Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 144. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 144. Ayet

    قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad nerâ tekallube vechike fî-ssemâ-(i)(s) felenuvelliyenneke kibleten terdâhâ(c) fevelli vecheke şetra-lmescidi-lharâm(i)(c) vehayśu mâ kuntum fevellû vucûhekum şetrah(u)(k) ve-inne-lleżîne ûtu-lkitâbe leya’lemûne ennehu-lhakku min rabbihim(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Biz (ey Peygamber!) yüzünü bir beklenti içinde sık sık semaya çevirdiğini elbette görüyoruz. Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de (ey müslümanlar!) nerede olursanız olun namazda yüzünüzü onun tarafına çevirin. Şüphe yok ki Ehl-i kitap bunun Rabb'lerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından asla gafil değildir.

      Biz (ey Peygamber!) yüzünü bir beklenti içinde sık sık semaya çevirdiğini elbette görüyoruz. Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Bunun Peygamber'e bir vaad olarak geldiğini belirtmiştik.

      Memnun olacağın bir kıbleye. Bazı müfessirler şöyle demiştir: O bakışını göğe çeviriyordu, çünkü kıblesinin yahudilerin kıblesiyle aynı olmasından hoşnut değildi. Belirtmek gerekir ki bu oldukça uzak bir yorumdur, zira bu tür bir yaklaşım herhangi bir müslüman için bile düşünülemezken Resulullah (s.a.) için nasıl tasavvur edilebilir? Belki fıtrat ve tabii duyguların hoşlanmayışı, denebilir; ancak iradi olarak hoşlanmama ihtimal dahilinde değildir. Nitekim şöyle bir yorum da yapılmıştır: Namaz Hz. Peygamber'e çok sevdirilmişti, hatta kılmadan duramazdı. Bir zaman geldi ki Beytülmakdis'e dönerek namaz kılması yasaklanmış ve başka bir yere dönmesi de henüz emredilmemişti. Buna göre yüzünü göğe çevirmesi başka bir yere döndürülmesi yönünde bir dilek konumundaydı. Yahut memnun olacağın bir kıbleye ifadesi için şöyle denebilir: Kabe önceki peygamberlerin kıblesiydi; şüphe yok ki onu çok arzu ediyordu. Bu, konuşma üslubunda daima olabilecek bir durumdur; mesela adamın biri diğerine -ondan herhangi bir hoşnutsuzluk ve reddediş tepkisi görünmeden-, "Sana razı olacağın bir şey veriyorum" diyebilir.

      Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de (ey müslümanlar!) nerede olursanız olun namazda yüzünüzü onun tarafına çevirin. Kıble ile ilgili görüş ve tartışmaları daha önce zikretmiştik.

      Şüphe yok ki Ehl-i kitap, bunun Rabb'lerinden gelen bir gerçek olduğunu iyi bilirler mealindeki ayette "bir gerçek" ifadesi iki anlama gelebilir: Yani onlar kıblenin Beytülmakdis'ten Kabe'ye döndürülmesinin hak ve gerçek olduğunu bilirler ama inatlarına ve nefsani arzularına uymaya devam ederler. Yahut da ayet, "Onların, kitaplarında açıklanan Muhammed'in gerçek bir Allah elçisi olduğunu bilirler" anlamında olabilir.

      Allah onların yaptıklarından asla gafil değildir. Bu, daha önce zikrettiğimiz üzere tehdit ve uyarı konumundadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tekallüb (تَقَلُّبَ)

        İbn Fâris, "k-l-b" kökünün temel anlamının bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak, bir halden diğerine geçmek ve hareket etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın yüzünü bir beklenti, arayış ve endişe içinde defalarca bir o yana bir bu yana çevirmesi, durağan olmayan fiziksel ve ruhsal bir çırpınış hali olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette Hz. Muhammed'in yüzünü göğe çevirmesi eyleminin sıradan bir fiziksel hareket olmadığını; Kıble'nin Kudüs'ten İbrahim'in asli mabedine (Kabe'ye) döndürülmesine yönelik o derin içsel ve teolojik arayışın, vahiy beklentisinin dışavurumu olan yoğun bir psikolojik ve ontolojik gerilimi yansıttığını analiz eder.

        Vech (وَجْهِكَ)

        İbn Fâris, "v-c-h" kökünün karşısına çıkmak, bir şeye yönelmek ve bir şeyin en belirgin, ilk göze çarpan kısmı (yüz) temel anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel anlamda bedenin ön kısmı (yüz) olmakla birlikte, Kur'an semantiğinde insanın bütün varlığıyla, iradesiyle, niyetiyle ve dikkatiyle bir hedefe mutlak olarak kilitlenmesini, ona yönelmesini ifade ettiğini kaydeder.

        Semâ (السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün temel anlamının yükseklik, yücelik ve yukarıda olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yeryüzünün üstünde kalan fiziksel uzay ve gök kubbe olduğunu; ancak ayetin bağlamında bu kelimenin, ilahi kararların, vahyin ve mutlak otoritenin yeryüzüne inmesini bekleyen peygamberin yöneldiği aşkın ve metafiziksel makamı sembolize ettiğini açıklar.

        Nüvelliyenneke (فَلَنُوَلِّيَنَّكَ)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün yakınlık, bitişiklik ve bir yöne doğru dönmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, birini belirli bir otoriteye, göreve veya istikamete mutlak olarak tayin edip yönlendirmek anlamına geldiğini; ayetteki fiilin sonundaki şeddeli "nun" (tekit) harfinin, Allah'ın peygamberin bu sessiz arayışına kayıtsız kalmayarak, onu kesin, sarsılmaz ve kati bir ilahi fermanla yeni bir yöne çevireceğini ilan ettiğini kaydeder.

        Terdâhâ (تَرْضَاهَا)

        İbn Fâris, "r-d-y" kökünün öfke ve reddin zıttı olarak hoşnutluk, kabullenme ve rıza göstermek temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın iç dünyasında hiçbir sıkıntı, itiraz veya zorlanma hissetmeksizin bir durumu tam bir gönül ferahlığıyla benimsemesi olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin Allah ile elçisi arasındaki muazzam şefkat ve nezaket dilini yansıttığını; Kıble değişiminin sadece soğuk bir yasal kural (şeriat) olarak değil, doğrudan peygamberin içsel beklentisini, fıtri arzusunu ve İbrahim'in mirasına duyduğu özlemi tatmin eden, onu "hoşnut kılan" ilahi bir lütuf olarak takdim edildiğini ifade eder.

        Şatra (شَطْرَ)

        İbn Fâris, "ş-t-r" kökünün bir şeyin yarısı, bir yöne doğru ayrılmak, taraf ve istikamet temel anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, tam olarak bir noktanın hizası, ona giden yön ve doğrultu olarak tanımlar. Ayette Müslümanların namazda sadece zihinsel değil, mekânsal ve bedensel olarak da net, kafa karışıklığına mahal vermeyen kesin bir coğrafi hedefe kilitlenmelerini emrettiğini belirtir.

        Mescid (الْمَسْجِدِ)

        İbn Fâris, "s-c-d" kökünün temel anlamının eğilmek, boyun eğmek ve tevazu göstermek olduğunu, "mescid" kelimesinin ise ism-i mekan olarak bu eylemin gerçekleştirildiği yer manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın yaratıcısı karşısında kibrini bütünüyle sıfırladığı en üst düzey teslimiyet (secde) eyleminin yapıldığı mutlak itaat alanını nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kök yapısıyla tam uyumlu olmakla birlikte, İslami literatürdeki mabed anlamının Aramice "msgd" veya Süryanice "masgedhâ" (tapınım yeri, secdegah) kavramıyla Geç Antik Çağ'da ortak bir Sami dini mirasına dayandığını savunur.

        Harâm (الْحَرَامِ)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün bir şeyin yasaklanması, engellenmesi, dokunulmazlık ve saygınlık kazanması temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, her türlü dünyevi ihlalin, çirkin eylemin, kan dökmenin ve saygısızlığın kesin olarak yasaklandığı mutlak kutsal alan (Harem) olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Kabe'yi salt bir "mescid" değil, "Mescid-i Haram" (Dokunulmaz/Kutsal Mabed) olarak isimlendirmesinin; onu putperest panayırlarından ve Yahudi tekelciliğinden bütünüyle kopararak, İbrahim'in saf monoteizmine dayanan, barışın ve tevhidi evrenselliğin yeryüzündeki biricik dokunulmaz merkezi olarak yeniden inşa etme eylemi olduğunu analiz eder.

        Ütû (أُوتُوا)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel anlamının gelmek, ulaşmak ve bir şeyi birine vermek, bahşetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir lütfun, bilginin veya vahyin ilahi bir kaynaktan alıcıya iradi olarak ulaştırılması (verilmesi) olarak açıklar; ayette Ehl-i Kitab'ı (Yahudi ve Hristiyanları) nitelemek için edilen "kendilerine kitap verilenler" tamlamasında, vahyin onların öz malı değil, bir ilahi emanet olduğunu hatırlattığını kaydeder.

        Hakk (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün bir şeyin sabit olması, yerini bulması, değişmez ve inkar edilemez gerçek olması temel anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, batılın zıttı olup, varlığı, doğruluğu ve gerçekleşmesi kesin olan ontolojik ve ilahi bilgi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayette Ehl-i Kitab'ın Kıble'nin Kabe'ye dönmesine karşı çıkmalarına rağmen, aslında kendi kutsal metinlerinden ve tevhidi tarihsel miraslarından yola çıkarak bunun "mutlak ilahi bir gerçek" (Hakk) olduğunu çok iyi bildiklerini; inkar ve itirazlarının bilgi eksikliğinden değil, tamamen tekelci kibirlerinden ve asabiyetlerinden kaynaklanan bilinçli bir sapma olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X