırır.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        İbn Fâris, lafza-i celalin kökeninin kulluk etmek ve ibadetle yönelmek anlamındaki "e-l-h" (veya hayret ve sevgiyle yönelmek anlamındaki v-l-h) harflerinden geldiğini belirtir. Başındaki aidiyet ve tahsis bildiren lam harfiyle birlikte kullanıldığında, mutlak mülkiyetin, gücün ve otoritenin yegâne sahibine olan tam bir aidiyeti ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" lafzının varlığı zorunlu olan yaratıcının özel ve en kapsamlı ismi olduğunu, ayette başındaki aidiyet harfiyle birlikte "Biz bütünüyle Allah'a aidiz" şeklinde varoluşsal bir teslimiyet ve kökten bir mülkiyet itirafı oluşturduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak köklü bir Sami geleneğine dayandığını, Süryanice ve Aramicedeki "Alaha" formlarıyla yakın ilişki içinde bulunduğunu ve tek tanrılı dinlerin ortak teolojik zeminini yansıtarak Arapçaya bu formda yerleştiğini savunur. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin (innâ lillâh) Kur'an'ın anlamsal sisteminde mülkiyet algısını kökten değiştiren bir formül olduğunu analiz eder. İnsanın nefsine, canına veya malına aslında sahip olmadığı, mutlak malikin Allah olduğu gerçeğinin idrak edilmesinin, musibet anındaki varoluşsal acıyı dindiren en temel felsefi ve ontolojik sığınak olduğunu vurgular.

        Râciûn (رَاجِعُونَ)

        İbn Fâris, "r-c-a" kökünün sözlükte bir önceki duruma, başlangıç noktasına veya asıl kaynağa geri dönmek anlamına geldiğini belirtir. Ayette ism-i fâil çoğul yapısında kullanılmasının, insanın yaratıcısına dönüş eyleminin kesinliğini, kaçınılmazlığını ve sürekliliğini ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, rücu eyleminin varlıkların yaratılış kaynağına zorunlu olarak yönelmesi ve hesap vermek üzere ilahi huzura varması olduğunu açıklar. Felaket anında bu kelimenin telaffuz edilmesinin, dünya hayatının geçiciliğini ve asıl varış noktasının ahiret olduğunu zihnen ve kalben ikrar etmek anlamına geldiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, rücu (dönüş) kavramını ontolojik çemberin tamamlanması olarak analiz eder; insan mutlak varlık olan Allah'tan gelmiştir ve varoluşunun doğal, zorunlu bir sonucu olarak nihayetinde O'na geri dönecektir. Bu bilincin, yaşanan trajediyi ve kayıpları anlamsız bir yok oluş olmaktan çıkarıp, büyük ve anlamlı bir ilahi planın, tekamül sürecinin parçası haline getirdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu dönüş beyanının, inanan birey için aktif bir psikolojik savunma ve onarım mekanizması işlevi gördüğünü belirtir; kişi yaşadığı ağır dünyevi kaybı uhrevi ve sonsuz bir perspektife yerleştirerek acıyı yönetme, isyandan kaçınma ve tevekkül etme becerisi gösterir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X