تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 141. Ayet
Daralt
X
-
Onlar peygamberlere muhatap olmuş birer toplumdu, gelip geçtiler. Onların yaptıklarının sonucu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz.
Onlar peygamberlere muhatap olmuş birer toplumdu, gelip geçtiler. Onların yaptıklarının sonucu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sonucu da size aittir. Siz o toplumların işlediği fiillerden sorumlu olacak değilsiniz. Bu ayetin yorumunu daha önce yapmıştık.
Yorum
-
Tilke (تِلْكَ)
Celaleddin el-Suyuti, "İşte onlar / O (topluluk)" anlamına gelen ve uzaklık bildiren bu ism-i işaretin (müennes) buradaki devasa retorik işlevini belirtir. Ehl-i Kitap, bir önceki ayette "İbrahim ve Yakup Yahudi/Hıristiyandı" diyerek onları kendi fırkalarına dâhil etmeye çalışmıştı. Kur'an, "tilke" (şunlar/onlar) diyerek o şerefli ataları, onları istismar eden bugünkü muhataplarından felsefi ve ahlaki olarak "uzağa" yerleştirir ve o tartışmayı kesin bir mesafe koyarak bıçak gibi keser.
Ummetun (أُمَّةٌ)
İbn Fâris, "e-m-m" (hemze, mim, mim) kökünün dilde "öne geçmek, bir şeye doğru kasten yönelmek, etrafında toplanılan merkez" anlamlarına geldiğini açıklar. Kan bağıyla değil, aynı inanç ve amaç etrafında toplanmış topluluğa "ümmet" denilir.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin Geç Antik Çağ'daki polemiksel kapanış bağlamını tahlil eder. Kur'an, İbrahim'den başlayıp Yakup ve torunlarına kadar uzanan o devasa peygamberler silsilesinin tarihsel dosyasını bu kelimeyle ebediyen kapatır. Onlar, Yahudilerin sandığı gibi genetik bir "ırk" (kavim) veya Hıristiyanların sandığı gibi kurumsal bir "kilise" değillerdi. Onlar, sadece ve sadece mutlak Yaratıcı'ya yönelen (e-m-m) saf bir tevhid "ümmetiydi". Vahiy, fırkacılığı ümmet kavramıyla ezip geçmiştir.
Kad (قَدْ)
Celaleddin el-Suyuti, mazi fiilin başına gelerek "muhakkak ki, şüphesiz, kesinlikle" anlamında eylemin tamamlandığını, o dosyanın bir daha açılmamak üzere mühürlendiğini gösteren tahkik (kesinlik) edatı olduğunu kaydeder.
Halet (خَلَتْ)
İbn Fâris, "h-l-v" (hı, lam, vav) kökünün dilde "bir yerin boşalması, ıssız kalmak ve bir zamanın geçip gitmesi (mazi olması)" anlamlarına geldiğini açıklar. (Gelip geçmiştir / Tarih sahnesinden tamamen çekilmiştir).
Toshihiko Izutsu, "gelip geçmiştir" (kad halet) fiilindeki sarsıcı tarih felsefesini inceler. Ehl-i Kitap, "Bizim atalarımız peygamberlerdi, onlar bizi kurtarır" diyerek geçmişi donduruyor ve o şanlı tarihi bugünkü yozlaşmışlıklarına bir kalkan yapıyorlardı. Kur'an "Onlar geçip gitti" diyerek bu kof tarih fetişizmini yıkar. İnsanın ataları ne kadar yüce olursa olsun, onların devri (sınavı) bitmiş ve zamanları "boşalmıştır" (halet). Geçmişteki peygamberlerin şerefiyle övünmek, bugünün tembel ve fırkacı aklını kurtaracak bir ontolojik cankurtaran simidi olamaz.
Lehâ (لَهَا)
Celaleddin el-Suyuti, aidiyet harfi (lam) ve o geçmiş ümmete dönen zamirin (hâ) başa geçmesiyle oluşan bu yapının (hasr); "Sadece ve münhasıran onlara aittir" anlamında mülkiyeti, şerefi ve eskatolojik (ahiret) hesabı sadece o geçmiş neslin üzerine kilitlediğini belirtir.
Mâ (مَا)
(Her ne ki / O şeyler ki). ---
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, "k-s-b" (kef, sin, be) kökünün dilde "bir şeyi aramak, rızık talep etmek, çalışıp çabalamak ve insanın kendi öz iradesiyle, teriyle elde ettiği kazanım" anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "kazandıkları" (kesebet) eylemini sıradan bir "mirasa konma" eyleminden felsefi olarak ayırır. Kesb; insanın dünyada kendi hür aklı ve bedeniyle bilfiil ürettiği, ter döktüğü o aktif (eylemsel) birikimdir. Ahlak ve iman, kan yoluyla aktarılan bir genetik değil, bizzat "kesbedilen" (kazanılan) bir irade beyanıdır.
Ve Lekum (وَلَكُم)
(Ve sadece size aittir / sizin payınıza düşen de). İlahi faturayı ve sorumluluğu tarih sayfalarından çıkarıp, doğrudan doğruya o anki tartışmacı muhatapların (ve kıyamete kadar gelecek olan herkesin) omuzlarına yükleyen geçiş edatıdır.
Mâ (مَّا)
(Her ne ki).
Kesebtum (كَسَبْتُمْ)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünün muhatap çoğul mazi formudur. "Sizin bizzat kendi ellerinizle çalışıp ürettiğiniz / kendi kazandığınız ameller".
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Sizin kazandıklarınız da sadece size aittir" (ve lekum mâ kesebtum) kuralının Ehl-i Kitab'a indirdiği o nihai teolojik balyozu analiz eder. Yahudi Ortodoksisi "Zehut Avot" (Ataların Liyakati/Kredisi) adında bir inanca sahipti ve İbrahim'in erdemleri yüzü suyu hürmetine cennete gireceklerine inanıyorlardı. Kur'an, bütün o dogmatik iddiaları (135-140. ayetlerdeki tartışmaları) bu evrensel hukuk ilkesiyle bitirir: Atan peygamber de olsa, sen kendi ellerinle (kesebtum) yeryüzünde bir ahlak, teslimiyet (İslam) ve ihlas üretmemişsen, senin o soydan gelmen ontolojik bir hiçliktir. Kurtuluş miras bırakılamaz.
Ve Lâ Tus'elûne (وَلَا تُسْأَلُونَ)
İbn Fâris, "s-e-l" (sin, hemze, lam) kökünün dilde "birinden bir şey talep etmek, soru sormak, sorguya çekmek ve hesap sormak" anlamlarına geldiğini açıklar. Olumsuz, meçhul (edilgen) muzari formundadır. "Ve siz asla ve kati surette sorguya çekilmeyeceksiniz / sorumlu tutulmayacaksınız".
Ammâ (عَمَّا)
(An + mâ). "O şeylerden dolayı ki."
Kânû (كَانُوا)
(Onlar idiler). Geçmişte yaşayan o atalara işaret eder.
Ya'melûne (يَعْمَلُونَ)
İbn Fâris, "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünün dilde "kasten, planlayarak, bir irade ve şuurla iş yapmak, eylem ortaya koymak" anlamlarına geldiğini açıklar. (Onların bizzat işlemekte oldukları amellerden).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Onların (geçmiş atalarınızın) yaptıklarından dolayı siz hesaba çekilmeyeceksiniz" (ve lâ tus'elûne ammâ kânû ya'melûn) şeklindeki o devasa fezlekeyi (kapanışı) eskatolojik bireysellik ve polemik bağlamında tahlil eder. Kur'an, Bakara Suresi'nin "İsrailoğulları" dosyasına ayrılan o devasa birinci cüzünü (kısmını) tam olarak bu ayetle kapatır. Muhataplara şu sarsılmaz mesaj verilir: "İbrahim, İsmail veya Yakup'un hangi dinden olduğunu, ne yaptıklarını, kimin atası olduklarını tartışmayı bırakın. Onların sevapları da, günahları da, tarihleri de (amelleri) sizin mahkemenizde teraziye konmayacaktır. Allah'ın divanında kabileler yarışmaz, sadece yapayalnız bireyler kendi eylemleriyle yargılanır." Vahiy, geçmişte yaşamak hastalığını kesip atmış ve insanı bizzat kendi "şimdi"siyle (ameliyle) baş başa bırakmıştır.
Yorum
Yorum