Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 155. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 155. Ayet

    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velenebluvennekum bişey-in mine-lḣavfi velcû’i venaksin mine-l-emvâli vel-enfusi ve-śśemerât(i)(k) vebeşşiri-ssâbirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şunu bilin ki biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz zayiat verdirmek suretiyle sizi imtihana tabi tutacağız. Resulüm! Güçlüklere karşı sabredenleri iyi bir gelecekle müjdele.

      Şunu bilin ki biraz korku ve açlık... ile sizi imtihana tabi tutacağız. Burada aziz ve celil olan Allah, başlarına gelebileceği belirtilen musibetler karşısında şikayet etmemeleri için yaratıklarına uyarı yapmaktadır. Bu musibetlerin her birinde "az bir şey, biraz" anlamında bi-şey' kelimesi var kabul edilir, biraz korku, biraz açlık gibi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Çünkü Allah Teala Kur'an'ın birden fazla ayetinde insanları ölüm ve yoksunluk için yarattığını, kendilerine verdiği dünya malı ve süslerinin tümünün yok olup ortadan kalkmaya mahkum olduğunu haber vermiştir. Mesela: "... Sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır"; "Biz, kimlerin daha güzel bir davranış sergileyeceğini denemek için yeryüzündeki her şeyi kendisine özgü bir süs biçiminde yarattık. Hiç şüphe yok ki zamanı gelince oradaki her şeyi kupkuru toprağa çevireceğiz." Allah bu beyanlarında dünyanın ve sahip olduğu çekiciliğinin yok olacağını haber vermiştir. Bütün bunların, sözü edilen sonuca maruz kalacağını bilen bir kimse, karşılaşacağı hastalık, açlık, mal ve can kaybı gibi musibetlere daha kolay göğüs gerebilirler. Çünkü bunların hepsi bahis konusu akıbetten daha hafiftir. Bir de Allah'ın insanlara verdiği hayat, sağlık ve selameti hak ettikleri için değil, iyilik ve lütuf olsun diye vermiş ve bunu ebedi değil belli bir süreye bağlamıştır; sanki bu imkanlar süre dışında onlara değil, başkalarına aittir. Sonuç olarak insanlar imkanlar var oldukça O'na minnettar olacaklarını, alınca da buna hakkının bulunduğunu bilmiş olacaklardır.

      Belaya Maruz Kalmanın Dini Konumu

      Ayette yer alan "korku" iki şekilde olabilir: Kulluğun yerine getirilmesi açısından korku, mesela düşmanla cihad ve savaşma emri gibi, bir de kullukla ilgisi bulunmayan korku. Açlığın ibadet niteliğinde olması da mümkündür, oruç gibi. Bir de kıtlık zamanı çekilen açlık gibi bir musibet olabilir, Mekkeliler'in senelerce çektikleri kıtlık musibeti gibi. Mallardan zayiat verdirme mealindeki ifade de aynı şekilde zekat ve sadaka vermekle insanların imtihan edilmesi olabileceği gibi malın kendisinin telef olması da olabilir. Yine canların eksiltilmesi de sözünü ettiğim iki şekilde anlaşılabilir, ürünler ifadesi de aynıdır.

      Ayrıca sınamanın sadece bu sayılan şeylerle olacağı anlaşılmamalıdır. Zira insanlar O'nun kulları olup tümünü her türlü yöntemle sınama hakkına sahiptir. Fakat ayetin burada söylemek istediği biraz önce de belirttiğimiz gibi yok olmak üzere her şey yaratıldığına göre zikredilenlerin bir kısmı aynı konumdadır, ta ki bu tür kayıplar insanlara ağır gelmesin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      {İmam (r.a.) şöyle dedi:} Şunu bilin ki biraz korku ile sizi imtihana tabi tutacağız. Allah onları zaten bildiği bir sonuca rağmen imtihan etmektedir; ta ki bildiği şeyin emir-nehiy çerçevesinde ve sınav konumunda gerçekleşsin. Bu, zaten bildiği bir şeyi sorması gibidir. Ayrıca duyulur alemde gizli şeylerin ortaya çıkarılması için uygulanacak imtihan emir ve nehiy şeklinde olur; sınavı yapana hiçbir şey gizli kalmadığı halde imtihan yöntemi emir ve nehiy biçiminde belirlenmiştir. Aslında durum, "Gizliyi de aşikareyi de bilendir" mealindeki beyanında belirtildiği gibi olmakla birlikte duyular ötesini (gayb) duyu alemi konumuna getirmesi O'nun için mümkündür. Böylece sınav duyular dahilinde cereyan etmiştir, ta ki Allah'ın duyu ötesine dair olan bilgisi duyular dünyasına da ortaya çıkmış olsun, çünkü O, ezelde bunun bilgisiyle nitelendirilmiştir.

      Kul sahip olduğu her türlü imkan ve esenliğiyle birlikte gerçekte Allah'a aittir. Ancak Allah lütuf ve keremiyle kullarına isteme ve emretme hakkı olmayan biri gibi muamele etmektedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır"; "Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin". Amaç bunun insanlara daha hoş gelmesini ve kendilerinden istediği harcamayı daha istekli bir biçimde gerçekleştirmelerini sağlamaktır; aslında karşılığında bir şey vaad etmeden bütün bunları kendilerinden istemesi caizdir. Aziz ve celil olan Allah'ın sayılan şeylerle, "Sizi imtihana tabi tutacağız" mealindeki beyanı, O'nun, kendilerinden satın alma vaadinde ve harcama yapmaları talebinde büyük mükafat ve bedel vereceğini bilmeleri içindir. Böylece istenilen şeyleri yapmaları onlara daha kolay gelir ve gönülleri hoş olur. Yahut da Allah işin başlangıcında belirtilen şeylerle kendilerini sınayacağını haber vermesi morallerini güçlü tutmaları, gönüllerinin sıkılmaması ve sınava tabi tutulduklarında sızlanmamaları hikmetine bağlıdır. Aslında insanın tabiatına aykırı olan her şey böyledir. Ona alıştırıldığı ve gelişinden önce zorluğu haber verildiği takdirde, bilmeden gelmesi durumuna nisbetle onu daha hafif ve daha kolay karşılar. Şu da var ki bu tür sıkıntılarda insanların kalbine olayları bazı yaratıklara nisbet etme ve onları uğursuz sayma temayülü vardır. Bu sebeple Allah sözü edilen konuda önceden beyanda bulunmuştur, ta ki insanlar meydana gelecek şeylerin O'nun bir planlamasının sonucu olduğunu bilsinler; ayet-i kerimede olduğu gibi: "Yeryüzünde vuku bulan veya sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmuş olmasın." Cenab-ı Hak musibetlerin önceden insanlar hakkında yazıldığını bildirmiştir ki moralleri güçlensin ve gönülleri huzur bulsun.

      İnsanların Allah tarafından imtihana tabi tutulması konusunda hareket noktası şudur ki Kur'an'da sınav konusu olarak zikredilen hayır ve şer türünden her şey gerçekte kulun hakkı olmayıp Allah'ın nimet ve lütuf eseridir. Cenab-ı Hak insanı sonsuza kadar dünyada hayat sürmesi için yaratmamış ve ona verdiği yaşama nimetini de ebedi kılmamıştır. Buna paralel olarak lütfettiği nimetler de sonsuz değildir. Kul, yaratılışının bağlı kılındığı bu statüyü ve sahip kılındığı nimetleri bu çerçeve içinde gönülden benimsediği takdirde hayatı boyunca takip ettiği seyir kendisine münasip görünür ve gönül huzuruna kavuşur. O, mahzar kılındığı nimetlerin belli bir zamana tahsis edildiğini hiçbir şekilde unutmaz. Şunu da hatırlatmak gerekir ki insana lütfedilen nimetler aslında kendisine değil başkasına, Allah'a aittir. Bu sebeple ondan alınan nimet gerçekte başkasına ait bir şeydir. Gerçi aziz ve celil olan Allah lütfettiği nimetleri zaman zaman sınav çerçevesinde kulundan almakta ve bunu iptila ve musibet diye nitelemektedir. Ancak -daha önce de değindiğim gibi- bu husus, Cenab-ı Hakk'ın kullarına yönelik muamelesinde onların hak sahibi olduğu şeklindeki lütfunun bir tecellisidir.

      Biraz korku ve açlık ile. Devamı ile birlikte bu ifadede yer alan her bir ünitede "şey" kelimesi var kabul edilir, çünkü bunların her biri ayetin geçen kısmına atıf konumundadır; bir bakıma Allah şöyle buyurmaktadır: Biraz korku, biraz açlık...

      Cenab-ı Hakk'ın ayette haber verdiği imtihan iki şekilde gerçekleşir. Birincisi (düşmanla savaşmak gibi) ibadet konumunda bulunan korku vb. şeylerle sınava tabi tutmasıdır. İkincisi ibadet konumunda olmayan bir hususla imtihan etmesidir. Bu da içinde korku unsuru bulunan cihadla yahut da kendisine isabet edecek hastalık ve yorgunluk türleriyle onu imtihana çekmesidir, kul bu durumda kendi hayatından endişe eder. Açlık yoluyla. Bu sınav türü Allah Teala'nın kulunu bir nevi açlık özelliği taşıyan oruç, geçim darlığı veya pahalılıkla imtihan edişidir. Mallardan zayiat; bu, cihad, hac, zekat ve servetler için tahakkuk ettirilen diğer mükellefiyetler yoluyla olabileceği gibi, ticaret hayatında iflasa maruz kalmak, ayrıca geçimini sağlama sırasında ortaya çıkan sıkıntılar yoluyla da olur. Canlardan zayiat; sınavın bu türü cihad ve düşmanla savaşma şeklinde gerçekleşmesinin yanı sıra çeşitli hastalıklarla da vuku bulabilir. Ürünlerden zayiat; böylesi yağmurun az olması, iş ve el becerisinin yetersizliği yahut da cihad ve hac gibi sebeplerle memleketinden uzak kalınması yollarıyla gerçekleşebilir.

      Yüce Allah tefsirini yapmakta olduğumuz ayette biraz önce değindiğimiz hususlardan hepsi değil bir kısmı ile insanları sınava tabi tutacağını haber vermiştir. Bu husus aziz ve celil olan Allah'ın kullarının bütün çıkış yollarını kapamadığını göstermektedir, aksine sözü edilen nimetlerin her birine -eksik veya zor konumunda da olsa- ulaşabilmek için bir yol açmıştır. Aslında O'nun bütün yolları kapaması mümkündür, ancak Cenab-ı Hak lütuf ve keremiyle kullarını korkuya sevkettiği her yerde daima bir ümit kapısını açık bırakmıştır. Benzer şekilde Allah Teala sınav konusu olan bütün fiilleri ve bu sınava tabi tutulan bütün insanları korku ile ümit arasında bulundurmuştur.

      Şimdi, Allah Teala'nın, kullarını sınava tabi tutma hakkı bulunmasına rağmen onlar için büyük bir müjde ve bol bir mükafat üslubu kullanmıştır. Böylesi bir mükafat vermek imtihan ettiği kimseler üzerinde hiçbir hakkı bulunmayan kimse için tabii ise de her şeyin ve her hakkın kendisine ait bulunduğu bir varlık için ne büyük lütufkarlıktır! O şöyle buyurmuştur: Güçlüklere karşı sabredenleri iyi bir gelecekle müjdele. Ardından da sabredenleri şöyle nitelemiştir: Onlar ki başlarına bir musibet gelince, "Hepimiz Allah'ın kullarıyız ve eninde sonunda O'na dönüş yapacağız" demenin bilincini taşırlar. Bu ayet-i kerimede Allah, musibetin gelmesi halinde kuluna tevhid inancına sığınıp dayanmasının yolunu göstermiştir, çünkü tevhidin özü bu ifadenin içindedir. Sözü edilen ifadede (istirca) kulun, Allah'ın verdiği hükümde kendisine özgü bir tedbir ve çözüm şeklinin olmayacağının dile getirilişi vardır. Yine bu ifadede kulun, kendi varlığını ve buna ait olan her şeyi dilediği gibi tasarrufta bulunması için Allah'a teslim edişi vardır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Le Nebluvennekum (وَلَنَبْلُوَنَّكُم)

        İbn Fâris, "b-l-v" (be, lam, vav) kökünün dilde "bir şeyi denemek, sınamak, içyüzünü ortaya çıkarmak için zorlamak ve eskitmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Başındaki yemin harfi (lam) ve sonundaki ağır pekiştirme nun'u (nun-u müşeddede) ile birleşen bu muzari fiil, "Yemin olsun ki sizi muhakkak, kesinlikle ve şiddetle sınayacağız / test edeceğiz" demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, bu kelimedeki çift tekit (pekiştirme) yapısını tahlil eder. Allah, imtihanın (belanın) geleceğini bir ihtimal olarak değil, kaçınılmaz ve sarsılmaz bir varoluşsal yasa (sünnetullah) olarak ilan eder. İman iddiası, bu ağır sınav silindiri altından geçmeden onaylanmaz.

        Toshihiko Izutsu, "bela/imtihan" (nebluvenne) eylemini Kur'an'ın ontolojik kurgusu içinde inceler. İnsanın başına gelen musibetler (bela), ilkel dinlerdeki gibi kör bir kaderin tesadüfü veya öfkeli bir tanrının intikamı değildir. Kur'an lügatinde "bela", insanın o süslü iddialarının (imanının) altındaki asıl cevheri, sadakati ve direnci açığa çıkarmak için bizzat Yaratıcı tarafından kurgulanmış "aktif, pedagojik ve zorlu bir laboratuvar testidir." Sınav yoksa, imanın ispatı da yoktur.

        Bi Şey'in (بِشَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın, ye, hemze) kökünün dilde "var olan, kastedilen ve pay/kısım" anlamlarına geldiğini belirtir. (Bir şey ile / Bir miktar).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "bir parça / bir miktar şey ile" (bi şey'in) kelimesindeki o muazzam ilahi rahmeti ve pedagojik ölçüyü okur. Allah, inananları korku, açlık ve kayıplarla sınayacağını söylerken, bu felaketlerin onları bütünüyle yok edecek, köklerini kazıyacak (helak edecek) mutlak bir yıkım olmayacağını; aksine, dayanabilecekleri "bir miktar/bir parça" (şey'in) eksiltme ile yapılacağını bildirir. İmtihanın gayesi insanı yok etmek değil, onu eğitmektir (terbiye etmektir).

        Minel Havfi (مِّنَ الْخَوْفِ)

        İbn Fâris, "h-v-f" (hı, vav, fe) kökünün dilde "kötü bir şeyin başa gelme beklentisi, dehşet, paniğe kapılmak ve emniyetin (güvenliğin) mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, "korku" (havf) kavramının ilk dönem Müslüman toplumu için taşıdığı tarihsel ve psikolojik ağırlığı analiz eder. Yeni kurulan İslam ümmeti (Medine dönemi), devasa müşrik ordularının ve Ehl-i Kitap kabilelerinin tehdidi altındaydı. Geceleri uyutmayan o suikast, baskın ve savaş endişesi (havf), ümmetin üzerine çöken en ağır varoluşsal sınavdı. Allah, bu korkunun bir anomali değil, bizzat imtihanın ilk aşaması olduğunu ilan ederek onları psikolojik olarak bu gerilime hazırlar.

        Vel Cûi (وَالْجُوعِ)

        İbn Fâris, "c-v-a" (cim, vav, ayn) kökünün dilde "midenin boş kalması, şiddetli açlık, kıtlık ve tokluğun (şeb') mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Ve Naksın (وَنَقْصٍ)

        İbn Fâris, "n-k-s" (nun, kaf, sad) kökünün dilde "bir bütünün parçalanması, eksilmesi, azalması ve kemalin/tamamlığın zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar. (Eksiltmekle / Koparıp almakla).

        Minel Emvâli (مِّنَ الْأَمْوَالِ)

        İbn Fâris, "m-v-l" (mim, vav, lam) kökünün dilde "insanın sahip olduğu, biriktirdiği, güvendiği ve meylettiği her türlü mal, mülk ve servet" anlamlarına geldiğini açıklar. (Mallardan).

        Vel Enfusi (وَالْأَنفُسِ)

        İbn Fâris, "n-f-s" (nun, fe, sin) kökünün dilde "can, ruh, nefes, kan ve insanın bizzat kendisi veya canından çok sevdiği yakınları" anlamlarına geldiğini belirtir. (Canlardan).

        Ves Semerât (وَالثَّمَرَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-r" (se, mim, ra) kökünün dilde "ağacın verdiği meyve, mahsul ve insanın emeği sonucunda elde ettiği her türlü ürün/kazanç" anlamlarına geldiğini açıklar. (Meyvelerden / Ürünlerden).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle" (ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât) fermanındaki o devasa sosyolojik ve varoluşsal sarsıntıyı tahlil eder. Korku ve açlığın ardından gelen bu üçlü kayıp listesi (mal, can, ürün), insanın yeryüzünde kendini güvende hissetmek için inşa ettiği o "yatay kolonların" ta kendisidir. Allah, kulunun inancının (imanının) saflığını test etmek için, onun dünyada sırtını dayadığı o sahte güvenlik duvarlarını (ekonomisini, sevdiklerini, tarlalarını) sarsar ve eksiltir. İnsanın her şeyi elinden alındığında bile Yaratıcısına olan sadakati devam ediyorsa, işte o zaman iman "onaylanmış" olur.

        Ve Beşşir (وَبَشِّرْ)

        İbn Fâris, "b-ş-r" (be, şın, ra) kökünün dilde "insan derisi, dış yüzey" anlamına geldiğini; bir insana, yüzünün rengini değiştirecek, derisini parlatacak kadar sevindirici ve aniden gelen bir haber vermeye de bu kökten hareketle "müjdelemek" (tebşir) denildiğini açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, bu emir kipinin, o devasa korku, açlık ve ölüm tablosunun (imtihanın) hemen ardından gelmesindeki o muazzam kelamî şefkati kaydeder. Felaketler mutlak bir son değil, sadece birer testtir; ve o ağır testin ucunda, peygamberin diliyle bizzat ilahi makamdan sunulan devasa bir "müjde" beklemektedir.

        Es-Sâbirîn (الصَّابِرِينَ)

        İbn Fâris, "s-b-r" (sad, be, ra) kökünün dilde "bir şeyi sıkıca tutmak, bağlamak, hapsetmek, acıya ve zorluğa karşı sızlanmayı (şikayeti) terk ederek direnmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil çoğul formundadır (Direnenler / Sabredenler).

        Râgıb el-İsfahânî, "sabredenler" (es-sâbirîn) kavramını tahlil eder. Sabır; bedenin acı çekmemesi değil, aklın ve inancın o acı karşısında çözülmemesi, isyan etmemesi ve nefsin o kaba panik duygusunu ilahi bir rıza (hoşnutluk) ile zapt edip "hapsetmesidir."

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Sabredenleri müjdele!" (ve beşşiris sâbirîn) kapanışındaki o ahlaki zirveyi ve eylemsel iradeyi okur. Kur'an lügatinde sabır; felaketler karşısında hiçbir şey yapmadan kenarda ağlamak, edilgen bir şekilde kadere boyun bükmek (acziyet) değildir. Açlık, korku ve ölüm karşısında sabretmek; insanın inancını bir kalkan gibi kuşanarak o ontolojik dehşete karşı "aktif, sarsılmaz ve şuurlu bir direnç" göstermesidir. Allah, imtihanın acısından kaçanları değil; o acının içinden vakarla, tevekkülle ve teslimiyetle (isyan etmeden) yürüyüp geçen o "direnişçileri" (sâbirîn) müjdeler. Şok anındaki o ilk sarsılmaz duruş, sabrın ve liyakatin ta kendisidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X