Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 154. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 154. Ayet

    وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tekûlû limen yuktelu fî sebîli(A)llâhi emvât(un)(c) bel ahyâun velâkin lâ teş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah yolunda öldürülenler hakkında 'ölüler' demeyin. Aksine onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız.

      Allah yolunda öldürülenler hakkında "ölüler" demeyin. Aksine onlar diridirler. Bu ayet hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denildi ki Araplar ölüyü artık anılmayan ve hatırlanmayan kişi olarak tanımlamaktaydı. Birinin anılmasına vesile olacak çocuğu yahut yakını olmadan öldüğünde, böylesi için, "Onların adı sanı yok olmuştur" derlerdi. Bu ayette Allah Teala Peygamber'ine (s.a.), Allah yolunda öldürülenlerin melekler topluluğu arasında anılmaları manasında diri olduklarını haber vermiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müminlerin ruhlarına cennetleri, inkarcıların ruhlarına da cehennemleri gösterilir. Şehidlerin ruhlarını, başka hiçbir ruh için söz konusu olmayan bir zevk sarar. Firavun taraftarlarının ruhları da diğer inkarcılarınkiyle kıyaslanamayacak kadar ağır bir azaba uğratılır. Şehidler başkalarından daha fazla bir zevk içinde bulunduklarından diri olma niteliğini hak etmişlerdir. Aziz ve celil olan Allah şehid ruhlarının, gayb aleminde, dünyadakine benzer şekilde zevk duyacaklarını haber vermektedir.

      Denildi ki şehid Rabb'inin nezdinde diridir; nitekim sözlükte şehidin hazır olan, bulunan anlamına geldiği bilinmektedir; aziz ve celil olan Allah onların, sizden ayrılmış olsalar da Rab'leri katında bulunduklarını haber vermektedir. Denildi ki hayat ve ölüm çeşit çeşittir. Tabii hayat ve tabii ölüm ile tabii (zati) olmayan hayat ve ölüm bunlardan bazılarıdır. Tabii olmayan hayat uyanık ve bilinçli olmaktır, bu da din ile hayat bulmaktır; ayette olduğu gibi: "Ölü iken dirilttiğimiz..." Araplar'ın ilimle hayat bulma manasına gelen, "O cehaleti içinde ölüdür" deyişleri de buna benzemektedir. Tabii hayat canlı bedenin devamını sağlayan, tabii ölüm de yok olmasına sebep olan şeydir. Şehidlik kişinin, sayesinde ahirette hayat bulduğu bir şeydir, bu sebeple ona diri denilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      "Ölüler" demeyin mealindeki beyan için şöyle bir yorum da yapmak mümkündür: Tabiatınız ölümden nefret ettiği için böyle demeyin. Aksine "diriler" deyin ki nefisleriniz cihadı arzulasın. Çünkü cihad din ve dünya hayatının düzenlenmesini sağlar. Bununla birlikte şu ihtimal de mümkündür: Allah lütuf ve keremiyle onlara hayatta olsalardı yapacakları şeylerin karşılığını verir, sanki onlar dünya hayatının kendilerine sunulmasıyla diridirler. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        "Allah yolunda öldürülenler için ölü demeyiniz; bilakis onlar diridir, lâkin siz farkında değilsiniz."

        ONLAR DİRİDİR

        -Trablusgarp Savaşı Günleri-

        Bu âyet-i kerime Sûre-i Bakara'ya mensubdur. Âl-i İmran Sûresi'ne aid bir âyet-i celîlede ise (بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ) buyurulmuştur ki: "Bilakis onlar diridir, nezd-i ilâhîde merzûk oluyorlar." demektir.

        Şehidler için yüksek makam

        Ruhun bedenden ayrıldıktan sonra payidar olacağı erbâb- imana göre muhakkak ise de ervâh-ı şüheda için daha yüksek, daha mümtaz bir hayat olmak tabiîdir. Şühedâya mevdu' olan bu hayatın, bu rızkın nasıl bir hayat, nasıl bir rızık olması lázım geleceği hakkındaki sözler müteaddiddir.

        Şeyh Muhammed Abduha göre bu hayat bir hayat-ı gaybiyedir ki ervâh-ı şühedâ ona mazhariyetle başka ruhlardan seçilecek; o hayat ile merzûk, o hayat ile mütena'im olacak. Ancak, ne o hayatın hakikati, ne de o rızkın mâhiyeti bilinemeyeceği için, bahsedilemez. Bunlar âlem-i gayba aid o esrár-ı ilâhiyedendir ki vücuduna iman olunur, alt tarafı Allahu Zülcelâle bırakılır.

        Tatlı canını verebilenlere, ne mutlu!

        Hakikat, hak yolunda, Allah yolunda fedâ-yı can edenler elbette erváh-ı zekiyye-ye mev'ûd olan hayat-ı tayyibeye yüz bin kere lâyıktırlar. Dünya âhiretin bir tarlası değil mi? Burada ne ekilirse ötede o biçilmeyecek mi?

        O halde, fisebîlillah ölenlerin yani bu toprağa hayatını ekip kanıyla sulayanların ferdâ-yı cezada biçecekleri mahsul bir hayat-ı nûranûr-ı sermedîden başka ne olabilir.

        Yığın yığın efrâd-ı beşer hayatı kendilerince bir gaye bilerek, onu elden bırakmamak için, çok zamanlar, insâniyetin alnını karartacak kadar rezil maişetlere katlanır dururken; ne mutlu o yüksek fıtratlara, o påk hilkatlere ki: Pek muazzez, pek mukaddes bir gaye uğrunda hayatlarını, nâçiz bir vasıta gibi feda ediverirler!

        Sırası gelince canını veremeyenler, rezil olur

        Sırası gelince hayatı istihfaf edemeyenler, şühedâya mev'ûd olan safâ-yı câvidânîyi bulmak şöyle dursun, yaşadıkları müddetçe kābil değil saadet yüzü göremezler. Servetler, sâmanlar, refâhiyetler insan için hakîkî bir mesûdiyet temin edemiyor.

        Bir ferd yahut bir cemaat için yaşamak, nasıl olursa olsun yaşamak iştiyakı yegâne emel sırasına geçerse; sefil, rezil, namussuz bir hayat, şanlı bir ölüme tercih edilirse; o ferdin yahud o cemaatin kıyamete kadar nâsiye-i hizlânı esaret, zillet damgasından kurtulamaz. (ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ) hakikati ne müdhiş bir ibrettir.

        Kahramanlık ruhu...

        Eski şan ve şevketinden cüdâ düşeli secâyâ-yı kerîmesinin birçoğunu kaybeden... Hayır! Yanlış söylüyorum, o secâyâ-yı kerimeye veda edeli şevket-i kadîmesinden cüdâ düşen âlem-i İslâmda hâlâ bu seciyeyi -bu hayatı hiçe saymak, Allah yolunda feda edivermek seciyesini- din-i mübînin bir emânet-i kübrâsı gibi sinesinde taşıyan cemaatler meğer eksik değil imiş.

        Allaha yüz bin kere hamdler, senalar olsun ki, Müslümanların yüreğindeki rûh-ı şehâmet henüz ölmemiş. Biz bu ruhu öldürmemek için ne lazımsa diriğ etmemeliyiz.

        Zira dünyamız bu ruh ile; âhiretimiz ise dünyamız ile kāimdir. Hatta dünya âhiretten evveldir.

        Mücahidler savaşıyor!

        İşte zırhlıları ile denizden gülleler; tayyareleri ile bulutlardan ateşler yağdıran; müstahkem mevâki arkasından gece gündüz kurşunlar püsküren yüz binlerce düşmana karşı yalın kılıç, yalın sîne ile çıkan şanlı mücâhidlerimiz meydanda duruyor. Biz bunlar için muvaffakiyet, sair cemaat-i İslâmiye için de halden ibret temenni ederiz.

        اللَّهُمَّ انْصُرْ مَنْ نَصَرَ الدِّينَ وَاخْذُلْ مَنْ خَذَلَ الْمُسْلِمِينَ.

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Tekûlû (تَقُولُوا)

          İbn Fâris, bu fiilin kökü olan "k-v-l" harflerinin bir düşünceyi veya durumu sözle ifade etmek, dile getirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, insanların zahiri duruma bakarak aceleci ve yüzeysel bir yargıyı dillendirmelerine işaret ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, söylemek eyleminin sadece sese dönüşen kelimelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda bir inancı veya kanaati ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda ayetteki uyarının, şehitler hakkında yanlış bir inancın veya kanaatin söze dökülerek yaygınlaştırılmasını engellemeye yönelik olduğunu detaylandırır.

          Yuktelu (يُقْتَلُ)

          İbn Fâris, "k-t-l" kökünün sözlükte canını almak, boyun eğdirmek ve hayatı sonlandırmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının, kişinin kendi eceliyle değil, dışarıdan gelen şiddetli bir müdahale sonucunda hayatını kaybetmesi durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi ruhun bedenden dışsal bir etki yoluyla ayrılması olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında sıradan bir cinayet veya ölümü değil, yüce bir amaç uğruna canın feda edilmesi eylemini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın anlamsal alanında "Allah yolunda" ifadesiyle birleştiğinde radikal bir anlam kayması yaşadığını analiz eder. Cahiliye dönemindeki anlamsız şiddet veya kabile asabiyeti uğruna ölmeyi değil, mutlak hakikat uğruna bilinçli bir fedakarlığı ve kutsal bir adanmışlığı temsil ettiğini vurgular.

          Sebîl (سَبِيلِ)

          İbn Fâris, "s-b-l" kökünün temelinde uzayıp giden yol, bir şeyi serbest bırakmak ve akmasına izin vermek anlamlarının bulunduğunu ifade eder. Ayette, insanın üzerinde yürüdüğü ve hayatını adadığı manevi güzergahı belirtmek için kullanıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, sebîl kelimesini üzerinde yürümesi kolay ve açık olan yol olarak tanımlar. Dini terminolojide ise hakikate, kurtuluşa ve Allah'ın rızasına götüren meşru yaşam tarzı ve inanç sistemi anlamında mecazlaştığını detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Süryanicedeki "şbîlâ" veya Aramicedeki benzer formlardan Arapçaya geçtiğini, dini bir metafor olarak "kurtuluş yolu" anlamında teolojik dağarcıkta geniş bir yer bulduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, "Allah'ın yolu" tamlamasının Kur'an semantiğinde merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu kavramın, bireyin eylemlerini kişisel veya kabilevi çıkarlardan koparıp evrensel ve ilahi bir amaca yönlendiren yepyeni bir ahlaki ve eylemsel yörünge çizdiğini analiz eder.

          Emvât (أَمْوَاتٌ)

          İbn Fâris, "m-v-t" kökünün hareketin durması, gücün kesilmesi, sükûnet ve canlılığın yitirilmesi gibi temel anlamlara geldiğini belirtir. İnsanların fiziksel gerçekliğe bakarak "ölüler" yargısında bulundukları durağan bedensel durumu ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, ölümü ruhun bedenden ayrılması ve yaşam fonksiyonlarının sona ermesi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında bu kelimenin, insanların sadece maddeye ve biyolojik sona odaklanan eksik ve yanıltıcı varlık algısını temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda mutlak yok oluş ve hiçlik anlamına gelirken, Kur'an'ın bu ayetle söz konusu algıyı yıktığını analiz eder. Bedensel ölümün nihai son olmadığı, şehitler söz konusu olduğunda biyolojik bitişin ontolojik bir yokluk anlamına gelmediği şeklinde çarpıcı bir anlam dönüşümüne uğradığını vurgular.

          Ahyâ' (أَحْيَاءٌ)

          İbn Fâris, "h-y-y" kökünün ölümün ve yokluğun zıddı olan canlılık, büyüme ve varoluş anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayette, şehitlerin biyolojik olarak ölseler bile farklı bir boyutta aktif ve diri bir varoluşa sahip olduklarını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramını bedensel yaşamın ötesine taşıyarak ruhani ve uhrevi dirilik olarak boyutlandırır. Buradaki "diriler" vasfının, sıradan bir yaşama değil, Allah katında idrak sahibi, üstün bir varoluş formuna işaret ettiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, hayat ve ölüm kavramlarının bu ayetteki diyalektiğini incelerken, görünürdeki yokluğun ardında yatan görünmez ilahi gerçekliğin altını çizer. Burada "diri" olmanın, sıradan zihnin kavrayamayacağı ontolojik bir sıçramayı temsil ettiğini analiz eder.

          Teş'urûn (تَشْعُرُونَ)

          İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün temel anlamının ince ve gizli olan bir şeyi idrak etmek, kıl gibi ince detayları fark etmek olduğunu belirtir. Ayetteki olumsuz kullanımının, şehitlerin sahip olduğu o yeni ve ince yaşam formunun sıradan insan idrakiyle doğrudan anlaşılamayacağını ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili duyular aracılığıyla elde edilen bilgi ve farkındalık olarak tanımlar. Ayetteki "farkında değilsiniz" vurgusunun, şehitlerin diriliğinin beş duyu organıyla algılanabilecek biyolojik bir yaşam olmadığını, bu yüzden fiziksel dünyanın sınırlarına hapsolmuş duyusal idrakin kapasitesini aştığını detaylandırır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X